30 Eylül 2008 Salı

KÜSME MÜSLÜMANIN SAKINMASI GEREKEN BİR CAHİLİYE AHLAKIDIR

Kuran’dan uzak insanların ahlakının en belirgin özelliklerinden birisi “küsme”dir. Küsme, insanların birçoğunun hoşlanmadıkları durumlarla karşılaştıklarında, öfkelendiklerinde, sinirlendiklerinde, karşı taraftan bekledikleri tavrı görmediklerinde geliştirdikleri bir ‘karşı tavır’ türüdür. Kuran ahlakında yeri olmayan bu tavır, insanların çocuklukta öğrenip geliştirdikleri bir kötü ahlak özelliğidir. Ailelerinden, arkadaşlarından, çevrelerinden bu özelliği görerek büyüyen çocuklar, bir süre sonra bu tavrı daha da geliştirerek karakterlerinin bir parçası haline getirirler. İstediği oyuncak alınmadığında ya da istediği yere gezmeye götürülmediğinde bir çocuk anne-babasına küser. Bir arkadaşına öfkelendiğinde arkadaşına, haksızlık yaptığını düşündüğünde kardeşine, çok ödev verdiğini düşündügünde öğretmenine ve bunun gibi hayatında yer alan bir çok kişiye karşı küsme eylemini geliştirerek büyür. Cahiliyenin bu ahlakıyla büyüyen insanlar yetişkinliklerinde de bu ahlakı göstermeye, kendi iş arkadaşlarına, çocuklarına veya komşularına küserek yaşamaya devam ederler.

İnsanların birçoğu küsmeyi bir yaşam şekli haline getirirler. Konuşmak, soru sormak, dinlemek gibi, küsme de günlük hayatın içinde yer alan bir tavır haline gelir. Böyle insanlar ölürken de birçok kişiyle küs olarak ölürler.

Çocukken şuur sahibi olmamanın ve dünyayı, insanları tanımamanın sonucunda oluşan bu tavrı, yetişkin, olgun ve aklıbaşında her insanın mutlaka terk etmesi gerekmektedir. Bu da ancak Kuran’da Allah’ın bizden istediği ahlakı göstermekle, olaylara Kuran’ın gösterdiği bakış açısıyla bakmakla mümkündür.

Müslüman böyle bir ahlaktan neden kaçınmalıdır?

Müslümanın cahiliye ahlakına ait bu özelliğe karşı hem çok dikkatli olması hem de böyle bir ahlak göstermekten şiddetle kaçınması gerekmektedir. Çünkü herşeyden önce küsme dine uygun bir tavır değildir. Allah’ın Kuran’da bizlerden göstermemizi istediği ve Kuran’da tarif edilen üstün ahlaktan çok uzak bir tavırdır. Allah’ın beğenmediği ve razı olmayacağını bildirdiği bir karakter bozukluğudur. Ancak elbette küsme dendiğinde yalnızca çocuklukta olduğu gibi hiç konuşmama, birşey sorulduğunda başını diğer yöne çevirme gibi davranışlar algılanmamalıdır. İnsan küstügünde karşı tarafla konuşmak, sorulara cevap vermek, zorunlu durumlarda gereken diyaloğu kurmak durumunda kalabilir. Küsme, insanın karşısındakiyle olan samimi, içten insani bağlantısını koparmasıdır. Sevgisini, saygısını, şefkatini, merhametini ifade etmesini, birinci dereceden bir ruh bağlantısı kurmasını engelleyen, insanı karşısındakinden uzaklaştıran bir ruh halidir. Küsme, insanın küstüğü kişiyle arasında manevi bir boşluk oluşturur; şefkat, merhamet hissini yok eder. Kişinin üzerinde negatif bir elektrik meydana getirir. Ruhta oluşan bu manevi boşluk insanın yüzüne, konuşmalarına, bakışlarına etki eder. İnsan küstüğü kişiye güzel, anlamlı bakamaz, vicdanı rahat olmadığı için bakışlarını kaçırır, samimi konuşamaz, karşısındakini övemez, onun güzel özelliklerinden dolayı mutlu olamaz.

Küsme her yönüyle insana zarar veren bir tavırdır. Allah Kuran’da insanlardan nasıl bir ahlak göstermelerini istediğini bildirmiştir. Küsme Kuran’ı yaşamayan ve Allah’ın istediği ahlaktan uzak insanların gösterdiği bir tavır bozukluğudur. Müslüman Allah’ın razı olmayacağı bu ahlaktan şiddetle sakınmalıdır. En başta Allah’ın razı olmayacağını bilmek, kişinin sakınmasını sağlayacak en önemli sebeptir.

İnsanın böyle bir tavır içerisine girdiği anlar, Kuran ahlakından uzaklaştığını gösterir. 1 saat, 1 gün, 1 hafta veya 1 dakika ne kadar sürerse sürsün, insan bu ahlakı gösterdiği zaman süresince Allah’ın istemediği bir tavrı yapmakta ve o zaman dilimini kayıp içerisinde geçirmektedir. İnsanın Allah’ı düşünürken, Allah’ın kendisine şahdamarından bile daha yakın olduğunu bilirken böyle bir tavra girmesi mümkün değildir. Böyle zamanlar insanın büyük olasılıkla Allah’ın yakınlığını, Allah’a hesap vereceğini unuttuğu ve vicdanının sesini gözardı ettiği anlardır. Örneğin insan Müslüman kardeşine küserek geçirdiği 1 saati, Allah’ın ahirette karşısına kendisinden hoşnut olmadığı bir an olarak çıkaracağını bilse, böyle bir tavra cesaret edemez. Allah’ın Enam Suresi’nin 162. ayetinde, “De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." sözleriyle bildirdiği gibi, Müslüman hayatının her anını Allah için yaşar ve Allah’ın istemediği bir tavrı göstererek tek bir saniye bile geçirmekten kaçınır. Bu yüzden Müslümanın Allah’ın istemediği her tavırdan uzak durması, dikkatini açması ve iradesini, gücünün yettiği ölçüde kullanması gerekir.

Küsmenin insana getirdiği zararlardan birisi de, kişinin neşesini, sevincini yok etmesidir. Oysa sevinç ve iş neşesi Allah’ın Müslümana hem dünyada hem de asıl hayatları olan ahirette verdiği en büyük nimetlerdendir. Müslümanın dünyada da kesintisiz olarak ahiret neşesi içinde olması gerekir. Küsme insanın neşesini, sevincini ve coşkusunu ortadan kaldırır; içine kapanmasına, sürekli bir öfke haline ve gerginliğe sebep olur. İnsan bu şekilde kendisine zulmetmiş ve kendisini mutsuz edecek, neşesini engelleyecek bir ahlaka kendi kendisini itmiş olur. Müslümanın böyle bir tehlikeye karşı uyanık ve temkinli olması, cahiliyeden getirilen bu ahlakı üzerinden tamamen atması gerekmektedir.


Müslümanı bu ahlakı göstermekten alıkoyacak en önemli sebeplerden birisi de, insanın dünyadaki vaktinin küsmeye ayrılamayacak kadar kısa ve geçici olmasıdır. Müslümanın dünyada geçirdiği zamanın her dakikası, her saniyesi çok değerlidir. Bu geçirilen son derece kısa zaman diliminin her saniyesi, Allah’ın hoşnut olmasıyla sonsuz bir cennet hayatına veya Allah’ın razı olmaması sonucu ebedi bir cehennem hayatına dönüşebilir. Bu yüzden Müslüman, her an bitebilecek olan dünya hayatının her anında Allah’ı razı etmeye, Allah’ın beğendiği ahlakı göstermeye çalışmalıdır. Küsmenin Allah’ın beğenmediği bir tavır olduğunu bilerek, bir an dahi olsa Allah korkusunun gücüyle bu tavra cesaret etmemelidir.

SONUÇ

Küsme Kuran’dan uzak insanların yaşadığı cahileye ahlakının bir parçasıdır ve Allah’ın beğenmediği bir ahlak özelliğidir. Allah’tan korkan ve samimi iman eden Müslümanlar ahlaklarında bu özelliğin en ufak bir parçasına bile yer vermekten kaçınırlar. Müslüman bu tavrın hiçbir şeye bir çözüm olmadığının, insana manevi olarak büyük kayıplar verdiğinin, kişinin dini samimi olarak yaşamasının önünde engel oluşturduğunun bilincindedir. Samimi ve yalnızca Allah rızasına dayalı bir sevgi ve dostlukta küsmeye yer olmadığının; ihlasla iman eden bir kişinin küsmeye güç bulamayacağının farkındadır. Müslüman herşeyin çözümünü, her sorunun cevabını Kuran’da bulur. Kuran dışında cahiliye kurallarına, cahiliye ahlakına yönelmekten sakınır. Allah Maide Suresi’nde hükmü en güzel olanın Rabbimiz olduğunu bizlere şöyle bildirmektedir:

Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi, 50)

RUHTAKİ ‘HAFİFLİĞİN’ TEHLİKESİ

Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir. ( Hac Suresi, 74 )

Ruhlarında ‘hafifliği’ barındıran insanlar Allah’ın ayette bildirdiği, ‘Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemeyen’ kimselerin konumuna girmekten sakınmalıdırlar. Allah’ın insanlara gösterdiği sonsuz yaratılış delillerini görmezden gelen, Allah’ın ahirette vereceği sonsuz cehennem azabını düşünmeyen ve hayatlarını şeytanın kontolünde bomboş geçiren bu insanlar, kendilerini derin düşünmekten uzaklaştıracak her türlü basit ve akılsızca eylemin içine girerler. Kendilerini sürekli, imandan uzak kalmalarını sağlayan o ‘hafif ve basit ruh halinde’ tutararak yaşarlar. Allah korkusundan kaynaklanan asil bir ruha sahip değillerdir. Hayatlarının her aşamasında hep asaletten, üstün ahlak özelliklerinden en uzak ruh halini tercih ederler. En avami, en basit tavırlardan, çirkin ve tiksinti veren şeylerden zevk alırlar. Derinlikten ve onun getireceği derin ahlak özelliklerinden ise şiddetle kaçınırlar.

Asil bir ruha sahip olmak, ancak Allah’ın dilemesiyle iman eden müminlere ait bir özelliktir. Bu özellik Allah’ı derin düşünen Müslümanlara Allah’ın verdiği bir lütuftur. Nefislerine uymayarak yaşamlarını Allah’a adayan ve ahirette Allah’ın rızasını uman müminlerin sürekli tefekkür ettikleri konulardan biri de cehennemdir. Bu gerçeklerin şuurunda yaşamaları ve tüm bunları derinlemesine düşündükleri için de ruhlarında ‘hafifliği’ barındıramazlar. Rabbimiz, her an Allah’tan korkup sakınarak yaşayan, Allah’ın rızasını, Kuran ahlakını, ölümü, cenneti, cehennemi düşünen Müslümaları, imanda kararlı ve güçlü ruh yapısına sahip bir ahlaka yöneltir. Böylece müminler sürekli daha güzel ahlaklı, daha akıllı ve daha asil ruhlu olurlar. Cennet özlemi içerisinde oldukları içinde sürekli kötü ve çirkin şeylerden yüz çevirir; hep kendilerini Allah’a yakınlaştıracak vesileler ararlar. Daha güzel ahlakı aramaktan hiç bıkmadan, zevkle ve sabırla nefislerini eğitirler. Bunun sonucunda da müminler, inşaAllah Rabbimiz’in, ‘İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir.’ (Furkan Suresi, 75- 76) ayetleriyle vaadettiği cenneti umabilirler.

ALLAH’IN NİMETLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNMEK


Allah’ın insanları güzellikten zevk alacak gibi yaratması çok büyük nimettir. Allah’ın yarattığı milyarlarca canlı arasından bir tek insan nimetlerin şurunda olarak, hoşuna giderek yaşar. Örneğin hayvanlar kokuyu bilirler ama şuurunda olmazlar. Yani ‘bu güzel koku’ diye aklından geçirip hoşlanmazlar. Mekanik yaşarlar. Bir bakıma robot gibidirler. Oysa insan her türlü kokunun farkına vararak, düşünerek, seçerek çeşitli zevkler alır. Örneğin bir karpuzun tadı, görünümü ve kokusunun insanın ruhunda oluşturduğu etki gibi...

Allah’ın nimetlerini düşünmek hem Allah’ın yaratma sanatını kavrayıp Allah korkusunu ve Allah sevgisini arttırmak için bir vesile hem de Allah’ın cennette müminlere göstereceği mükemmel nimetleri düşünüp cennete özlem duymak için bir vesiledir.

MÜSLÜMANLAR ALLAH’A DERİN BİR SAYGIYLA YÖNELİR ve ALLAH’A KESİN BİR BİLGİYLE İNANIRLAR

İnsanların bazıları Allah’a ve dine inandıklarını ve güçlerinin yettiği ölçüde dini yaşamaya çalıştıklarını söylerler. Bu kişilerin genel üsluplarına bakıldığında da, konuşmaları, Allah’a ve ahirete inandıklarını gösterir niteliktedir. Hatta çoğu zaman çevrelerine de bu yönde öğüt ve tavsiyelerde bulunurlar. Dini yaşama konusunda eksik olduğunu düşündükleri kişileri de eleştirirler.

Elbette tüm bunlar, kişilerin hem kendilerine hem de çevrelerine fayda getirecek tavır ve konuşmalardır. Ancak bu kişilerin, sözle anlattıklarını fiili olarak da yaşamaları gerekir. Zira inandıklarını söyleyen bu gibi insanlar arasında dine, dini konulara ve ahirete karşı olan tavırları Kuran ahlakında olması gerektiği gibi değildir. Vicdanen hiçbir rahatsızlık duymadan ve inançlarıyla çeliştiğini hiç düşünmeden dini konularla ya da ahiretle ilgili şakalar yapabilirler (Allah’ı tenzih ederiz). Kimi zaman da bu konularda, Kuran’a uygun olmayan ve Müslümanın ahlakındaki duyarlılıktan uzak hikayaler, anılar anlatabilirler. Ölüm, ahiret hayatı, cennet, cehennem konularında Allah'tan saygıyla korkup sakınarak konuşmaları gerekirken, çirkin bir cesaret ile bu gerçeklerden kendilerince alaycı bir üslup ile bahsedebilirler. Dinin derinliği ve Allah korkusuyla bağdaşmayacak ifadeler ve anlatım şekilleri seçebilirler. İman eden, Kuran ahlakını bilen kimselerin böyle bir tavrın yanlışlığını çok açık bir şekilde görebilmeleri gerekir. Allah'a olan sevgilerinden ve salgılarından dolayı, tam tersine her konuşmalarında Allah'ı ve dini yüceltecek ifadeler ve üsluplar kullanmaları gerekir.

Ruhta yaşanan bu tür bir hafiflik, ancak dinin derinliğini ruhunda yaşamayan veya tam olarak özümsemeyen insanlara ait bir özelliktir. Bu kişilerin konuşmaları gibi, yüz ifadeleri de Allah korkusunun getirdiği imanın sıcaklığından, samimiyetten uzaktır. Allah din ahlakından uzak yaşayan bu gibi yüzeysel insanların durumunu Kuran'da şöyle bildirmektedir:

“Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi, Biz de bugün onları unutacağız. ” (Araf Suresi, 51)


Allah’tan gereği gibi korkmayan kişilerin seçtiği kelimeler, yaptıkları benzetmeler, anlatım şekilleri, Allah’tan saygıyla korkan Müslümanların konuşmalarından büyük bir farkla ayrılır. Samimi bir Müslüman hayatının her anında olduğu gibi konuşurken de vicdanını kullanır. Allah’a olan sevgisini, saygısını, ahireti, dini konulardaki düşüncelerini daima Allah’ı ve dini yücelterek ifade eder. Seçtiği kelimelerden, kullandığı üsluptan, dine karşı gösterdiği samimi hassasiyet ve Allah korkusu hissedilir. Aksi bir üslup kullanmaktan Allah’a sığınır ve dikkatle kaçınır.

Samimi bir Müslümanın Allah’a, dine, dini konulara ve ahirete karşı derin bir saygı ve hassasiyet içinde olması gerekir. Kuran’ın ruhuyla düşünüp konuşmalı ve bu şekilde yaşamalıdır. Allah Kuran’da ölümü, ahireti, cennet ve cehennemi anlatırken insanları derin derin düşünmeye ve saygıyla korkmaya çağırmıştır. Müslümanlar ölümü ve ahireti düşünürken bu onların Allah korkularını daha da arttırır. Allah’ın sonsuz gücü ve haşmeti karşısında içli bir saygı duyarlar. Ölümle birlikte, tüm hayatları boyunca rızasını kazanmak için çaba harcadığımız Rabbimiz'e kavuşacaklarını bilirler. Allah’ın kendilerinden razı olmasını ve Allah’ın seveceği bir kul olmayı tüm samimiyetleriyle isterler. Sonsuz cennet hayatının nimetleri şevklerini arttırırken, sonsuz cehennemde Allah’ın yaratacağını bildirdiği azap türleri de korkularını arttırır. Cehennem hayatında, Allah’ı razı edememiş olmanın verdiği azabın herşeyin üstünde olduğunu bilirler. Allah’tan umut ve korku arasında bir ruh haliyle, Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini umut ederler. Sonsuz ahiret hayatlarında Allah’ın razı olup sevdiği bir insan olarak, Allah’a sürekli şükrederek ve hamdederek yaşamayı umarlar.

Vicdanlı bir Müslümanın Allah’a ve ahirete karşı böyle ciddi, samimi ve saygı dolu bir ruh haliyle yaklaşması gerekir. Allah’a karşı içli bir sevgi ve derin bir korku duyan bir kişinin ahlakı, konuşmalarına da yansır. Özellikle dini konularda, ölümle, ahiretle ilgili konuşmalarında Müslüman son derece hassas ve akılcı olur. Müslümanın konuşmaları, Allah’ın rızasına yönelik, ihlaslı, içten gelerek, Allah’ı ve dini yücelten konuşmalardır. Bu konuşmalar, Allah’a ve ahirete karşı duyulan derin saygıyı en açık şekilde ifade eder.

GÜZEL AHLAK GÖSTERMEDE İRADELİ DAVRANMAK

Güzel ahlak göstermeye karar vermiş bir kişi hiçbir engellemenin etkisi altında kalmaz. Günlük hayatta güzel ahlakı yaşamayan kişilerin olumsuz telkinleri olabilir. Örneğin yolda yardıma muhtaç birine yardım etmek isteyen birine, yanındaki kişiler "boşver", "yardım etmek sana mı kaldı?" gibi sözlerle onu vazgeçirmeye, alaylarıyla onu engellemeye çalışabilirler. Kişi burada bir tercihte bulunacaktır. Bazı insanlar, arkadaşlarının önünde küçük düşmekten çekinerek ve onları kaybetmekten korkarak güzel ahlaktan derhal yüz çevirir ve rastladığı muhtaç kişiyi orada yüzüstü bırakır. Müslüman ise gördüğü kişiye hiçbir kınamadan korkmadan mutlaka yardımda bulunur. Çünkü yardıma muhtaç insanı Allah yaratmış ve karşısına özel olarak çıkartmıştır. Bununla, belki de onun güzel ahlaklı davranıp davranmayacağı denenmektedir. İnce bir kavrayışa sahip olan mümin bir kimse Allah'ın bu olayı özel olarak yarattığını ve kendisini imtihan ettiğini derhal anlar ve Allah'ın rızasına uygun olan davranışı seçer. Arkadaşlarının alayı ile karşılaşması onu hiçbir şekilde yıldırmaz. Doğru bildiğini yapmakta cesur davranır.

Güzel ahlaklı davranmaya itina eden insan, zaman zaman kendisine bu şekilde karşı çıkan, güzel ahlaktan vazgeçirmeye çalışan insanlarla karşılaşabilir. Kuran ayetleri incelendiğinde bu tür durumların imtihan ortamının bir özelliği olduğu daha iyi anlaşılır. Nitekim Kuran'da, iyilerin karşısında her zaman kötülerin bulunacağı ve bu kişilerin kötülüğü yeryüzüne yaymak isteyecekleri anlatılmaktadır. Bu amaç doğrultusunda hareket ettikleri için iyilik yapanları da engellemeye çalışırlar. Allah bu gerçeği birçok ayetiyle haber vermiştir:
… Allah'ın ayetlerini yalanlayandan ve (insanları) ondan alıkoyup-çevirenden daha zalim kimdir? Ayetlerimizden alıkoyup-çevirenlere, bu 'engelleme ve çevirmelerinden' dolayı pek çetin bir azabla karşılık vereceğiz. (Enam Suresi, 157)
Dini yalanlayanı gördün mü? İşte yetimi itip-kakan; yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. İşte (şu) namaz kılanların vay haline, ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, onlar gösteriş yapmaktadırlar. Ve 'ufacık bir yardımı (veya zekatı) da engellemektedirler. (Maun Suresi, 1-7)


Allah inkar eden insanların, iyilikleri, hayırlı davranışları engellemek için ciddi bir çaba göstereceklerine Kuran'da dikkat çeker. Ancak bu çabanın iyi olanlarla kötülerin birbirinden ayrılmasına vesile olarak, yine inananların hayrına sonuçlanacağı da ayetlerde haber verilir:

Gerçek şu ki, inkar edenler, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkar edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır. Bu, Allah'ın murdar olanı temizden ayırdetmesi; murdarı, bir kısmını bir kısmı üzerinde kılıp tümünü biriktirerek cehenneme atması içindir. İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır. (Enfal Suresi, 36-37)


Bazı insanlar ise kötülerin etkisinde kalarak kötülük işlerler. İyilik yapmak istediklerinde arkadaşları onları garip karşılar; sözleri ve davranışlarıyla taciz etmeye kalkışırlar. Şeytanın etkisiyle kötülüğü güzel, iyiliği çirkin gösterirler. Zayıf iradeli, ürkek ve titrek kişiliğe sahip kimseler de kısa sürede etraflarındaki bu tarz kişilerin etkisinde kalarak güzel davranışlarda bulunmaktan vazgeçerler. Kötü ahlaka yatkın kimselere kolaylıkla uyum sağlarlar.

Etrafa uyum sağlamak ve doğru yolda olmayanların beğenisini kazanmak için doğru bildiklerinden feragat ederek kötü ahlakı seçen insan kendine çok büyük bir zarar vermektedir. İnsanlar tarafından kınanmamak, dışlanmamak için yanlış bir yolu tercih etmekte, kötülere uyum sağlayarak gerçekte kendisine zulmetmektedir. Dost kaybetmemek için kötü ahlaka göz yuman ve gerçek dostun yalnızca Allah olduğunu bilmeyen bu insanlar, aslında Allah'ın huzurunda küçük düştüklerinin ve ahirette kayba uğradıklarının farkında değillerdir.

Oysa Allah'ın sınırlarını gözetmede ve Kuran'da emredildiği gibi şefkatli, merhametli, adaletli, fedakar, tevekküllü, iyiliğe davet eden, hoşgörülü, uzlaştırıcı, hayır düşünen ve herşeyde hayır gören, güzel huylu bir insan olmada her ne pahasına olursa olsun kararlı ve cesur davrananları, küçük düşmek, dışlanmak şöyle dursun, Allah dünyada ve ahirette yüceltecek, onları haktan yüz çevirenlerin tümüne üstün kılacaktır.

29 Eylül 2008 Pazartesi

TÜM DÜNYAYI SARAN SİMETRİK YAPI: KRİSTAL


Kristal kelimesi duyulduğunda ilk çağrışım yapan, çoğu zaman “kristal bir vazo” ya da “kar kristalleri” olsa da, kristaller insan yaşamının her yerinde var olan ve moleküler seviyede bilim adamlarında hayranlık uyandıran kusursuz birer sanat eseridir. Bu mükemmelliğin sırrı ise, pek çok uzmanın uzun uğraşları sonucunda çok yakın bir zamanda anlaşılmıştır. Çıplak gözle görülemeyen bu kusursuzluğun detaylarını inceleyen bilim adamları, Yüce Rabbimiz’in yaratış ilmini sergileyen benzersiz bir geometri sanatıyla karşılaşmışlardır.

Kristal Nasıl Oluşur?

Atomlar, bir molekülü oluşturabilmek için çeşitli şekillerde birleşirler. Ortaya çıkardıkları şekil (kristal) üç boyutlu bir şekildir ve bu şekil, ortaya çıkan molekül için son derece önemlidir.

Molekülün işlev görebilmesi, örneğin birbirlerine bağlanmış olan sodyum ve klorür atomlarının bir tuz molekülü sayılabilmeleri, ancak bu üç boyutlu şeklin sağlanması ile mümkün olabilir. Fakat bu noktada önemli bir ayrıntı vardır: Molekül aynı atomlara sahip olsa, ama atomları farklı şekilde bağlansa, bu artık tuz değil bir başka molekül olacaktır.


Kristal Yapıyı Bozmak Neden Zordur?


Bu mükemmel düzenin madde içinde ne kadarlık bir alanda meydana geldiğini anlamak, kusursuzluğun çapını fark edebilmek açısından son derece önemlidir. Bir atomun çapı, 3 cm'nin yaklaşık yüz milyonda biri kadardır. 3 cm kristalin içinde ise 100 milyon kere 100 milyon kere 100 milyon atom vardır. (100.000.000 x 100.000.000 x 100.000.000). Eğer 3 cm'nin milyonda biri kadarlık bir alanda düzenli bir ilerleme görülüyorsa bu maddeye kristal denilebilir. Dolayısıyla her kristal, düzenli bir sıralamaya sahip olan bir milyon atoma sahiptir. (Alan Holden-Phylis Singer, Crys-tals and Crystal Growing, Anchor Books, sf. 26) Fakat sizler bu büyüklüğü hala mikroskop altında göremezsiniz. Dolayısıyla katı bir maddeyi örneğin bir metali ne kadar çok parçaya ayırırsanız ayırın, yine elinizde kristaller vardır. Çünkü geriye kalan parçalarda yine atomlar aynı düzenlerini korumaktadırlar. Eğer siz bu metal parçalarını toz haline getirirseniz, elinizde yine kristaller kalır. Ancak bu tozları veya metalin tamamını eritirseniz, kristal yapıyı büyük ölçüde kaybedersiniz.


Kristal Yapı Bozulursa Ne Olur?

Kristalin yapısının bozulması, maddenin tümüyle farklı bir şekil alması veya dağılıp gitmesi anlamına gelir. Bu da doğadaki tüm düzeni bozacak, tanıyıp bildiğimiz pek çok maddeyi ortadan kaldıracaktır. Kısacası, bu düzende kusursuzluğun hakim olması zorunludur ve bu kusursuzluğun ve düzenin her an koruma ve gözetim altında olması gerekmektedir. Elbette bu da, yaratılan herşeyin her an Yüce Allah'ın koruması altında olduğunu gözler önüne seren bir başka önemli gerçek ve mucizedir. Kristal yapılarda bulunan düzene, “Kristaller ve Kristal Büyüme” adlı kitapta şöyle dikkat çekilmiştir:

“Birbirlerinden farklı moleküller aynı ortamda olsalar da, sahip oldukları özel kristal yapıları nedeni ile birbirlerine karışmaz ve özelliklerini yitirmezler. Örneğin aynı sıcak suyun içine attığınız tuz ve şeker kristalleri kısa bir süre içinde erir ve sıvı hale geçerler. Ama siz bu suyu buharlaştırdığınızda suyun içinde erimiş olan tuz ve şeker ayrı ayrı kristalleşecek ve aynı eski yapılarına kavuşacaklardır.” (Alan Holden-Phylis Singer, Crystals and Crystal Growing, Anchor Books, sf. 31)


Verilen örnekte de vurgulandığı gibi hiçbir zaman tuzda bulunan atomlar, farklı açılarla birbirlerine bağlanmaz, moleküllerin sıralamaları değişmez. Zaten bu sıralamada bir değişimin olması durumunda, tuz başka bir molekül haline gelecektir.


SONUÇ:

“…Her şeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu)…” (Neml Suresi, 88)


* Bütün bu uyum ve düzen, neden bu kadar önemlidir?

* Bizim görmediğimiz, çoğumuzun farkında bile olmadığı bu alemde moleküllerin en hatasız açı değerlerini koruyarak mükemmel bir geometrik düzen ile birleşmeleri neden bu kadar gereklidir?

* Neden kendilerine has özel şekillere sahiptirler? Neden bu şekilleri asla kaybetmezler?

* Bu özelliklere sahip olmasalardı gerçekten yeryüzünde başıboş atomlara ve şekilsiz moleküllere mi sahip olurduk?

Allah dileseydi elbette etrafımızda gördüğümüz çeşitliliğin oluşması için herhangi bir şekle veya geometrik bir uyuma gerek olmaz, maddenin var olması için ne atomlara, ne de moleküllere ihtiyaç olmazdı. Allah'ın bu mikro alemi kusursuz bir komplekslikle yaratması, çok önemli bir hikmet üzerinedir. Allah, var olan herşeyin en küçük zerresine kadar Kendi üstün sanatını tecelli ettirmektedir. En küçük bir zerrede bile üstün bir sanatın ve yaratılış ilminin var olması, Allah dışında hiçbir gücün olamayacağının açık delillerinden yalnızca biridir. Yüce Allah Kuran'da şöyle bildirir:

"Şu halde hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah'ındır. Göklerde ve yerde büyüklük O'nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Casiye Suresi, 36–37)

www.bilgilerdunyasi.net


28 Eylül 2008 Pazar

AHİRET HAYATI, KESİN BİR GERÇEKTİR


Oysa onun, kendilerine karşı hiç bir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak Biz ahirete iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırdetmek için (ona bu imkanı verdik). Senin Rabbin, her şeyin üzerinde gözetici-koruyucudur. (Sebe Suresi, 21)

Bildiğimiz tüm kavramları Allah yaratmaktadır ve biz bunları ancak Allah’ın bize izin verdiği ölçüde kavrayabiliriz. Allah ise herşeye sonsuz derecede sahiptir. Örneğin insan ancak Allah’ın izin verdiği ölçüde bir akıl ve zekaya sahip olabilir. Ancak Allah, insan aklının idrak edemeyeceği üstünlükte sonsuz bir akla sahiptir. Yine insan, Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla şefkate, merhamete, affediciliğe sahip olabilir ama Allah sonsuz şefkatlidir, Allah’ın bu sonsuz şefkati tüm kainata, tüm yarattıklarına hakimdir. Allah’ın sonsuz merhameti küçük bir kum tanesinden, yükünü taşıyan bir karıncanın ayaklarına, dağların heybetinden, uzayın genişliğine kadar herşeyin üzerindedir. Yine insan Allah’ın izin verdiği kadarıyla detayları görüp farkedebilirken, Allah her an, yarattığı canlı cansız herşeydeki tüm detaylara hakimdir. Çünkü bunların tümünü Allah yaratmaktadır.

Okyanusun dibinde kimsenin haberdar olmadığı bir balığın yaptığı manevradan, uzaydaki bir karadeliğin oluşma anına, dünya devletleri liderlerlerinin yaptıkları toplantıdaki aldıkları kararlardan, bu yazının yayınlandığı internet sitesine, dünyanın bir köşesinde bir insanın başında oluşan ağrıya kadar, herkes ve herşey Allah’ın mutlak ve sonsuz kontrolü altındadır. Tüm bu bilgiler ışığında her insanın durup şu gerçeği dikkatle düşünmesi son derece önemlidir:

Sonsuz aklı ve yaratma gücüyle dünyayı yaratıp böyle olağanüstü bir şekilde beynimizin içinde bir algı olarak bize gösteren Yüce Rabbimiz, elbette Ahiret hayatını da en mükemmel şekilde yaratma gücüne sahiptir. Allah dünyayı birçok hikmet üzerine kusurlarla dolu ve geçici yaratırken, sonsuz ahirette kusursuz bir cennet hayatı yaratacaktır.

Allah Kuran’da ahiret hayatını bizlere şöyle bildirmektedir:

Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Bilmiş olsalardı. (Nahl Suresi, 41)

İnsanların birçoğu, öldükten sonra hayatın son bulacağına ve yaşadıkları tüm hayatın dünyadan ibaret olduğuna inanırlar. Ölümle birlikte sonsuz olan ahiret hayatının başladığına inanmazlar. Allah dünyadaki herşeyi ve herkesi sonlu yaratmıştır ve dünya daki herşey birgün ölmeye mahkumdur. Ancak ölümle birlikte muhteşem bir yaratılış, ebedi olan ahiret hayatı, cennet ve cehennem başlayacaktır. Ölüm bir son değil, sonsuz hayata geçiş anıdır. Ahiret Allah’ın bizlere vadettiği ve kesin olarak gerçekşecek olan bir müjdedir.

Müslüman, Allah’a ve ahirete karşı derin bir saygı içindedir. Bu saygı, üslubuna, kullandığı kelimelere, gösterdiği ahlaka, yaşam biçimine, vicdanını kullanmasına, yüz ifadesine ve hayatının her aşamasına yansır. Verdiği kararlarda, yaptığı eylemlerde ahiretin varlığından ve Allah’a hesap vereceğinden kesin olarak emin olmanın getirdiği bir samimiyet ve hassasiyet vardır.

27 Eylül 2008 Cumartesi

Tony Blair Din Dersi Vermeye Başladı

Hürriyet Gazetesi-Milliyet Gazetesi / 21.09.2008


İngiltere eski Başbakanı Tony Blair, ABD'deki Yale Üniversitesi'nde ders vermeye başladı. İnanç ve küreselleşme dersi veren Blair, ilk dersinde öğrencilerine modern dünyada dini inançla başarılacak pek çok güzel şeyin bulunduğunu anlattı. Dini inancın çatışmaların yatıştırılmasına vesile olduğundan bahseden Blair, "Samimiyetle inanıyorum ki, inanç ve küreselleşme 21. yüzyılın en belirleyici unsurlarıdır" diye konuştu.

Tony Blair'in özellikle son bir yıl içinde düşüncelerinde meydana gelen olumlu değişiklik şüphesiz ki dünya çapında yaşanan dine yönelişin somut bir yansımasıdır. Önce dinin gerekliliğini konuşmalarında açık açık dile getirmeye başlayan Blair, sonrasında kendi adıyla dini bir vakıf kurarak dinin hayatındaki önemini bir kere daha vurgulamış oldu. Hemen ardından hakkında dünyanın önde gelen başkentlerinde Hz. İbrahim Evleri adıyla dini faaliyetlerin yapılacağı müzeler kuracağı yönünde haberler çıkan Blair'in, son olarak Amerika'nın en bilinen üniversitelerinden biri olan Yale'de inanç konsunda ders vermeye başlaması, Allah inancını ruhunda iyice özümsediğini göstermektedir.


Tony Blair'deki gözle görülür bu değişim hem kendisi hem de tüm inananlar açısından son derece sevindiricidir.

CAHİLİYE TOPLUMUNDAKİ ÇARPIK ANLAYIŞIN BERABERİNDE GETİRDİĞİ ESNAF KARAKTERİ


İnsanlara maddi değerlerine göre değer vermek, iman etmeyen toplumlarda hakim olan son derece yanlış bir anlayıştır. Kuran ahlakını benimsememiş pek çok karakterde olduğu gibi, bu toplumlarda esnaf karakterine yön veren en önemli etken de yine maddi değerlerdir. Geçmişten beri süregelen yanlış değer yargıları sonucunda insanlar bunun çarpıklığını çoğu zaman fark edemezler. Bu nedenle, din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda insanlar, para kazanmak için her türlü şekle girebilen bir karakter geliştirmişlerdir. Manevi değerlerine önem vermeyen, Allah korkusu olmayan toplumlarda ortaya çıkan esnaf karakteri de bu dünyevi hırsın sonuçlarından biridir.

Ancak ilk olarak belirtilmelidir ki yazı boyunca bahsi geçen esnaf karakteri, manevi değerlerine öncelik veren, dürüst, saygılı esnafların aksine, bu meslek grubuna dahil olan bazı kişilerin içine düştüğü yanlış ahlak anlayışının bir örneğidir. Yazıda esnaflık mesleğinin genel tanımı değil, bu meslek grubu içerisinde din ahlakı yaşanmadığı için ortaya çıkan bir karakterin tahlili yapılmıştır. Şüphesiz, her esnaf bu karakterde değildir. Yoksa elbette ki bu mesleği yapan, ancak güzel ahlakın gereklerinden uzaklaşmamış pek çok insan vardır.

Yanlış Değer Yargıları

İman etmeyen toplumlarda insanlar birbirlerini güzel ahlaklarına göre değil sahip oldukları mala, mülke ve paraya gore değerlendirir ve bu kriterlere göre birbirleriyle yakınlık kurarlar. Bu nedenle maddi bir güç söz konusu olduğunda kişinin ne cehaleti ne görgüsüzlüğü ne de dış görünümü sorun oluşturur. Böyle toplumlarda maddi güç, her zaman, her türlü imkanın kapısını açabilir. Dolayısıyla bu yanlış anlayışa göre, esnafların toplumda yer edinebilmeleri ve saygın bir sıfat kazanabilmeleri ancak zengin olmalarıyla mümkün olur. Bir de söz konusu kişilerin kültür ve tahsil gibi konularda eksiklikleri varsa bu açıklarını kapatmak için iyi para kazanmanın tek yol olduğuna inanırlar. Zamanla tüm dünyaları da bu hırstan ibaret hale gelir. Çoğunun, büyük idealleri olan, insani yönü güçlü bir birey olmak gibi bir hedefi yoktur; en büyük amaçları zengin olup dünyaya yönelik çıkarlar elde etmektir. Bu nedenle de çoğunlukla menfaatçi bir karakter geliştirirler. İnsanlardan ne kadar çıkar elde ederlerse kendilerini o kadar kurnaz görürler.

Allah Neyi Emrediyor?

Bu hırsın bir sonucu olarak kimi insanlarca dolandırıcılık, sahtekarlık bu mesleğin doğal yönlerinden biri olarak görülür. Elbette bu kesim içerisinde İslam ahlakını benimseyen, Kuran ahlakına uygun davranan ve her zaman dürüst olan insanlar da vardır. Bu mesleği uygulayan insanların mutlaka dürüstlükten taviz vermeleri gerekmemektedir. Burada söz edilen dolandırıcılık, sahtekarlık din ahlakından uzak cahiliye sisteminin sonuçlarıdır.

Söz gelimi din ahlakına göre yaşamayan toplumlarda ticaretle uğraşan kişilerin bir kısmı ellerindeki hasarlı eşyaları hiç tereddüt etmeden sağlammış gibi satabilirler. Bundan en ufak bir vicdan azabı duymadıkları gibi, bir kısmı da kendilerine asıl olarak bunu meslek edinmişlerdir. Defolu eşya alır ve bunu sağlam fiyatına müşterilerine satarlar. Bu kimselerin yaptığı bu tür sahtekarlıklara din ahlakına göre yaşamayan toplumlarda bazı esnaflar da şahit olur ama genellikle hiçbiri bu yanlış davranışa karşı çıkmaz. Çünkü söz konusu kişilerin yanlış bakış açısına göre bunlar ticaret hayatının adabıdır. Müşteri kavramı, bu insanların bir kısmına, kandırılacak ve üzerinden para kazanılacak kimseleri ifade eder. Oysa Allah tüm insanlara ticarette adil bir tutum sergilemelerini, insanları aldatmamalarını emretmiştir:
(Davud) Dedi ki: "Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mali güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır..." (Sad Suresi, 24)


Tarih boyunca iman etmeyen tüm toplumlarda Allah'ın bu emirlerine uymayan, adaletsizlik yapmakta, insanları kandırmakta ısrarlı bir tutum sergileyen insanlar olmuştur. Allah, elçileri vasıtasıyla bu insanları uyarmıştır. Kuran'da Hz. Şuayb'ın kavmine bu konuda şu uyarıları yaptığı haber verilmiştir:
"Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı -adaleti gözeterek- tam tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüp- eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın." "Eğer müminseniz, Allah'ın bıraktığı (helal işlerden olan kazanç) sizin için daha hayırlıdır. Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim." (Hud Suresi, 85-86)


Ancak genelde iman etmeyen toplumlarda insanlar, sahip oldukları çirkin ahlak sebebiyle bu uyarıları dinlememiş ve bundan dolayı da hem dünyada bir sıkıntı ile karşılaşmışlardır, hem de ahirette bunların hesabını mutlaka vereceklerdir.

Din ahlakından uzak yaşayan toplumlardaki insanların büyük bölümü gibi esnaf karakterine sahip bu insanlar da İslam dinini tanır ve Allah'ın koyduğu emir ve yasakları oldukça iyi bilirler. Ancak buna rağmen sırf dünya hayatından çıkar elde etmek amacıyla bu emir ve yasakların birçoğuna uymazlar. Para kazanmak için son derece hırslı bir karakter gösteren, her türlü tavizi verebilen bu insanlar, kendilerini yaratan ve sahip oldukları herşeyi veren Allah'ın emirlerini yerine getirme konusunda son derece tutuk ve isteksiz davranırlar. Allah bu karakterdeki kişileri ve aynı zamanda da tüm insanları dünya hırsına kapılıp ahireti unutmamaları konusunda pek çok ayeti ile uyarmıştır. Bu ayetlerden biri şöyledir:
“De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez.” (Tevbe Suresi, 24)


Müminin Farkı

Ahirette hesap vereceğini kesin olarak bilen, Allah'tan içi titreyerek korkan samimi bir mümin, Allah'ın ayetlerdeki hükümlerine tamamıyla riayet etmeye hayatı boyunca her an özen gösterir. İşte müminin farkı ve Allah Katındaki üstünlüğü buradadır. Elbette bir mümin gerektiğinde gününün hatta hayatının büyük bölümünü çalışarak, para kazanmak amacıyla geçirebilir. Ancak iyi bir kazanç elde etmeyi, yalnızca Allah'ın rızasını kazanabilmek, O'nun hoşnut olacağı umulan harcamalarda bulunabilmek amacıyla ister.
Ayrıca yaptığı iş ne olursa olsun, hiçbir zaman için Allah'ı zikretmeyi ve ahireti düşünmeyi unutmaz. Allah'ın emri gereği, insanlara asla haksızlık, adaletsizlik yapmaz, hiç kimsenin hakkını ihlal etmez. Ahlakını kişilere göre değil, Allah'ın beğeneceğini düşündüğü yönde geliştirmek için gayret eder. Yüce Allah bu güzel ahlaklı insanları Kuran'da şu şekilde övmüştür:

“(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.” (Nur Suresi, 37)

http://www.insankarakterleri.com/

RAMAZAN FRANSA'NIN CADDELERİNE TAŞTI

http://www.habervaktim.com/haber/34788/ramazan_fransanin_caddelerine_tasti_foto.html

20.09.2008 / www.habervaktim.com

Ramazan ayıyla Fransız Müslümanlar camileri doldururken, camilerde yer bulamayanlar da caddelerde namaz kılıyorlar. Yeterli caminin olmadığı ve 5 milyon Müslümanın yaşadığı Fransa'da, caddelerde namaz kılan Müslümanların görüntüsü iman şevkini ortaya koyar nitelikteydi.

Habervaktim.com sitesinde “Paris'teki El Fetih Camii'ne sığmayanlar, caddelerde namazlarını eda etti.” sözleriyle yer alan haberde, namaz kılan Müslümanların görüntüleri de bulunuyor.

Allah bir Kuran ayetinde Ramazan ayı için, “Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir...” buyurmaktadır.

Bir başka ayette ise namaz için, “Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir.” buyrulmuştur.



Ramazan gibi mübarek bir ayda oruç tutarak Yüce Rabbimiz'in farz kıldığı bir ibadeti yerine getiren Fransa’daki Müslümanlar da, diğer tüm Müslümanlar gibi namazlarına titizlik göstererek ibadetlerini yerine getiriyorlar.

25 Eylül 2008 Perşembe

SAMİMİYETSİZLİK NASIL TEŞHİS EDİLİR?

* Samimiyetsizlik niçin insanları fiziksel ve ruhsal olarak tahrip eder?
* Müminler iman etmeyen insanların samimiyetsiz tavırlarını nasıl deşifre ederler?

* Samimiyetsiz insanlar, bu kötü ahlak özelliklerini müminlerden neden gizleyemezler?


Samimiyet, Allah'a karşı dürüst olmaktır. Allah'ın “sinelerin özünde” olanı bilen olduğunu unutmayıp, hiçbir çıkar hesabı içinde olmadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan, sadece Allah rızasını gözeterek hareket etmektir. Kalpte yaşanmadığı takdirde hiçbir şekilde taklit edilemeyen samimiyet, namaz kılmak oruç tutmak gibi taklit edilebilir mümin özelliklerinden oldukça farklı olarak sadece Allah korkusu olan müminlerin sahip olduğu önemli bir özelliktir. Bu yüzden ruh hali olarak, göründüğünden farklı bir niyet taşıyan samimiyetsiz insanlar, sahip oldukları bu durumu gizleyebilmek için ellerinden gelen herşeyi yapabilirler. Yaşam tarzları, tavırları ve konuşmalarıyla, yaptıkları işlerde müminlerin hayatını çok andıran bir yaşam da sürdürebilirler. Allah rızasına uygun olmayan bu niyetlerini uzun süre gizlice sürdürebildiklerini zannedebilirler. Çünkü onlara göre durumlarını insanlara haber veren bir delil yoktur. Ne var ki ortada elle tutulur bir delil olmasa da, samimiyetsiz kişilerin birçok noktada salih müminlerden farklı bir ruh hali içerisinde oldukları kolayca anlaşılabilir.

Samimiyetsizlik Nasıl Açığa Çıkar?

- Samimiyetsiz tavır, Kuran ahlakının dışında bir yaşam çizildiğinde ortaya çıkar. Bu da kişileri Allah'ın rızasını değil, insanların rızasını gözeten dolayısıyla kayıpta olan bir yaşama sürükler. Kimi insanlar karşılarındaki kişileri etkilemek için yapmacık tavırlara başvururlar. Karşılarındaki kişinin en çok hangi tavırlardan, hangi düşüncelerden etkileneceğini düşünüyorlarsa, içlerinden gelmediği ya da o şekilde düşünmedikleri halde, karşı tarafı hoşnut edebilmek için o şekilde görünmeye çalışırlar. Her insanın birbirinden çok farklı karakter özelliklerine sahip olması nedeniyle de, herkesin yanında farklı bir kişiliğe bürünmeye, farklı tavırlar sergilemeye, farklı düşünceleri savunuyormuş gibi görünmeye çalışırlar. Oysa bu samimiyetsiz yaklaşım onları ikiyüzlü davranmaya yöneltir. Öte yandan içten gelmeyen bu yapmacık tavırlar, kişinin gerçek karakterini yansıtmadığı için karşı taraf üzerinde de beklenilen etkiyi oluşturmaz. Hatta tam tersine iticilik, soğukluk ve uzaklık meydana getirir. Bu kişinin gerçek kişiliğini gizlediğini ve her tavrının yapmacık olduğunu bilmek, karşısındaki kişi üzerinde bir tedirginlik ve güvensizlik oluşmasına neden olur.

- Çok yardımsever izlenimi veren bir insan düşünelim. Bu kişi çevresi tarafından davranışlarıyla takdir toplayabilir. Elbette yoksulları koruyup gözetmesi, malını onlarla paylaşması, zor durumda olana yardım elini uzatması Kuran ahlakına uygun güzel davranışlardır. Ancak o kişi bunu “ne iyi adam” desinler mantığıyla yapıyorsa, Allah'ın rızasını değil kul rızasını gözetiyor demektir. Nitekim bu kişi yaptığı iyilikleri bir şekilde insanlara belli etmeye çalışacaktır. Ancak her ne kadar açıkça söylemese de bu tür samimiyetsiz tavırları müminler tarafından hissedilecektir.


Müminler Samimiyetsiz İnsanları Nasıl Teşhis Ederler?

Müminler samimiyetsiz insanları Allah'ın bir nimet olarak verdiği feraset (anlayış) duygusu ile teşhis ederler. Bir tavrın teşhis edilmesinde genellikle somut deliller gerekir. Ancak samimi müminler ortada somut deliller olmasa da ferasetleri ile karşı tarafın samimiyetini ya da samimiyetsizliğini hissedebilirler. Çünkü samimiyetsizlik genel bir ruh halidir. Tek tek davranışlarda göze batan bir şey olmasa da içinde bulunulan ruh halinin ister istemez dışa yansıması müminde bir kanaat oluşturur. Bu kişilerin Kuran ahlakından uzak ve olumsuz ruh hali içinde olmaları ve müminler gibi samimi, huzurlu bir ruh taşımamaları da bu kanaata yardımcı olmaktadır. Özellikle konuşmalarındaki farklılık, kullandıkları üslup ruh hallerinin en belirgin dışa yansımasıdır. Müminlerle hemen hemen aynı konuşmaları yapıyor olsalar da üsluplarında bir farklılık olduğu sezilir. Örneğin ses tonlarında genellikle rahatsızlık hissini belli eden bir gerilim vardır. Ayrıca konuşmaları dikkatle dinlenirse çoğu zaman nefsi ön plana çıkartan, dünya hayatının hedef alındığını belli eden, Allah korkusu ve Allah rızasını esas almayan ifade tarzları da kolayca hissedilebilir. Yüce Allah bir ayette bu gibi insanların tanınabileceğini şöyle bildirmektedir:

"Eğer Biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir." (Muhammed Suresi, 30)

Samimiyetsizliğin Karanlık Dünyası Terk Edilebilir

Samimiyetsiz bir insanın içinde bulunduğu ruh halini müminlerden saklaması, Allah'ın dilemesiyle pek mümkün olmaz. Böyle bir durumda kişinin yapması gereken kalbinde eksik ya da hatalı olan her ne varsa saklamak değil, düzeltmeye çalışmak ve bunun için Allah'a dua etmektir. Bu durumda müminlerin de desteğini alarak, hatalarını telafi edip samimiyeti kazanması çok daha kolay olacaktır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki müminler hiçbir zaman hata ve kusur arayan bir bakış açısı içinde olmazlar. Bir kişinin samimiyetsiz tavırlarının olması bu kişiye olumsuz bir bakış açısı ile bakmalarına neden olmaz. Aksine affedici olup bu tavırları düzeltme niyetiyle değerlendirirler. Ben müminim diyen bir kişinin samimi olduğunun kabul edilmesi gerekir. Aksini düşünmek, o kişiyi samimiyetsizlikle itham etmek yanlış bir tavırdır. Rabbimiz bir ayette şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler, Allah yolunda adım attığınız zaman gerekli araştırmayı yapın ve size selam verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: "Sen mümin değilsin" demeyin. Asıl çok ganimet, Allah Katındadır, bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu. Öyleyse iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır." (Nisa Suresi, 94)


Başkalarında gördüğü samimiyetsizliği düzeltilemez bir hata gibi gören bir insan geçmişte aynı hataları kendisinin de yapmış olabileceğini düşünmelidir. Samimiyetsiz tavırlar söz konusu olsa bile, zamanla bunların düzelebileceği ve “Allah kime hidayet verirse o artık hidayeti bulmuştur…” (Araf Suresi, 178) ayetiyle bildirildiği üzere Allah'ın dilemesiyle her zaman için samimi bir mümin olunabileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.

http://www.kuranahlaki.com/

DOMUZ ETİ VE SAĞLIĞA ZARARLARI

O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Bakara Suresi, 173)

Domuz eti yenmesinin sağlığa zararlı pek çok yönü bulunmaktadır. Bu zararlar geçmiş dönemlerde olduğu gibi, alınan her türlü tedbire rağmen günümüzde de söz konusudur. Herşeyden evvel domuz, her ne kadar çiftliklerde, bakımlı ortamlarda yetiştirilirse yetiştirilsin, kendi pisliğini yiyen bir hayvandır. Gerek pislikle beslenmesi gerekse biyolojik yapısı nedeniyle domuzun bünyesi diğer hayvanlara oranla çok fazla miktarlarda antikor üretir. Yine domuzun vücudunda diğer hayvanlara ve insana oranla çok yüksek dozda büyüme hormonu üretilir. Doğal olarak bu yüksek dozdaki antikorlar ve büyüme hormonu, dolaşım yoluyla domuzun kas dokusuna da geçerek birikir. Bunun yanı sıra domuz eti çok yüksek oranlarda kolesterol ve lipid içerir. Bunların sonucunda tüm bu aşırı düzeydeki antikorlar, hormonlar, kolesterol ve lipidlerle yüklü olan domuz etinin insan sağlığı açısından önemli bir tehdit olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

Bugün domuz etinin yoğun olarak tüketildiği ABD, Almanya gibi ülkelerin nüfuslarının önemli bir bölümünü oluşturan normalin çok ötesinde şişman kimselerin varlığı, artık alışılmış bir durum olmuştur. Domuz etine dayalı bir beslenme sonucunda, aşırı büyüme hormonuna maruz kalan insan bünyesi, önce çok fazla kilo toplamakta, sonra da vücut deformasyona -şekil bozukluklarına- uğramaktadır.

Bunların dışında, domuz etindeki sağlığa zararlı maddelerden biri de "trişin" parazitidir. İnsan vücuduna girdiğinde doğrudan kalp kaslarına yerleşerek ölümcül tehlike oluşturan trişin parazitine domuz etinde sıklıkla rastlanmaktadır. Günümüz teknolojisiyle trişinli domuzları teknik olarak tespit etmek mümkünse de önceki asırlarda böyle bir yöntem bilinmiyordu. Bu nedenle, domuz eti yiyen herkes için trişin parazitini kapma ve ölümle karşı karşıya kalma riski vardı.

Görüldüğü gibi tüm bu sebepler, Rabbimiz'in domuz etini yasaklanmasının hikmetlerinden bir kısmıdır. Ayrıca Rabbimiz'in bu emri, her koşulda sağlığa zararlı etkilerini sürdüren, denetimsiz üretiminde ise ölümcül bile olabilen domuz etinin yenmesine karşı tam bir korumadır.

20. yüzyıla kadar domuz etinin insan sağlığını doğrudan tehdit eden zararları olduğundan haberdar olmak mümkün değildi. Bugünkü tıbbi cihazlarla, biyolojik testlerle somut biçimde ortaya konmuş bu zarara karşı, daha kimsenin mikrop, bakteri, trişin, hormon, antikor gibi kavramlardan haberi olmadığı 7. yüzyılda indirilen Kuran'da kesin önlem alınması da, Kuran'ın üstün ilim sahibi Rabbimiz'in vahyi olduğunu gösteren mucizelerdendir. Bugün de domuz üretiminde alınan her türlü önlem ve denetime rağmen, domuz etinin fizyolojik olarak insan vücuduna uygun bir besin türü olmadığı, insan sağlığına kesin zararı olan bir et çeşidi olduğu gerçeği değişmemiştir.

UYKUDAN UYANMAMIZ ALLAH’IN LÜTFUYLADIR


Kuran’da da belirtildiği gibi her nefis ölümü tadıcıdır. Ölüm hiç beklemediğimiz bir zamanda bize ulaşacaktır. Her insan, her canlı için ölüm vakti; yıl, ay, gün, saat, saniye, hatta salise olarak belirlidir. Bu an Yüce Rabbimiz'in Katında bellidir. Bu an geldiğinde, öne alınması ya da ertelenmesi söz konusu değildir. Bazıları için bir hastalık, bazıları için bir trafik kazası, bazıları için yaşlılık, bazıları için başka türlü bir kazayı Allah sebep kılarak dilediği bir şekilde canımızı alacaktır. Rabbimiz dilerse uykumuzda da ölümün gelebileceğini belirtmektedir.

İnsan çoğu zaman uyku konusuna derin bir alışkanlıkla yaklaşır. Ertesi sabah yeniden uyanıp yataktan kalkacağından çok emindir. Uyumadan önce ertesi gün için bir çok planlar yapar, giyeceği kıyafeti hazırlar, nereye nasıl gideceğini, kimlerle buluşacağını, hangi işleri takip edeceğini düşünür. Alışveriş, toplantı, işe gitme, doktora gitme gibi bir çok uğraşıları kapsayan bir gün vardır önünde. Sabah uyanacağına emin bir halde planlar gününü. Oysa insan çok büyük bir olay beklerken, uyku sırasında da ölebilir. Hayatı boyunca hastalıklar, ameliyatlar geçirebilir, trafik kazasına uğrayabilir hepsinde de yaşamaya devam edebilir ama hiç beklemediği bir zamanda uykuda ölümle yüz yüze gelebilir. Yüce Rabbimiz Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

Sizi geceleyin öldüren (uyutan) ve gündüzün 'güç yetirip etkilemekte (yapıp kazanmakta) olduklarınızı' bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten (uyandıran) O'dur. Sonra 'en son dönüşünüz' O'nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı size O haber verecektir. (Enam Suresi, 60)


Rabbimiz bu ayet ile uykunun bir çeşit ‘ölüm’ olduğunu belirtmektedir. Allah uykumuzda bizi öldürür, dilediği bir zamanda da yeniden uyandırır. Ama uyuduğumuz zaman, uyanacağımızın hiçbir garantisi yoktur. Bazı insanların kaderinde uyurken ölmek vardır. Allah dilediği kişilerin canını uykuda alır, dilediklerinin ise belli bir zamanda uyanmalarına izin verir:

Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar). Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı(n ruhunu) tutar, öbürüsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Zümer Suresi, 42)


Uykudan uyanmak Allah’ın dilemesi ile olur. İnsan belli bir saate uyanmak için saatini kurar. Saatin çalma sesini duyarak uyandığını zanneder. Oysa saati çaldıran, çalma sesini duymamızı sağlayan, tekrar can veren ve şükredilecek olan yalnızca her şeyin sahibi olan Yüce Rabbimizdir.

24 Eylül 2008 Çarşamba

KALP KASINDAKİ MUCİZE

Vücudumuz sürekli yorulma halindedir. Spor yapma, araba kullanma, temizlik, alışveriş, yürüme, koşma, merdiven çıkma, yemek yeme gibi gün içindeki tüm hareketler fiziksel olarak yorulmamıza sebep olur. Oluşan bu kas yorgunluğunun giderilmesi için bir süre dinlenilmesi, hareketsiz kalınması gerekir. Ancak siz oturduğunuz hatta uyuduğunuz zaman bile asla durmayan bir kasınız vardır. Ve o hiçbir zaman yorulmaz. Yaratıldığı ilk andan ölümünüze kadar da hiç durmayacak, yorulmayacaktır. Bu kas kalbinizdir.

Kalp hiçbir zaman kas yorgunluğu çekmeyen özel kaslardan oluşmuştur.

Size yorgunluk veren hareketleri yaparken bir de kalp kaslarınızın yorulduğunu hiç düşündünüz mü?

Eğer böyle olsaydı, yani her yorulduğunuzda kalbinizde yorulsaydı yukarıda saydığımız işlerden hiçbirini yapamaz, daha harekete başlamadan yığılıp kalırdınız. Allah kalp kaslarına yorulmama özelliği vererek kulları üzerindeki sonsuz merhametini tecelli ettirmektedir.

Kalp kasları dakikada 70, günde 100 bin, yılda 40 milyon kez atmasına rağmen yorulmamaktadır. Siz hiçbir şey yapmayıp otururken, hatta uyuduğunuz zaman bile çalışmaktadır. Ama asla yorulmamaktadır. Kalp kası ortalama bir ömür boyunca yaklaşık 2 milyardan daha fazla kan pompalar. Kalbin sol tarafı kanı tüm vücuda ulaştırabilmek için daha yüksek basınçla pompalaması gerektiğinden daha kalın kaslara sahiptir. Pompalama işleminin çok güçlü yapılması gerekmektedir, çünkü kanın vücuttaki en küçük kılcal damarlara kadar gitmesi hayati bir durumdur. Yaşamı boyunca 2 milyar kere pompalama yapan, her pompalama sırasında da belli bir basıncın altına düşmemesi gereken bir kasın çok sağlam olması gerekir. Gerçekten de kalp kasları kalın kaslardan oluşmaktadır. Kalp kaslarının güçlü kalın kaslardan oluşması da her şeyi yerli yerince yapan Rabbimiz'in sonsuz şefkatinin bir örneğidir. Rabbimiz kullarına karşı çok ilgilidir. Sevendir.

Kalbin çalışması hiç durmadığı gibi, bazı zamanlarda kalp çalışmasını artırır. Örneğin koşarken kalp, kan pompalama miktarını saatte 2270 litreye çıkarabilir.

Yorulan kaslarımızın ihtiyacı olan daha çok oksijeni sağlamak için kalp çalışma temposunu dakikada 70’den 180 defaya çıkarır, dokulara sağladığı kanı 5 katına yükseltebilir. Kalp kaslarımız yorulmadığı gibi diğer kaslarımız yorucu bir hareket yaptığında daha da hızlanarak diğer kaslara destek vermektedir. Şüphesiz ki bu, her şeyin en ince detayını bilen, her detayda üstün aklını tecelli ettiren Rabbimiz'in benzersiz eseridir:

... "Rabbim, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (En' am Suresi, 80)

23 Eylül 2008 Salı

KURAN'DAN UZAK BİR YAŞAMIN SONUCU, YÜZEYSELLİK

Allah’a kul olmak için yaratıldığının farkında olmayan bir insanın dünyası son derece yüzeyseldir. Çevresini saran yaratılış delillerine karşı gözleri kapalıdır. Böyle insanlar olayları kalp gözüyle değerlendirmedikleri, çevrelerinde bulunan varlıkları ve gerçekleşen olayları derin düşünmedikleri için son derece basit bir bakış açısına sahiptirler. Oysa iman eden bir insan için çevresinde bulunan herşey Allah’ın varlığını delillendiren birer iman hakikatidir. Yeryüzünde ve evrendeki hassas dengelerin nedeninin insana sunulmuş birer nimet olduğunun farkındadır. Gözünü çevirip baktığı herşeyin Allah’ın dilemesiyle var olduğunu bilir. Kendisinin, ailesinin, tüm arkadaşlarının Allah’ın kulları olduğunu bilir ve bundan dolayı hiç kimseyi Allah’a şirk koşmaz. Yaratılış dellili olarak yalnızca ağaçları, çiçekleri ya da hayvanların mükemmel özelliklerini düşünmez. Allah’ın aklını ve gücünü bilgisayarda, internet sisteminde, tüm elektronik cihazlarda, mimari yapılarda, teknolojik yeni geliştirilen ürünlerde görür. Yeryüzünde bulunan canlı ve cansız bütün varlıkların O dilediği için var olduklarını bilir.

Manevi açıdan gelişmemiş bir insan tavırları ile hemen kendini belli eder. Kolay öfkelenebilir, düşüncesiz, kaba, merhametsiz, gergin olabilir, saygıya aykırı tavırlar sergileyebilir. Allah’tan korktuğu ve Kuran’a uyduğu için manevi yönü kuvvetli birinin ise söz konusu kötü ahlak özelliklerini göstermesi düşünülemez.

Yüzeysel insanların saygıdan uzak üslubunu da salih müminlerde görmek kesinlikle mümkün değildir. Allah’tan korkan bir insanın konuşmalarında, her zaman karşı tarafa rahatlık verecek bir üslup ve anlatım olur. Allah’a karşı duyduğu korku, kişinin, samimi ve mütevazı tavırlar sergilemesini sağlar. Bu nedenle müminler konuşmalarında son derece anlaşılır ve rahat ifadeler kullanırlar. Düşündüklerini açıkça ifade eder, hiçbir zaman hissettiklerini söylemek için ima yolunu seçmezler. Saygıya uygun olmayan, karşı tarafın kalbinde şüphe veya burukluk meydana getirebilecek bir üslubu kesinlikle kullanmazlar. Bu vicdanlı, akılcı ve güzel üslup sadece konuşmalarında değil, her türlü davranış ve düşüncelerinde de kendini gösterir.

Samimi Müslümanlar ne kadar kaliteli bir ruha sahip ve asil karakterliyseler, güzel ahlaktan uzak yaşayan insanlar da o kadar kaliteden ve asaletten uzaktırlar. Zayıf imanları, dar düşünce yapıları, düşük akılları ile Kuran ahlakını yaşamlarına tam manasıyla geçiremezler. İçinde bulundukları karanlık ruh halini ise bakışlarıyla, konuşmalarıyla, eğlence şekilleriyle, espiri anlayışlarıyla, estetik ve güzellikten anlamayan kaba yapılarıyla ve çirkin tavırlarıyla dışa vururlar. Bu insanlar Müslümanlarla bir arada olsalar bile kendilerini değiştirmezler. Kendilerini geliştirme ya da yenileme ihtiyacı hissetmezler. Vicdanlarını örttükleri ve şeytanın yoluna uydukları için, Müslümanların güzel ve ince davranışları ile kendi kaba ve yüzeysel ahlaklarını kıyaslama gereği duymazlar. Ayrıca böyle bir kıyaslama yapabilecek kapasitede de değillerdir. Kendi akıllarını beğenir, yaptıkları tüm basitlikleri doğal karşılarlar.

Allah Kuran-ı Kerim’de, bu manevi derinlik ve kavrayıştan uzak olan, sadece dar kalıplar ve basit mantıklar içinde düşünen insanlara örnek olarak bir kısım Bedevileri göstermiştir. Kuran’da yerilen Bedevi karakteri cehaleti, düşüncesizliği, kabalığı temsil etmektedir. Bu karakteri düzeltmek için insanların, kültürlü, derin düşünen, Allah’ın yaratmasındaki üstün sanatı ve hikmetleri kavrayabilen bir hale gelmeye çalışmaları gerekir. İman hakikatlerini araştırmak, öğrenmek, düşünmek ve yorumlamak ise Allah’ın bizden istediği ahlakın temelidir. Bir ayette, Müslümanın bu özelliği şöyle bildirilir:

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. (Al-i İmran Suresi, 191)


Kaba ve yüzeysel karakter tüm tavır ve konuşmalara yansımasının yanında esas olarak ruhta ve düşüncede yaşanan bir sorundur. Çözüm, Allah’tan gereği gibi korkmak ve Kuran ahlakını yaşamaya samimi niyet etmektir. Allah’a iman eden ve Kuran ahlakını tam olarak hayata geçiren her insan basit karakter özellikleri göstermekten kurtulur. Allah’tan gereği gibi korkup sakınması, her an her yerde vicdanlı davranması onu yüzeysel düşünmekten, yüzeysel hareket etmekten tümüyle sakındırır. Böyle bir kişi nefsine uymaktan şiddetle kaçınır ve Allah’ın 'Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.' (Şems Suresi, 9-10) ayetlerinde dikkat çektiği gibi nefsini kötülüklerden arındırmaya çalışır.

Bu karakterden kurtulmanın yolu insanın fıtratına uygun tek ahlak şekli olan Kuran ahlakını yaşamasıdır. Tüm kalbiyle ve ruhuyla Allah’a teslim olmaya karar vermiş; Onun razı olacağı umulan şekilde yaşamaya, eski davranışlarından tamamen uzaklaşmaya ve kendini yenilemeye tam olarak niyet etmiş bir insan bu karakterden Allah’ın izni ile kolayca kurtulabilir.


Ünlü Hip-Hop ve Rap Şarkıcısı Aradığı Huzuru İslam'da Buluyor

www.xpress4me.com-Mustafa Awad / 04.09.2008

Outlawz grubundan, ünlü hip-hop ve rap şarkıcısı Napoleon, veya diğer adıyla Mutah Wassin Shabazz Beale herşeyi bir kenara bırakıp İslam'a yöneldi.

Albüm satış rekorları milyar dolarları bulan ancak yaşamı ahlaksızlık, uyuşturucu ve alkol üzerine kurulu Napoleon herşeyden arınarak İslam'ı öğrenmeye ve tüm hükümlerini uygulamaya karar verdi.

Dubai'de bulunan Jumeriah İslami Bilgilendirme Merkezi'nde (Islamic Learning Centre) İslam dinine doğru çıktığı yolculuğu anlatan Napoleon duygularını şöyle ifade ediyor:

"25 yaşındayken kariyerim en üst düzeye ulaşmıştı fakat içimde boşluk hissediyordum. Başarı kazandığımda, param ve malikanelerim olduğunda mutlu olacağımı zannediyordum. Ancak daha fazlasına sahip oldukça içimdeki boşluk arttı." İşte o zaman Napoleon aradığı huzuru İslam'da buluyor. Şimdi 30 yaşında olan Napoleon tüm dünyada konferanslar vererek yaşadıklarını anlatıyor ve gençlerin hip-hop kültürünü yanlış yorumlamalarına ve yanlış yönlenmelerine engel olmayı amaçlıyor.

Napoleon, "Ailemi Amerika'dan alarak günde beş vakit ezan sesi duyabileceğim Müslüman bir ülkeye taşınmak istiyorum." diyor.

Yüce Allah, Kuran'da dünya hayatının geçici olduğunu pek çok ayette bildirmiş ve hidayetine uyan kullarını sonsuz güzelliğin ve zenginliğin bulunduğu cennetle müjdelemiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (En'am Suresi, 32)

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidayet eder). (Yunus Suresi, 9)

22 Eylül 2008 Pazartesi

KURTULUŞA GİDEN YOL: TEMİZ AKIL SAHİBİ OLMAK



Temiz akıl sahibi olmak; derin düşünebilmeyi, incelikleri kavrayabilmeyi, hikmetli konuşabilmeyi, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt edebilmeyi, olaylar hakkında muhakeme yapabilmeyi, isabetli kararlar alabilmeyi ve hayırları görebilmeyi ifade eder. Vicdanının sesini dinleyerek Allah'a yönelen her insan, kısa sürede temiz bir akla sahip olabilir. Bunun için yapılması gereken, Allah'a samimiyetle iman etmek, O'ndan gereği gibi korkmak ve Rabbimiz'in istediği gibi bir yaşam sürmektir. Bu samimi iman, insana akıl kazandırır.

Allah'tan Çok Korkmak
Akıl, insanın hayatının sonuna kadar gelişebilen bir özelliktir. Bu ise tamamen Allah korkusu ve vicdanı güçlendirme ile bağlantılıdır. Allah bir ayetinde "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin…" (Teğabün Suresi, 16) hükmüyle inananlara güçlerinin yettiği kadar Kendisi'nden korkup sakınmalarını emretmiştir. İnsan bu nedenle hiçbir zaman Allah korkusunu yeterli görmemelidir. Sürekli olarak kendisini Allah'a daha da yakınlaştıracak yollar aramalı ve vicdanını sonuna kadar kullanmalıdır. Yüce Allah, samimiyet ve Kendi rızasını kazanmak için gösterilen ciddi çaba oranında müminlere verdiği anlayışı artırabilir ve sahip oldukları "doğruyu yanlıştan ayırma güçlerini" geliştirebilir. Bu, Allah'ın iman edenlere olan bir desteği ve Kuran'ın önemli bir sırrıdır. İnsan elindeki bu imkanı en iyi şekilde kullanarak, aklın dünyada ve ahirette sağladığı ayrıcalıkları kazanma imkanını elde edebilir.

Kuran'ı Rehber Edinmek

Bir insanın imanın kazandırdığı derin akla ve kavrama kabiliyetine sahip olabilmesi için öncelikle düşünmesi gereken konular vardır. Dünyaya geliş amacı, bir gün hayatının ölümle bitecek olması ve Yüce Allah'ın bir çınar ağacını bile yüzlerce yıl yaşatırken insanlara ortalama 60-70 yıl ömür vermesinin altında yatan sebepler, düşünmesi gereken konuların başında gelir. İşte Kuran, insanın düşünmesi gereken tüm bu soruların kapısını açacak olan anahtardır. Çünkü Rabbimiz'in kullarına Kendisi'ni tanıttığı, dünya hayatının gerçek amacını, ahireti, güzel ahlakı bildirdiği vahyidir. İnsan Kuran vesilesi ile hatalarını anlayabilir, kesin olarak tevbe edip, hatasını tekrarlamaktan kaçınabilir, Allah'ın büyüklüğünü ve her türlü noksandan münezzeh olduğunu anlayabilir, hayatını O'nun rızasını, rahmetini kazanabilecek biçimde düzenleyebilir, emir ve yasaklarını titizlikle koruyabilir ve gerçek hayat olan ahirette cenneti kazanmayı umabilir.

İnsanın fıtratına uygun olan hayatı yaşaması için aklına ve vicdanına en uygun olan yol da budur. Bu yola uymak insanın aklını ve kavrama gücünü sürekli olarak artırır. Çünkü akıl imanda derinleşmenin doğal bir sonucudur. Yüce Allah, Kuran'ın temiz akıl sahipleri için yol gösterici bir kitap olduğunu bir ayette şöyle bildirir:
“İşte bu (Kur'an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O'nun yalnızca bir tek İlah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır.” (İbrahim Suresi, 52)


Şeytandan Gelen Vesveseleri Teşhis Edebilmek

Şeytanın en önemli özelliği, insana her yönden yanaşarak onu Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışmasıdır. Vesvese de şeytanın insanı boş şeylerle uğraştırmak için fısıldadığı sözler, yanıltmalar, kalbe verdiği kuşkular, boş kuruntular ve huzursuzluk verici düşüncelerdir.

Şeytan, insanın aklına getirdiği Kuran dışı düşüncelerle onun sağlıklı düşünmesini engellemek, onu dünya ve ahiret hayatına zararı dokunacak kuruntulara kaptırmak ister. Ancak Yüce Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi şeytanın hileli düzeni çok zayıftır. (Nisa Suresi, 76) İşte, imanın getirdiği temiz akıl sayesinde müminler, hızlı bir muhakeme gücü ile şeytanın verdiği vesvesenin üstesinden gelirler. Elbette bu, imanın kazandırdığı akledebilme yeteneğinin oluşturduğu doğal bir tepkidir. Nitekim Yüce Allah, müminlerin, şeytanın bu tuzağını iyice düşünerek hemen anlayabileceklerini şöyle bildirmiştir:

“(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir...” (Araf Suresi, 201)


Ahirete Kesin Bilgiyle İnanmak



Allah, “Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.” (Bakara Suresi, 4) ayeti ile müminlerin ahirete kesin bir bilgi ile iman etmeleri gerektiğini bildirir. Ahirete kesin bilgiyle inanan bir insan, ölümün kaçınılmaz olduğunu, dünyanın geçici bir yer olduğunu kavrar ve asıl hayatın ahirette olacağını anlar. Ahirette yeniden diriltileceğini ve orada sonsuz olarak yaşayacağını bilen ve cennetin sınırsız nimetlerini düşünen bir insan, bu güzel hayata kavuşabilmek için tüm gücüyle, Allah'ın kendisinden razı olması için çabalar. Dünyanın geçici süslerine ve heveslerine kendini kaptırarak ölümü ve ahireti unutmaz. Ölüm zamanını bilmediğinden daima ölüme hazırlıklı olması gerektiğini düşünür, bunun için Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını titizlikle gözetir, ibadetlerini eksiksiz olarak yerine getirir. Dünyadaki kısa süreli ve geçici nimetler yerine ahiretteki sonsuz nimetleri tercih etmesi, üstün bir akledebilme yeteneğine sahip olduğunu gösterir.


Göklerin ve Yerin Yaratılışı Konusunda Düşünmek

Bir mümin namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlerini titizlikle yerine getirmesinin yanı sıra derin bir anlayışa da sahip olur. Kuran'da dikkat çekilen "göklerdeki ve yerdeki" yaratılış delilleri üzerinde derin tefekkür etmek, müminin imanının artmasını, derin bir akla ve kavrayış yeteneğine sahip olmasını sağlar. Çünkü göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin yaratılışı konusunda düşünmek, Allah'ı daha yakından tanımaya, O'nun kudretinin sonsuzluğunu daha iyi kavramaya ve böylece ilim sahibi olmaya vesile olur. Temiz akıl sahibi müminlerin bu özelliği Kuran'da şöyle haber verilir:
“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru."” (Al-i İmran Suresi, 191)

Sonuç: Akıl Mümine Büyük Bir Güç Kazandırır

Allah Kuran'da, akıl sahibi müminleri, “Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.” (Zümer Suresi, 18) şeklinde tanımlar. Bu kimseler Allah'ın kendilerine gösterdiği yola tam olarak uydukları, Kuran'da bildirilen hükümleri titizlikle yerine getirdikleri ve vicdanlarına kesin olarak tabi oldukları için, Allah onları akıl gibi büyük bir nimetle ödüllendirmiştir.

Akıl, beraberinde insana pek çok nimetin kapısını aralayan son derece önemli bir özelliktir. Akıllı bir insan bulunduğu her ortamda, yaptığı her hareket ve söylediği her söz ile farklılığını hissettirir. Bu nedenle büyük bir saygı ve hayranlık uyandırır. Akıl doğruyu yanlıştan ayırmayı, hikmetli ve güzel konuşmayı, güzel ahlak göstermeyi, karşılaşılan olaylarda pek çok insanın göremediği detayları görebilmeyi, ince teşhisler yapabilmeyi ve olaylardan en doğru ve en hikmetli sonuçları çıkarabilmeyi sağlar. Tüm bunların yanında akıl, aynı zamanda da kişinin ruhunda, güzelliklerden çok fazla zevk alabilmesini sağlayan bir derinlik oluşturur. Bu nedenle çoğu insanın sıradan karşıladığı ve büyük bir alışkanlıkla baktığı pek çok şeyin ardında gizlenen güzellikleri, akıl sahibi müminler hemen görebilirler. Ancak tüm bunlardan daha da önemlisi, aklın kazandırdığı derin iman ve tevekkül müminlere Allah'ın izniyle cenneti kazandırır. Yüce Allah bir Kuran ayetinde müminleri şöyle müjdelemektedir:

"Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır..." (Tevbe Suresi, 111)

http://www.kuranahlaki.com/


21 Eylül 2008 Pazar

ZAMANIN KISALMASI


Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktırÖ Zaman kısalacak ve vasıtalarla mesafeler kısalacak. (Buhari, Fiten: 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/313) Bineğine binmiş olan kimse, Irak ile Mekke arasında yolu şaşırma kaygısından başka hiçbir korku taşımadan seyahat etmedikçe kıyamet kopmaz. (Müntehab-ı Kenzu'l-Ummal, 2/370-371) Onun zamanında develere gerek kalmaz. (Geleceğin Tarihi 3, s.183)

Yaşadığımız yüzyılın sesten hızlı uçakları, trenleri ve diğer gelişmiş ulaşım araçlarıyla, eski dönemlerde aylar süren yolculuklar şimdi birkaç saat içinde, üstelik çok daha güvenli, rahat ve konforlu bir biçimde yapılabilmektedir. Hadisin işareti de bu şekilde gerçekleşmektedir.

Günümüzün ileri teknoloji ürünü ulaşım araçlarına Allah Kuran'da şu şekilde işaret etmiştir:

Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı). Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır. (Nahl Suresi, 8)

Peygamberimiz (sav) başka hadislerinde ise zamanın kısalması konusunda şu bilgileri vermiştir:

Zaman tekarüb ederek (yaklaşarak) gece ile gündüz birbirine yaklaşır... (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s. 374, no. 681) Zaman kısalıp sene ay, ay hafta, hafta gün, gün saat, saat de ateş tutuşturacak kadar az bir zaman olmadıkça kıyamet kopmaz. (Tirmizi, İbn-i Mace, Ahmed bin Hanbel; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 109)

Hz. Enes (ra) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

Zaman yakınlaşmadıkça Kıyamet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, haftada bir gün gibi, gün saat gibi, saat de bir çıra tutuşması gibi (kısa) olur. (Tirmizi, Zühd: 24, 2333)


Bu hadislerde de görüldüğü gibi ahir zamanda geçmişe göre büyük bir zaman kazancı olacaktır. Nitekim asırlar önce kıtalar arasında haftalar alan haberleşme günümüzde internet ve iletişim teknolojileriyle saniyeler içerisinde tamamlanmaktadır. Geçmişin kervanları ile aylar süren seyahatler sonucu ulaşılabilen eşyaları, günümüzde kısa sürede temin etmek mümkündür. Çok değil, daha birkaç yüzyıl önce tek bir kitabın yazılması için geçen sürede bugün milyonlarca kitap basılabilmektedir. Bütün bunların yanı sıra temizlik, yemek yapma, çocuk bakımı gibi gündelik işler, gelişmiş teknolojinin ürünlerinin yardımıyla vakit almaktan çıkmıştır.

Bu örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir. Elbette burada üzerinde durulması gereken Peygamberimiz (sav)'in 7. yüzyılda haber verdiği kıyamet işaretlerinin günümüzde aynen gerçekleşmesidir.


20 Eylül 2008 Cumartesi

OLUMLU DÜŞÜNMEKTE KARARLI OLMAK

İnsan zarar göreceğini bile bile neden olumsuz düşünmeyi tercih etmek ister?


İnsan nefsinde, olayların olabilecek en kötü yönlerini görme, hep en kötü ihtimaller üzerinde durma eğilimi vardır. Bunun kişiye faydadan çok zararı vardır. Ama yine de pek çok insan, bu zararı bile bile, tercihlerini olumsuz düşünmekten yana kullanır.

Bu elbetteki çok ilginç bir durumdur. Çünkü insanın aslında her zaman kendini mutlu edecek, neşe verecek, güçlendirecek, hoşuna gidecek tercihlerden yana tavır koyması gerekir. Zira hiçbir insan kendisine üzüntü ve sıkıntı verecek, gerginliğe sürükleyecek ve mutsuz edecek bir şeyi istemez. Ama bu konuda şeytan sinsice bir oyun ile “olumsuz düşünmeyi” kimi insanlara makul, mantıklı, yararlı ve hatta gerekli bir davranış olarak gösterir.

Kimi zaman “bu olumsuzlukları görmesi gerektiği; aksi takdirde bunlara karşı tedbir alamayacağı” bahanesiyle, kimi zaman “olaylara olumsuz yaklaşmadığı, sadece gerçekçi baktığı” diasıyla şeytan insanları negatif düşüncelere çeker. Halbuki şeytanın asıl istediği önce bir bahaneyle kişiyi olumsuz bir ruh haline sürüklemek, daha sonra da bu negatif düşüncelerle dolu kişiyi , daha da derin bir gaflete sürükleyebilmektir. Allah'ın beğendiği tevekkül ahlakından uzaklaştırdığı; hüzne, ümitsizliğe ve telaşa kaptırdığı insanları tam olarak küfre çekebilmektir.

İnsanın bu oyunu en başından görebilmesi son derece önemlidir. Şeytan ilk başta kişiye “bir parça olumsuz düşünmenin ne zararı olabilir ki?” gibi sinsi bir mantıkla yaklaşır. Halbuki olumsuz düşünmenin az ya da çok olması bir şey değiştirmez. Kuran ahlakında olumsuz düşünmenin hiçbir şekilde yeri yoktur. Bunun az ya da kısa süreli olması da Kuran'a uygun değildir. Ve şeytanın amacı da kesinlikle bu kadarla sınırlı değildir. İstediği, kişinin Allah'ı düşünmemesi, kaderin mükemmelliğini gözardı etmesi, Allah'ın yarattıklarından hoşnut olmaması, Allah'ın razı olmayacağı bir ahlak yaşaması ve tüm bunların sonucunda da cehennemle karşılık görmesidir.

Burada insanın düşünmesi gereken, her şeyden önce Allah'ın insanlara tevekküllü, teslimiyetli olmayı, olaylara hayır ve hikmet gözüyle bakmayı emretmiş olmasıdır. Bu bilgi, iman eden bir kişinin şeytanın bu tuzağından etkilenmemesi için tek başına yeterlidir. Ayrıca şeytanın tuzağına karşı kendine şu soruları da sormalıdır: “Neden kolay ve güzel olanı seçmek yerine, kendimi üzecek, yoracak, sıkacak ve sonucunda da hiçbir fayda vermeyecek ve zarar göreceğim bir yolu seçeyim? Neden doğru olduğu ve güzel sonuç vereceği kesin olan bir ahlak yaşamayayım? Böyle bir tavır inşaAllah bana hem Allah'ın rızasını kazandırır hem de kolay, mantıklı ve akılcı değil mi? “İnsana hasta olup acı mı çekmek istersin yoksa sağlıklı olup mutlu mu olmak” diye sorsalar hiç hastalık ve acıyı tercih eder mi? Bu konunun da farklı bir yanı yok. Neden güzellik getiren bir seçeneği kötü göreyim?”

Güzel ahlakın, Kuran'a uygun şekilde olumlu, tevekküllü, teslimiyetli düşünmenin dünyada ve ahirette kesin olarak güzel sonuç vereceği açıktır. Rabbimiz Kuran'da güzel ahlakın kolaylığını ve şeytanın gösterdiği yolun zorluğunu şöyle açıklamıştır:

Şu halde yüzükoyun sürünerek yürüyen mi daha çok hidayete erer, yoksa dosdoğru yol üzerinde dümdüz yürümekte olan mı? (Mülk Suresi, 22)

İşte iman eden bir insan için şeytanın bu oyunu, baştan bozularak yaratılmıştır. Çünkü Müslüman bir kişi, Allah'a olan inancından dolayı karşılaştığı her olayda Allah'ın nimetlerini görüp Rabbimiz'i yücelteceği ve şükredeceği güzellikleri görmeye eğilimlidir. Hiçbir zaman için yaşadığı olaylardaki olumsuz yönleri araştırmaz. Hep Allah'ın yarattığı hayırları hikmetleri görür. Tümüyle olumsuz görünen bir olayı dahi Allah'ın bir lütfu, rahmeti ve nimeti olarak görür. Tevekkül ve teslimiyetle, Allah'ın bu olayda da baştan sona hayır yarattığına gönülden iman eder.

ALLAH YALANIN HER TÜRÜNÜ HARAM KILMIŞTIR –II-

Üstü kapalı yalanlar

… Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)

Yalanı çirkin gören, yalan söyleyenleri şiddetle kınayan, kendisini de bu konudan tümüyle müstağni gören, ancak “üstü kapalı yalanı” alışkanlık haline getirmiş pek çok insan vardır. Bu tür yalanların en önemli özelliği ise, “ispat edilemez ya da ispat edilmesi çok zor olması”dır. Bu tür yalanlarda, kişi belki açıkça var olan bir şeyi reddetmez. Ya da ortada hiç olmayan bir konu uydurup hayali bir söz söylemez. Ama var olan bir konuyu karmaşık, dolambaçlı ve samimiyetsiz yöntemlerle çarpıtarak değiştirir. Kuran'da bu şekilde gerçeği çarpıtarak “ters yüz ederek yalan söyleyen” kimselerin ahlakı şöyle bildirilmiştir:

Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, 'gerçeği ters yüz eden,' günaha düşkün olan her yalancıya inerler. (Şuara Suresi, 221-222)


Allah Kuran'da, bu kimselerin şeytanın etkisi altında hareket ettiklerini de bildirmiştir. Bu kişiler kendilerine sorulduğunda hiçbir şekilde yalan söylemediklerini iddia ederler. Halbuki bu yaptıklarının da, açıkça söylenen yalandan hiçbir farkı yoktur. Birinde kişi gerçeği açıkça reddederken, diğeri de bunu çeşitli bahaneler ve mazeretler uydurarak reddetmektedir.

Örneğin bir kişi, söylediği sözü geri almak istediğinde, açıkça “ben yanlış bir şey söyledim” demek yerine, “ben o sözümle başka bir şey kastetmiştim” diyerek gerçeği çarpıtmaya çalışır. Bu samimiyetsiz bir yöntemdir. Bu yöntemin yalanın bir türü olduğu hatırlatıldığında kişi bu samimiyesizliğini yine bir başka samimiyetsizlikle örtmeye çalışır. Bu şekilde yalan söylemediğini ispatlamaya çalışırken, ardı ardınca pek çok yalan söyleyerek haklı çıkmaya çalışır. Samimiyetsizlik, beraberinde mutlaka karmaşa getireceği için, yalan üzerine kurulu bu çaba sonucunda kişi işin içinden bir türlü çıkamaz. Bir dakika önce söylediği bir sözü, bir dakika sonra anımsamaz. Yeni bir mantık ortaya atar. Konuşmaları dürüstlük üzerine kurulu olmadığı için bu yeni mantık, bir önceki ile çelişir. Bu çelişkileri makul hale getirebilmek için yeni bir yalan daha söylemek zorunda kalır. Bu karmaşa içerisinde kendi söylediği sözleri tamamen unutur. Kendisine hatırlatıldığında yine kendini savunmak için içinden çıkamadığı bu çarpık mantıkları bu sefer tümden reddeder. Sonuçta “sözde sadece ben öyle demek istemedim” ya da “ben onu o amaçla değil, şu amaçla yaptım” gibi, masum zannettiği samimiyetsiz yöntemlerle gerçeği çarpıtmaya kalkışması beraberinde zincirleme pek çok yalanı daha getirir.

Oysa ki açıkça bir olayı gizlemek, aksini söylemek nasıl yalan ise, bu tarz samimiyetsiz, dolambaçlı yöntemlerle gerçeği çarpıtmaya çalışmak da aynı şekilde apaçık yalandır. Ve Allah herşeyin en doğrusunu, kişinin bir söz söylerkenki niyetini, samimiyetini, bununla neyi hedeflediğini, hepsini bilendir. Kuran'da bu gerçek insanlara şöyle bildirilmektedir:

Onlar, insanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler… (Nisa Suresi, 108) (Allah,) Gözlerin hainliklerini ve göğüslerin sakladıklarını bilir. (Mümin Suresi, 19) Onlar, Allah'ın gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bildiğini bilmiyorlar mı? (Bakara Suresi, 77)


İnsanın söylediği sözleri unutacağı, sürekli çelişkili konuşarak bir yalandan bir diğerine geçeceği kadar aklını, hafızasını kapatacak bir vicdan karmaşası yaşaması Allah'tan gereği gibi korkup sakınmamasından kaynaklanmaktadır. Şeytan kişiyi, sözde kendine zarar gelmesin diye yalana teşvik eder. Halbuki insan böylelikle, dünyada da ahirette de kendisini küçük düşürecek, hüsrana uğratacak bir samimiyetsizliğin içine girmiş olur. Sözde insanların güvenini, hoşnutluğunu, yakınlığını kazanacağını umarken hem güvenilmez bir insan haline gelir hem de Allah'ın rızasından uzaklaşmış olur.

Bunun çözümü, her ne olursa olsun, dünyadaki en büyük maddi manevi zarara dahi uğrayacak olsa, insanın dürüstlükten, samimiyetten taviz vermemesidir. Allah'ın rızasına uygun olan ahlak budur. Bir insan Allah'tan korktuğu için bu dürüstlükte kararlılık gösterirse, inşaAllah Allah dünyada da ahirette de bu kişinin her dürüstlüğünün sonunu mutlaka hayırla neticelendirecektir. Dürüst olan insan hiçbir zaman mağdur olmaz. Çünkü Allah dürüst ve adil olan kullarını sevendir. Ve onları rahmetiyle mükafatlandıracağını bildirmiştir:

... Allah, adalet yapanları sever. (Mümtehine Suresi, 8) ... ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları sever. (Hucurat Suresi, 9)


19 Eylül 2008 Cuma

KAMİL İMAN SAHİBİ BİR MÜMİN NASIL BİR İMANA SAHİPTİR?


* İmanı, yalnızca Allah korkusuna ve Allah sevgisine dayalıdır.
* Yalnızca Allah'a ibadet eder.
* Allah'ı herşeyin üzerinde tutar.
* Allah'tan başka ilah aramaz.
* Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmaz.
* Herşeyin Allah'tan olduğunu bilir.
* Hayatının her anında asıl hedefini,'Allah'ın rızasını kazanmak' olarak belirler.
* Allah'ın her zaman onun yanında olup, yaptıklarını gördüğünü bilir.
* Tüm hayatını Allah için yaşar.
* Allah'ın sınırlarını titizlikle korur.
* Allah'ın karşısında acizliğini çok iyi bilir.
* Allah'ın ayetlerine gönülden boyun eğici bir tavır gösterir.
* Sadece Allah'a güvenip dayanır.
* Yardımın ancak Allah'tan olduğunu kavramıştır.
* Kuran'a kuvvetle bağlıdır ve daima Allah'ı anar.
* Allah'a asla nankörlük etmez.
* Kıyamet gününe ve ahiretin varlığına kesin bir bilgiyle inanır.
* Dünya hayatına aldanmaz.
* Gelecek endişesi yoktur.
* Her işte bir hayır olduğunu her an hisseder.
* Her işte Allah'a yönelip döner.
* Sahip olunan tüm özelliklerin Allah'tan olduğunu asla unutmaz.
* Allah'a, hükümlerine ve elçilerine gönülden itaat eder.
* Şeytanın etkisine girmez.
* Her an vicdanının sesiyle hareket eder.
* Katıksız, sadece Allah'a yönelmiş bir ruh hali içindedir.
* Sadece Allah'ı ve inananları dost edinir.
* Allah'a yakınlaşmak için çok şiddetli bir çaba harcar.
* Allah'a her an şükredici olur.
* Gizli ve açık infak eder.
* Her güçlüğe sabrederek, kesinlikle yılmayan bir kararlılık gösterir.
* Üstün bir ahlaka sahiptir.
* Gösterdiği mümin alametlerinde süreklilik sağlar.
* Takvada yarışıp öne geçer.

www.harunyahya.org

YENİ YÜZYILIN TEDAVİ KAYNAĞI: KORDON KANI

“Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak…” (Rum Suresi, 50)
Teknolojinin en son imkanları ile üretilmiş, milyonlarca dolar değerinde olan ve en modern hastanelerde kullanılan yaşam destek üniteleri, birkaç kilogram ağırlığında bir organ ile karşılaştırıldıkları zaman son derece ilkel ve yetersiz kalırlar. Bu organ; bilim adamları tarafından “doğumun gerçek kahramanı” olarak nitelendirilen plasentadır.1 Anne ile embriyo arasında adeta bir köprü görevi görerek embriyonun gelişimi için gerekli olan besin, oksijen ve diğer maddelerin alışverişini sağlayan plasenta, doğum sürecinin tamamlanmasından kısa süre sonra ise görevini tamamlayarak rahim dışına atılır. Ancak bu, aynı zamanda başka bir mucizenin de başlangıç noktası olur: Bugün önemli hastalıkların tedavisinde kullanılan, birçoğunun tedavisi için de umut veren “kordon kanı” bu süreçte ortaya çıkar.

Kordon Kanını Özel Kılan Nedir?

Kordon kanı olarak isimlendirilen kan, bebeğin doğumundan sonra göbek kordonu ile plasenta içinde kalan kandır. Ancak bu kan bebeğin damarlarında dolaşan kandan daha farklıdır. Günümüze kadar biyolojik atık olarak değerlendirilen kordon kanı; plasenta ve göbek kordonu ile birlikte atılmaktaydı. Fakat son gelişmelerle kordon kanının çok zengin bir kök hücre kaynağı olduğu ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda kordon kanının çeşitli hastalıkların tedavisi açısından da önemi anlaşıldığı için bu özel sıvı yeni yöntemlerle toplanıp saklanmaya başlanmıştır. Kordon kanını özel kılan ise içeriğinde bulunan genç kök hücrelerdir.

Kordon Kanındaki Kök Hücreler Niçin Hayati Önem Taşır?

İnsan vücudundaki yaklaşık 200 tür hücrenin kaynağı kök hücrelerdir. Birçok dokuda bulunur ve değişerek vücudun diğer dokularını oluştururlar.

Doğumun ilk aşamasındaki hücreler birbirlerinin tıpatıp aynısı olan kopyalarını yaparlar. Eğer bu çoğalma kontrolsüz olsaydı, ortaya bir insanın değil, benzer hücrelerden oluşmuş büyük bir et yığınının çıkması gerekirdi. Ancak böyle bir şey olmadığı gibi tam aksine Yüce Allah’ın benzersiz gücü ve ilmiyle birbirlerinin kopyaları olan kök hücreler bir süre sonra kendi aralarında sinyalleşerek farklılaşmaya başlarlar. Bu farklılaşma sonucunda kemik, düz kas, karaciğer gibi vücuttaki bütün hücre ve dokular oluşur.

Bağışıklık sisteminin yapı taşları olan bu kök hücreler; hastalıklarla savaşan beyaz kan hücrelerinin, oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerinin, pıhtı ve iyileşmeyi sağlayan trombositlerin temelini oluşturur. Vücut, kanser veya genetik uyuşmazlıklarla savaşıyorsa, kemoterapi veya radyasyon gibi yoğun tedavilerle zayıf düşmüşse, kanın elementlerinin güçlendirilmesi gerekir. Bu güçlendirmeyi ise mucizevi yapılarıyla kök hücreler başlatır ve vücudun savaşmasını sağlar.



Kordon Kanı Hangi Hastalıkları İyileştiriyor?

Göbek kordonu kanı bazı hastalıkların tedavisinde çok büyük yüzdelerle başarı sağlamıştır. Özellikle kordon kanındaki kök hücrelerin vücuttaki diğer tip hücrelere farklılaşma özelliğinin keşfedilmesi ile birlikte bu hücrelerin kanser, felç, Parkinson, Alzheimer, omurilik zedelenmeleri, kalp ve birçok genetik kaynaklı hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği fikri ortaya çıkmıştır.

Günümüzde 40'dan fazla hastalığın tedavisinde teorik olarak kordon kanından faydalanılmakta ve kordon bağından elde edilen kök hücreler özellikle kemoterapi ve/veya radyoterapi gören kanser hastalarının kan ve bağışıklık sistemini yeniden canlandırmak için kullanılmaktadır.



Kordon Kanı Neden Kemik İliği Naklinden Daha İyi Sonuç Veriyor?

Kemik iliği nakli ile tedavi edilebilen hastalıklarda karşılaşılan temel problem tam doku uyumu olan kemik iliğinin bulunamamasıdır. Bu problemin yüzdesi ise oldukça yüksektir. Hastaların yaklaşık %70’i için uygun kemik iliği bulunamamaktadır.2

Hastaların tedavisinde kullanılan kök hücreler gerçekte üç kaynaktan elde edilebilir: Kordon kanı, kemik iliği ve dolaşımdaki kan… Ancak bu noktada kordon kanından elde edilen kök hücrelerin diğer yöntemlerle elde edilen kök hücrelerine göre şu avantajları ortaya çıkmaktadır:

  • Kordon kanından en genç kök hücreleri elde edilir. Bunlar saklanmak için dondurulduklarında yaşlanma ve yıpranma süreçleri de durdurulmuş olur.
  • Kordon kanı kök hücrelerinin üreme hızı, kemik iliği kök hücrelerine göre daha fazladır.
  • Kemik iliği nakli için alıcı ile verici arasında çoğunlukla tam bir doku (HLA) uyumu olması gerekir. Kök hücrelerin bağışıklık red cevapları henüz tam olarak gelişmediğinden kordon kanı naklinde tam bir uyum olmasa da başarı sağlanabilir.
  • En önemlisi saklanan kordon kanındaki kök hücreler, gerekli olduğu durumda hemen kullanılabilecek durumdadır. Bu durum, hastalıkların ilerlemesini önleyebilmek için en kısa sürede tedavinin zorunlu olduğu durumlarda önem kazanır. Bu yüzden kordondaki bu kan doğumdan hemen sonra uygun şartlarda alınıp, özel koşullarda dondurularak yıllarca saklanabilmektedir.
  • Bir diğer önemli faktör ise kişinin kendisine her zaman tam uyum sağlayan kordon kanı kök hücrelerinin aile bireyleri için de uyum ihtimalinin bulunmasıdır.

1 Intimate Universe, The Human Body, Volume 1, 1998 British Broadcasting Corporation
2 www.babycordturkey.com

Kordon Kanı Allah’ın İnsanlara Rahmetidir

Gözle görülemeyecek boyutlardaki kök hücrelerin mucizevi bir şekilde kordon kanında bulunması ve bu gerçeği insanların ancak 20. yy‘ın sonunda öğrenebilmesi bizlere apaçık bir gerçeği göstermektedir: Kordon kanı, Yüce Allah’ın yaratma ilminin bir eseridir.

İnsan anne karnında kendi varlığından dahi habersizken, Allah onun bedenini şekillendirmiş, vücuduna kordon kanını yerleştirmiştir. “Allah, insanlar için rahmetinden her neyi açacak olsa, artık onu kısıp-tutacak yoktur…” (Fatır Suresi, 2) ayetiyle bildirildiği üzere dünya üzerinde Rabbimiz’in insanlar üzerindeki takdirini, fazl ve ihsanını engelleyebilecek hiçbir varlık bulunmamaktadır. Bu gerçeği düşünmek ve bu mucizeleri tıbbi araştırmalar sonucu insanlara öğreten Yüce Allah’a şükredici olmak, dünya üzerindeki her insanın görevidir. Rabbimiz’in yaratma ilmi bir Kuran ayetinde şekilde bildirilmektedir:

“Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne Yücedir.” (Mümin Suresi, 64)

www.insanmucizesi.com

18 Eylül 2008 Perşembe

İMAN ETMEYENLERİN KENDİLERİNE YAPTIKLARI ZULÜM

Eğer O, rızkını tutsa (vermese), rızkınızı verecek olan kimmiş? Hayır; onlar, bir azgınlık ve nefret içinde inatla direniyorlar. Şu halde yüzükoyun sürünerek yürüyen mi daha çok hidayete erer, yoksa dosdoğru yol üzerinde dümdüz yürümekte olan mı? (Mülk Suresi, 21-22)
Tüm nimetleri veren, insanları var eden, yediren, içiren, yaşatan, ruha çok çeşitli zevkler veren Yüce Allah’tır. Fakat buna rağmen insanların bir kısmı Allah’ın ayette bildirdiği gibi iman etmeye ‘inatla direnirler’. Oysa direnmekle insanlar sadece kendilerine zulmetmiş olurlar. Çünkü herşey için Allah’a muhtaçtırlar. Allah’ın herşeyi kontrol ettiğini kabul etmeye direnen insanlar, herşeyi kendi kendilerine yapabilecekleri yanılgısında olduklarından, ayette bildirildiği gibi ‘yüzükoyun sürünerek yürüyen’ insan konumundadırlar. Allah’ın kusursuz yarattığı kadere teslim olmadıkları için sürekli acı çekerler. Ahireti düşünmeden sadece dünya hayatında elde etmek istedikleri şeytani hırsları için çabalarlar. İstediklerini elde edemediklerinde ise, ‘kendilerinin’ başarısız olduğunu düşündükleri için sinirlenir, üzülür ve kendilerini çaresiz hissederler. Oysa Allah’ın kaderde herşeyi kusursuz yarattığını bilen müminler, “... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216) ayetinin bir gereği olarak, zahiren istemedikleri bir durum oluşsa dahi, Allah’ın bunu hayırla yarattığını bildikleri için sürekli mutmain ve huzurlu bir ruh hali içindedirler.

Allah’ın üstün aklına teslim olup en güzel hayatı yaşamak varken, inkar eden insanların kendilerini müstağni görmekte inat edip acı çekmeleri şeytanın apaçık bir oyunudur. Şeytan, insanları hiçbir zaman elde edemeyecekleri bir büyüklük hissine kaptırarak üstünlük yarışına sokturur. Bu durum, söz konusu insanların akıllarının ve vicdanlarının kapanmasına neden olur. Dolayısıyla nefislerine göre hareket eden bu insanlar Kuran’ın gösterdiği doğru yoldan saparak, en karmaşık, en zor, en rahatsız edici yollara girerler. Kendilerini akıllı ve uyanık zanneden bu kimseler, sonunda hiçbir üstünlük elde edemedikleri gibi büyük bir zarara uğrarlar. Hem dünya hayatını huzursuz ve mutsuz geçirmiş olurlar hem de Allah’a teslim olmadıkları için ahiretteki sonsuz hayatlarını cehennemde acı içinde geçireceklerdir. Oysa Allah en kolay olanı Kuran’da bildirmiş ve iman etmeleri sonucunda müminlere güvenlik duygusu ve huzur vermiştir. Müminler imanlarıyla dünyada en üst derecede mutluluğu yaşadıkları gibi, Allah için yaşamalarından dolayı da cennetle ödüllendirilirler.

17 Eylül 2008 Çarşamba

GÜZEL AHLAKA SADECE NİYET ETMEK YETERLİ DEĞİLDİR; AKIL, VİCDAN VE İRADEYİ DE TAM OLARAK KULLANMAK GEREKİR

Güzel birşeyi duyduğumuzda ya da okuduğumuzda hemen heveslenip “ben de bunu yapayım” diye düşünürüz. Örneğin televizyonda hitabeti güzel olan bir insan görüp, aynı şekilde konuşabilme arzusu pek çok kişinin aklından geçer. Ama bir şeye karar vermek, o eylemi gerçekleştirmek için yeterli değildir. Bu gerçek çoğu zaman görmezden gelinir ve güzellikleri elde etmenin kolay olduğu sanılır. Halbuki bir insanın Allah’ın razı olacağı; herkes tarafından sevilen bir ahlak ve davranış güzelliğine sahip olması için aklını ve iradesini çok iyi kullanması gerekir. Örneğin Allah güzel bir ahlak özelliği olarak kötülüğe iyilikle karşılık verilmesini emretmiştir:
“İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34)

Bu ayeti okuyan kişi, bu ahlakı yaşamanın çokg üzel olacağını düşünür ve bundan sonrasında bu ayetin hükmünü kesin olarak uygulamaya karar verir. “Biri bana ters davranacak ama ben herşeye rağmen ona bıkmadan usanmadan iyi tavır göstermeye devam edeceğim” diye niyet eder. Buna niyet etmek elbette çok güzeldir. Ancak sadece niyet etmek, kişinin bu ahlakı uygulayabilmesi için yeterli değildir. Böyle bir olay olduğunda bu tavrı gösterebilmesi için aklını, vicdanını ve iradesini de en mükemmel şekilde kullanmak durumundadır. Çünkü güzel bir şeye niyet etmek son derece koyaldır. Ama bunu uygularken kişinin karşılaşacağı engelleri imanıyla, vicdanıyla ve iredesiyle yenmesi emek gerektirir. Ve bu emek de kimi zaman insanlara zor gelir. Karşısındaki kişi kötü ahlakta dirense, kibir, gurur ya da öfkeyle yaklaşsa, haksızlık yapsa, emek vermeye niyet etmemiş bir kişi hemen geri çekilebilir. Ama Allah'ın rızasını kazanmak için bu konuya azimle, kararlılıkla yaklaşan kişi, en zor şartlarla dahi karşılaşsa, tüm bu engelleri yenecek şekilde samimi çaba harcayabilecektir.

Karşı tarafın zorlaştırıcı tavarlarının yanı sıra kişi, kendi nefsinden ve şeytandan yana da birtakım kışkırtmalarla karşılaşacaktır. Örneğin insanın nefsinde intikam alma eğilimi vardır. Belki kendisine anlatıldığında, “tamam bu çok doğru, birisi bana ters davranırsa, ben buna rağmen iyi davranacağım” der. Ama uygulamada çoğu zaman bu kararını tumamaz. Nefsi aniden atak yaparak kişiyi karşılıklı bir çekişmenin içerisine sokmak isteyebilir. İnsan nefsinden gelen bu negatif telkinlere ancak Kuran’a uyarak karşı koyabilir. Bu aşamada nefsine tek tek söz dinletmesi gerekir. Bu durumun Allah’ın kendisini denediği bir an olduğunu, Allah’ın en hoşnut olacağı şekilde davranması gerektiğini, bunun için sinirlenmemesi gerektiğini, eğer alttan alıp, güzel davranırsa Allah’ın muhakkak güzel bir sonuç yaratacağını düşünüp, bunları itinayla uygulaması gerekir.

Her güzel şey akıl kullanılarak elde edildiği gibi, güzel ahlak da akıl, irade ve sabırla kazanılabilir. Bunun için de, samimi olarak çabalamak, nefse ince ince, tek tek, sabırla söz dinletmek şarttır. Bu çaba gösterildiğinde Allah'ın izniyle, insan güzel ahlakı en mükemmel şekilde yaşayabilecek, bu konuda karşısına çıkan tüm negatif engelleri de kolaylıkla aşabilecektir.

16 Eylül 2008 Salı

ALLAH’A VE KURAN’A GÜVENMEDE KARARLILIK GÖSTERMEK

İnsan Allah'ın verdiği çok sınırlı bir akla sahiptir. Ve kendisine verilen bu çok kısıtlı aklı dahi yönetmekten acizdir. Ancak Allah'ın hak kitabı Kuran'a eksiksiz olarak uyduğu, aklını bu ahlak doğrultusunda yönlendirdiği takdirde bu akıl ona fayda sağlayabilir. Aksinde, Kuran ahlakından uzaklaştığı takdirde ise, aklını nefsinin ve şeytanın yönetimine vermiş olur. Bu da onu hayatının her aşamasında zora ve sıkıntıya sokacak, kayba uğratacak bir akıl zaafiyetine yöneltir.

İnsan, hayatının son anına kadar, nefsinin ve şeytanın aklı üzerinde kurmak istediği hakimiyete karşı mücadele etmek durumundadır. Bu mücadelede baştan galip gelebilmesi ise, kişinin temelde Allah'a ve O’nun insanlara bir lütuf olarak indirdiği hak kitabı Kuran'a kayıtsız şartsız bir güven ve teslimiyet içerisinde olmasıyla mümkün olabilir.

Yüce Rabbimiz sonsuz akıl sahibidir. Kainatın bizim bildiğimiz bilmediğimiz her noktasında, her an var olan her şeyi Allah yaratmaktadır. Allah'ın hakimiyeti dışında hiçbir güç yoktur. İnsanın bu önemli gerçek üzerinde dikkatlice düşünmesi son derece önemlidir. Allah sonsuz akıl sahibidir. Ve Allah bu sonsuz aklıyla insanlara yol gösterici olarak Kuran'ı takdir etmiştir. Böyle iken, insanın kendisine verilen çok kısıtlı aklı daha doğru görüp, Kuran'da tecelli eden akla uymaktansa kendi aklına güvenmesi çok büyük bir hata olur.

Ayrıca Rabbimiz Kuran'ı, insanlara bir rahmet olarak yaratmıştır. Kuran, Allah'ın yoluna uyanları karanlıklardan nurlara çıkaran bir kitaptır. Kendi aklıyla birşeyler yapmak isterken, insanın amacı kendisine fayda sağlayabilemek, zarardan kurtulabilmek, huzuru, mutluluğu, güzelliği, rahatlığı bulabilmektir. Oysa ki Allah tüm bunların yolunu insanlara hazır olarak Kuran ile birlikte vermiştir. İnsanın Kuran dışında kendi aklından bir çözüm bulma ihtiyacı yoktur. Kuran'a uyduğunda zaten kendi aklı da yatışacaktır. Çünkü Rabbimiz zaten insan aklını ve fıtratını, Kuran ile huzur bulacak şekilde yaratmıştır.

Bu nedenle insanın hayatının her aşamasında; gerek sıradan ve günlük gerekse de hayati önem taşıyan büyük olaylarla karşılaştığında tek yapması gereken Allah'a tüm kalbiyle güvenmesi ve hemen Kuran ahlakına teslim olmasıdır. Her olayın Kuran ahlakının yaşanmasıyla kesin olarak çözüme kavuşacağından emin olmalıdır. Bu konuda en ufak dahi bir şüpheye kapılmadan kararlılık göstermelidir. Allah sonsuz akıl ve sonsuz adalet sahibidir. Allah sonsuz güzel ahlaklıdır. Ve Rabbimiz kullarına karşı sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olandır. Mümin, Allah'a ve Kuran'a güvenen bir insanın sonunun, mutlaka güzel olacağını unutmamalıdır. Ve bu ahlakında hiç tereddütsüz devam etmelidir. Bir kere, iki kere bu gerçeği düşünüp üçüncüde kendi aklının gösterdiği yola kapılmamalıdır. Ya da birçok olayda bu güvenini muhafaza edip de, her zamankinden farklı zor bir durumla karşılaştığında taviz vermemelidir. Kendi aklına değil, Allah'ın sonsuz aklına ve Kuran ahlakına güvenmelidir. Ancak Allah'a ve Kuran'a teslim olduğunda mutlu ve başarılı olabileceğini unutmamalıdır. Rabbimiz Kuran'da güzel sonucun takva sahiplerinin olduğunu şöyle bildirmiştir:

İşte burada (bu durumda) velayet (yardımcılık, dostluk) hak olan Allah'a aittir. O, sevap bakımından hayırlı, sonuç bakımından hayırlıdır. (Kehf Suresi, 44) ... Şu halde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva sahiplerinindir. (Hud Suresi, 49) Allah, hidayet bulanlara hidayeti arttırır. Sürekli olan salih davranışlar, Rabbinin Katında sevap bakımından daha hayırlı, varılacak sonuç bakımından da daha hayırlıdır. (Meryem Suresi, 76)

14 Eylül 2008 Pazar

VİCDANLARININ SESİNİ DİNLEYENLER


İnsan, kendisine daima kötülüğü emreden bir sesle, nefsiyle, birlikte yaratılmıştır. Ancak bu sesin yanı sıra, yine nefsine ilham olunan ve ona kötülüklerden sakınmayı telkin eden, kendisini sürekli olarak doğruya ve iyiye çağıran şaşmaz bir ses daha vardır. Nefisteki bu doğruya yönelten sese de "vicdan" adı verilir. Allah insanın nefsindeki bu iki özelliği bize ayetlerde şöyle tanıtır:
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
Ayette belirtildiği gibi Allah insana nefsinin kötülüklerinden sakınmayı ilham eder. Allah'ın bu ilhamı, kişinin vicdanı vasıtasıyla olur. Dolayısıyla vicdan, bir anlamda mümini doğruya, güzel olana çağıran Allah'ın sesidir. Bu nedenle de vicdan, aynı zamanda kamil imanın anahtarıdır.

Samimi Müslümanlar sürekli olarak bu sese kulak verirler. Bu kimselerin vicdan anlayışı, toplumun genelinde bilinen vicdan anlayışından çok farklıdır. Halk arasında vicdan genellikle sadece yoksullara, yaşlılara yardım etmek, yardım derneklerine bağışta bulunmak gibi örneklerle bağdaştırılır. Buna benzer nadir olayların dışında ise insanlar vicdanlarını devreye sokmaz ve nefislerinin öngördüğü şekilde bir yaşam sürerler.

Vicdanlarını Kuran'da emredilen şekilde kullananlar, sadece samimi Müslümanlardır. Çünkü onlar vicdanlarını hayatları boyunca her konuda kullanırlar. Hedefleri Allah'a yakınlaşmak ve O'nun hoşnutluğunu kazanmak olduğu için, şartlar ne olursa olsun, günün yirmi dört saati boyunca vicdanlarının sesine kulak verirler. Ne yorgunluk, ne uykusuzluk, ne de günlük hayatın kargaşası onların bu sesi gözardı etmelerine yol açamaz. En sıkışık anlarında, en acil işlerinde bile, vicdanlarından gelen tek bir uyarıyla hemen doğruyu görür ve en hayırlı olan tavra yönelirler.

Bu konu şöyle bir örnekle anlatılabilinir; Günlerce ağır bir işte çalıştıktan sonra aç, yorgun, uykusuz ve belki de hasta bir halde uzun bir yolculuktan dönen mümin bir kimseyi düşünün. Tam bu ihtiyaçlarını karşılamak üzere kendisine vakit ayıracağı sırada kendisinden yardım talep eden zor durumda bir insanla karşılaşsa, hiçbir tereddüte kapılmadan kendi ihtiyaçlarını bir kenara bırakarak bu kimsenin yardımına koşar. Eğer kendi fiziksel durumu buna elverişli değilse bile, tüm imkanlarını bu kişi için seferber ederek yardımcı olabilecek başka kimseleri devreye sokar. Ve bunca sıkıntısı içinde herşeyi bir yana bırakıp böyle bir yardımda bulunduğu için de karşı tarafı asla minnet altında bırakmaz. Ne içinde bulunduğu sıkıntılı durumu, ne de karşı taraf için yaptığı fedakarlığı dile getirir. Çünkü o tüm bunları sadece ve sadece Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yapmakta ve bunun dışında da kimseden ne maddi ne de manevi bir karşılık beklememektedir. Bu kimselerin tavrı Kuran'da şöyle bildirilir:

Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz. (İnsan Suresi, 9-10)

İşte samimi Müslümanlar'ın vicdan anlayışı budur. Her türlü zor durum ve şartta vicdanına uyar ve vicdanını kullanarak yaptığı hiçbir iyilik için kimseden bir karşılık beklemez. Allah'ın razı olduğunu bilmenin sevinci kendisine yeter.


Buna karşın aynı örneği bir de vicdani hassasiyete sahip olmayan bir kimse için ele alalım. Bu kişi içinde bulunduğu zor ve elverişsiz koşulları kendisi için meşru bir mazeret olarak görür ve vicdanının kendisine gösterdiği yolu görmezlikten gelir. Uykusuzluk, yorgunluk ya da açlık gibi fiziksel ihtiyaçlarının olması tavırlarının değişmesine neden olabilir. Bir anda tahammülsüz, sinirli ve ters bir insan haline gelebilir. Böyle bir durumda değil yardım isteyen birine yardım etmek, kendine yardımcı olmaya çalışan yakınlarına karşı bile anlayışsız ve ters davranmayı doğal bir hakkı olarak görebilir. Eğer istisnai bir durum olarak karşı tarafa yardım etmeyi kabul etse bile, bunu mutlaka söylenerek, başa kakarak ve karşı tarafı minnet altında bırakarak yapar.

Görüldüğü gibi samimi Müslümanlar ile olmayanların ahlak ve tavırları arasında büyük bir uçurum vardır. Bu fark yaşamlarının her anına yansır ve yine aynı şekilde ahirette alacakları karşılıkta da mutlaka ortaya çıkacaktır.

ALLAH YALANIN HER TÜRÜNÜ HARAM KILMIŞTIR –I-


Yalan söylemek Allah'ın Kuran'da yasakladığı bir davranıştır. İman eden, Allah'ın her şeyi bilip gördüğüne ve hesap gününde tüm yaptıklarının ortaya çıkacağına inanan bir insanın böyle bir tavır göstermesi mümkün değildir.

Ancak yalanın çok çeşitli türleri vardır. Çoğu zaman insanlar, “yalan söylemek” denildiğinde, sadece açıkça ve doğrudan söylenen yalanı dikkate alırlar. Örneğin herhangi bir konuda kendilerine, “bunu sen mi yaptın?” denildiğinde, gerçekte yaptıkları halde, “hayır, ben yapmadım” demenin yalan olacağını hemen her insan bilir. Ve “ben yalan söylemem” dediklerinde de, bu tür bir dürüstlük anlayışından bahsederler. Bunun dışındaki yalan türlerini ise daha masum ve önemsiz görürler. Bu nedenle de, yalan’ adını vermedikleri yalanları söylemekte o kadar mahsur görmezler. Nefislerinin zorlandığı, sıkıştıkları ve kendilerini temize çıkarmaları gerektiğine inandıkları anlarda hemen yalanın bu masum olduğuna inandıkları türlerine başvurabilirler.

Halbuki samimiyetsizlikle yapılan bir tavrın masum bir yönü olması mümkün değildir. Bir insan gerçeği çarpıtmak amacıyla hangi yöntemi kullanırsa kullansın, bu yalandır. Bu nedenle insanın kendisini değerlendirirken, nefsine karşı çok dürüst ve samimi yaklaşması; samimiyetsiz bir tavrını hiçbir kılıf ile örtüp masum görmemesi gerekir.

Allah'a kesin olarak inanan ve korkan bir müminin bu dürüst bakış açısını elde edebilmesi ise son derece kolaydır. Bunun için düşünmesi gereken, “Allah'ın yalanı haram kılmış ve Kuran'da bu hükmünü çok açık bir şekilde bildirmiş olması”dır. Bir ayette Allah yalan konusunda şöyle buyurmaktadır:
Yalanı, yalnızca Allah'ın ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte yalancıların asıl kendileri onlardır. (Nahl Suresi, 105)

Samimi bir mümin, bu ayetin konumuna girmekten şiddetle korkup sakınır.Allah'a iman etmeyen, Allah'tan korkmayan ve ahirete inanmayan insanların rahatlıkla gösterebileceği bu tavrın aynısını göstermekten Allah'a sığınır.

Aklı başında bir insan yalan söylemenin kötü bir özellik olduğunu bilir. Böyle bir tavır bozukluğuna başvurmanın yanlışlığının farkındadır. Ancak insan nefsinde, kişiyi yalana teşvik eden bazı kötü özellikler vardır. Özellikle de nefsin zorlandığı anlarda, insanın nefsindeki bu kötü özelliklere karşı koyabilecek bir akıl, iman ve vicdana sahip olması gerekir. Aksi takdirde, insanın nefsindeki bu kötülüklere karşı bir irade göstermesi mümkün olmaz. Ve nefsini koruma adına her türlü yalan, samimiyetsizlik ve sahtekarlığa başvurabilecek bir ahlak bozukluğu gösterebilir.

Örneğin gurur, kibir, enaniyet gibi kötülükler, kişiyi kendini savunma, gururu kurtarma, küçük düşmeme, nefsi temize çıkarma gibi amaçlarla yalana sürükleyebilir. Buna ancak imanlı bir insan karşı koyabilir. Güçlü bir Allah korkusuna sahip samimi bir mümin, Allah’ın ahirette verebileceği karşılığı düşünerek gururunu ve kibrini yenebilir. Maddi manevi ne kadar zarara uğrarsa uğrasın, ancak bu şekilde dürüstlükte kararlılık gösterebilir.

13 Eylül 2008 Cumartesi

HIRVAT OKULLARINDA “İSLAM” DERSİ

İnsanların büyük bir merak ve coşku içerisinde İslam dinini öğrenmeye başladığı ülkelerden biri de Hırvatistan’dır. Yakın bir geçmişte Müslümanların yaşam koşullarının oldukça zor olduğu bu ülkede, dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi İslamiyet’e karşı daha hoşgörülü ve ılımlı bir yaklaşım dikkati çekmektedir. Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’teki Zagreb Camii’nin 5 imamından biri olan Mirsad Kreştiç’in açıklamaları da bu değişimi doğrular mahiyettedir. Zagreb’teki 52 devlet okulunda ve hapishanelerde din dersi verdiklerini belirten Kreştiç, “Bir milyon nüfuslu başkentte 20 bin Müslüman yaşıyor… Hırvatistan’da biri Bosna sınırında olmak üzere iki cami ve çok sayıda mescidimiz var… Camimize gelen genç, yaşlı, kadın ve çocuk 5 bin cemaatimiz var. Haftasonları Kuran öğrenmeye gelen bin 500 öğrenci var. Her sene 10 öğrenciyi Türkiye’ye gönderiyoruz.” şeklinde konuşarak, Hırvatistan’daki insanların Kuran’ı ve Müslümanlığı öğrenme konusundaki şevkini, azmini ve yoğun talebini dile getirmektedir.

MİGREN TEDAVİSİNDE YENİ BİR DÖNEM: ÇEKİRGELERİN SİNİR SİSTEMİ BİLİME YOL GÖSTERİYOR

Günümüzde insanların sık sık karşılaştıkları rahatsızlıklardan birisi, şiddetli baş ağrıları biçiminde ortaya çıkan migrendir. Çok çeşitli sebeplere bağlı olarak meydana gelen migren ağrılarının bir nedeni de basınç, aşırı sıcaklık ya da nem gibi hava değişiklikleridir. İşte, insanlarda migren ağrılarına sebep olan bu hava değişikliklerine karşı, çekirgelerin sinir sisteminde özel bir Yaratılış mucizesi devreye girer ve canlıyı korur.

Bilim adamlarını hayrete düşüren çekirgelerdeki bu özel koruma sistemi, aynı zamanda iki önemli soru üzerinde yoğunlaşılmasına da neden olmuştur:

* Çekirgelerdeki bu özel sinir sistemi nasıl çalışır?

* Bu sistem, migren tedavisi için yol gösterici olabilir mi?

İnsanların sinir sistemi, merkezi ve çevresel (periferik) sistem olmak üzere iki kısımdan oluşur. Çevresel sinir sistemi, vücudun her tarafından gelen algı (tat, dokunma, görme, işitme, vücudun pozisyonu, ağrı, ısı, titreşim vb) bilgilerini merkeze taşıyan ve merkezden çıkan emirleri kas veya salgı bezi gibi ilgili yerlere götüren sinir bağlantılarından oluşur.

Çekirgelerin sinir sistemi de bilim adamlarını şaşırtacak ölçüde insanların sinir sistemine benzemektedir. Oysa evrim teorisine göre sözde evrim basamaklarının en üstünde yer alan insanın en gelişmiş sinir sistemine, bu basamağın çok altlarında yer alan çekirgenin ise basit bir sinir sistemine sahip olması gerekir. Çekirge ve insanın sinir sistemi arasındaki benzerlik, bu düşünce sistemini çökertmekte ve Evrim teorisini benimsemiş bilim adamlarını açmaza sürüklemektedir.

Yüce Allah her canlı grubunu kusursuz özelliklere sahip olarak yaratmıştır. Bu canlıların hiçbiri basit türler değildir. Hepsi kendilerine özgü mükemmel sistemlerle birlikte kusursuz bir yaratılış özelliği göstermektedir. Evrim teorisini benimsemiş bazı bilim adamları, bu gerçeği kavrayamadıkları için böcek ve insan arasındaki sinir sisteminin benzerliğini de kavrayamamaktadırlar. İşte, bilim adamları bir yandan çekirgenin insana benzeyen sinir sistemi karşısında hayrete düşerken, diğer yandan da çekirgenin çevresel koşullar değiştiğinde basınca karşı gösterdiği direncin nasıl çalıştığını araştırmışlardır.

Çevresel Koşullar Tehlike Oluşturduğunda Çekirgenin Sinir Sistemi Nasıl Çalışır?

Çekirgelerin sinir sistemini inceleyen araştırmacılar, merkezi sinir sistemindeki sinir hücrelerinin solunum döngüsünü kontrol ettiğini keşfetmişlerdir. Buna göre havada meydana gelen bir değişiklik örneğin oksijen azlığı veya aşırı sıcağın etkisiyle, canlı önce hızlı hızlı nefes almaya başlıyor, daha sonra da komaya giriyordu. Ama sıcaklık düştüğü ya da oksijen seviyesi yükseldiği zaman tekrar normal haline dönüyordu. Bu şekilde hem enerji tasarrufu sağlıyor, hem de acı hissini azaltıyordu.

Çekirgenin dışarıdan gelen uyarıların olumsuz olması durumunda koma haline girmesi, gerçekte hücre dışı potasyum iyonlarının yükselmesiyle bağlantılıdır. Sinir sisteminin düzgün çalışması için hücrelerin içinde potasyumun yüksek, hücre dışında ise düşük olması gerekir. İşte, çekirgenin hayatını kurtaran, bu dengenin değişmesidir. Sistemin normalden farklı çalışması ve olması gerekenden değişik bir durumun ortaya çıkması ise gerçekte bir yanlışlık değildir. Tam aksine Yüce Allah’ın üstün aklının ve yaratış sanatının benzersiz oluşuna bir kanıttır. Çünkü çekirgenin sinir sisteminde ortaya çıkan bu farklı durum, canlının hayati sistemlerini koruması için yaratılmış bir önlem mekanizmasıdır. Yüce Allah, çekirge örneğinde olduğu gibi tüm kainatı kusursuz ve benzersiz yaratmıştır. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

“O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk Suresi, 3-4)

Sonuç:

Çekirgeler en fazla 5-6 cm büyüklüğünde aklı ve şuuru olmayan bir canlı türüdür. Barometresi olmadığı için basınç değişikliğini, termometresi bulunmadığı için hava sıcaklığını ölçemezler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine bahşettiği özel bir nimet sayesinde, çevrelerindeki ısı ve basınç değişikliklerini hissederek sinir sistemlerini uyarır ve daha dayanıklı hale gelmek için kendilerini hazırlarlar.

Çekirgelerin sahip olduğu bu sistemi, insanların ameliyatlarda kullanarak hastanın acı hissini engellemeleri, ancak modern tıbbın gelişmesi ile mümkün olmuştur. Oysa insanların bulduğu bu yöntemi, çekirgeler Yüce Allah’ın ilhamı ile ilk yaratıldıkları andan itibaren kullanmışlardır. Günümüzde modern tıbbın, bu mükemmel sinir uyarı sistemini inceleyerek migren ağrısının tedavisinde kullanmayı planlaması ise, Yüce Allah’ın üstün aklının ve yaratış sanatının bir kez daha bilime ilham kaynağı olduğunu göstermektedir. Yüce Allah’ın Bedi (örneksiz olarak yaratan) ismi bu küçük canlılarda tecelli etmekte, insanlar ise bu örneklerden yola çıkarak günlük yaşamlarını kolaylaştırıcı buluşlar yapmaktadır. Rabbimiz Yüce Zatının bu örneksiz yaratışını bir Kuran ayetinde şöyle haber vermiştir:

“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca 'OL' der, o da hemen oluverir."” (Bakara Suresi, 117)

Kaynak:

http://www.sciencedaily.com/releases/2008/02/080207101321.htm

www.imanhakikatleri.com

12 Eylül 2008 Cuma

İNTİHARIN ÇÖZÜMÜ İMANDIR


10 Eylül tüm dünyada “intiharı önleme günü” olarak anılıyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, her 40 saniyede bir intihar, her 3 saniyede ise bir intihar girişiminde bulunuluyor.
Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) Başkanı Şeref Özer konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, dünyada, intihar ve intihar girişimlerinin son yıllarda artış gösterdiğini belirtti.
Özer, ''Başta depresyon ile alkol ve madde bağımlılığı olmak üzere çeşitli ruhsal hastalıklar, çocukluk ve yetişkinlik dönemlerine ait örseleyici yaşantılar, olumsuz aile içi etkileşimler, sosyal yalıtılmışlık, toplumsal dayanışma azlığı, ekonomik sorunlar, kayıplar, umutsuzluk, dürtüsellik, göç gibi sosyo-ekonomik etmenler intihar riskini artırmaktadır'' dedi.
İntiharların ve intihar girişimlerinin özellikle genç nüfusta daha çok görüldüğünün belirlendiğini ifade eden Özer, şunları kaydetti: ''DSÖ, dünyada her 40 saniyede bir intiharın, her 3 saniyede ise bir intihar girişiminin gerçekleştiğini, son 45 yılda intiharların yüzde 60 civarında arttığını ve intiharın tüm dünyada ilk 10 ölüm nedeni arasında yer aldığını bildirmektedir. Bu verilere göre her gün 3 bin kişi intihar etmekte, her 30 saniyede bir kişi hayatına son vermektedir. Tüm ölümlerin yaklaşık yüzde 1'i intihar girişimleri sonucu gerçekleşmektedir.''

Dünyanın her neresinde olursa ve ne tür sorunları olursa olsun, insanların içine düştükleri tüm sıkıntıların tek bir sebebi vardır: Allah’ı tanımamaları ve yalnızca imanla kazanabilecekleri nimetlerden mahrum kalmaları...

Allah'a iman etmedikleri, Allah'tan korkmadıkları ve iman ahlakını yaşamadıkları sürece, insanların gerçek anlamda mutlu ve huzurlu olabilmeleri, karşılaştıkları sorunlarla akılcı ve sağlıklı bir şekilde mücadele edebilmeleri, mutlak anlamda dengeli bir kişiliğe sahip olabilmeleri mümkün olmaz.

Bu, Allah'ın Kuran ile insanlara bildirdiği bir kanunudur. En güzel nimetlerin içerisinde bile olsalar, Allah'tan uzak olmaları nedeniyle bu kimseler mutsuz ve huzursuz bir hayat sürerler. Çünkü Allah insanlara mutluluğu ancak iman ile verir, hayatın güzelliklerinden gerçek anlamda zevk alabilmeleri ancak bu şekilde mümkün olur. Kuran'a uygun samimi bir iman olmadığı sürece, insanların hiçbir yolla, hiçbir yöntemle gerçek mutluluğu elde edebilmeleri mümkün değildir.

İşte en gelişmiş, en kültürlü bilinen ülkelerde ya da en iyi yetişmiş insanlardan oluşan çeverlerde dahi intihar oranlarının yine bu denli yüksek olmasının sebebi budur: imanın eksikliği...

İman eden bir kimse, dünya hayatında maddi manevi ne tür problemlerle karşılaşırsa karşılaşsın, bunların hepsini iman gözüyle değerlendirmenin huzuru içerisindedir. Örneğin bir anda tüm malını mülkünü kaybedebilir, çok yüklü miktarlarda borç içerisinde kalabilir ve bunları ödeyebilecek bir çözüm yolu da gözükmeyebilir. Ya da ölümcül bir hastalığa yakalanıp fiziksel anlamda çok acı çekerek yaşamak zorunda kalabilir. Sakat kalabilir ve hayatını sürdürmesi her açıdan çok güç bir hal alabilir. Sevdiği insanlardan uzak kalabilir, veya yakınlarının hainane tavırlarıyla karşılaşabilir. Bunlar ilk akla gelen ve insanların hemen hemen hepsinin karşılaşabildiği örneklerden birkaçıdır. Ama insanın hiç aklına gelmeyecek kadar hayret verici ve zor başka şartlar da olsa, mümin için sonuç fark etmeyecektir. Müslüman, tüm bunların Allah'ın kontrolüyle yaratıldığını, kendisi için çok hayırlar ve hikmetler içerdiğini ve Allah'a tevekkül eden bir insan için herşeyin mutlaka en güzel şekilde sonuçlanacağını bilir. Bu yüzden de keder, üzüntü, ümitsizlik, stres, çözümsüzlük gibi çarpık ruh hallerine girmez.

İmanı yaşamayan insanlar için ise, dünyadaki en sıradan olay bile intihar sebebi olabilir. Bir kimseden duydukları tek bir olumsuz söz, kendilerine yapılan basit bir eleştiri, olağan bir konuda başarısız olmaları dahi onları böyle bir sona itebilir. Daha büyük sorunlarla karşılaştıklarında ise, büyük çoğunluğu ciddi bunalımlar yaşamakta ve çoğu zaman da intihara yönelmektedirler. Uzmanların ortaya koyduğu veriler, bu konunun ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu açıkça göstermektedir: “... her 40 saniyede bir intihar, her 3 saniyede ise bir intihar girişimi söz konusudur.”

İnsanların, çözümsüz olduğunu düşünerek intihara giriştikleri sorunlarına çözüm getirmek de bu konuyu halledecek bir yöntem değildir. Örneğin iflas eden bir kimseye kaybettiği tüm parası geri verilse, belki o an için bu yüzden intihar etmekten vazgeçebilir. Ama bir sonraki aşamada yeni bir sorunla daha karşılaşacaktır. Bunun da çözümü hemen kendisine sunulsa, yine de bu çözümlerle bu kişi intihara olan eğiliminden vazgeçecek değildir. Çünkü temelde hayata bakış açısı çarpıktır. Allah'a tevekkül etmemenin sıkıntısını yaşamaktadır. Böyle bir kişi için üzüntüye, strese kapılmak, bunalıma girmek an meselesidir. Psikolojik açıdan destek alması, tedavi görmesi de çözüm değildir. Tem çözüm Yüce Allah'ı tanıması, Rabbimiz'in üstün ahlakını, kullarına olan sevgisini, rahmetini, lütfunu, nimetini takdir edebilmesi; kaderin mükemmeliğine, Allah'tan gelen herşeyin hayrına ve hikmetine, insanların ahirette en mükemmel karşılığı alacaklarına inanması gerekmektedir.

Bu nedenle özellikle de son 45 yılda % 60 oranında artış gösteren intihar olaylarının önlenebilmesi için tek yol insanlara Allah'ı tanıtmak, Kuran ahlakını öğretmek, imanı sevdirmektir.

09 Eylül 2008 Salı

KIYASIN ÖNEMİ


Allah dünya hayatında herşeyi karşıtıyla birlikte yaratmıştır. Dünyada güzel-çirkin, sıcak-soğuk, gece-gündüz, aydınlık-karanlık, temiz-kirli, yeni-eski, genç-yaşlı hep bir aradadır. Aynısı ahlak özellikleri için de geçerlidir. İnsanın nefsi kişiyi sürekli Allah’ın razı olmayacağı çirkin tavırlara yöneltmek istese de, inançlı ve Allah’tan korkan bir Müslüman vicdanına uyarak nefsinin fısıldadığı kötülüklerin tam tersi şekilde hareket eder. Kuran’a uygun, güzel bir ahlak sergiler. İnsan nefsinde cimrilik, bencillik, kıskançlık, tembellik, hüzne yatkınlık, ümitsizlik, dikbaşlılık, inatçılık gibi ruhu kirleten her türlü eğilim mevcuttur. Ancak iman eden bir insan bu davranışlardan Allah’ın razı olmayacağını bilir ve tam tersi şekilde cömert, fedakar, çalışkan, neşeli, ümitvar, mülayim ve mazlum bir ahlak gösterir. Bu yönlerini de hayatının sonuna kadar irade göstererek güzel bir sabırla, şevk ve azimle devam ettirir. Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir:

Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). (Şems Suresi, 7-8)

Allah’ın hem çevremizde, hem de kendi nefsimizde bu zıtlıkları yaratmasının hikmetlerinden birisi de dünya hayatında bu belirgin farklılıklar arasında kıyas yaparak nimetlerin daha şuurlu olarak farkına varmamızdır. Dolayısıyla nimetlerden daha çok zevk alıp şükretmemiz, çevremizdeki ve ahlakımızdaki eksiklikleri görebilmemiz ve Allah’ın rızasının en fazlasını kazanabilmek umuduyla hep daha güzelini, daha mükemmelini hedefleyerek cennete layık bir kul olabilmemizdir.

İnsan kimi zaman bir nimetin gerçek değerini, o nimeti kaybettiğinde daha iyi anlayabilir. O nimete sahip olduğu andaki haliyle, Allah’ın kendisinden bir hayır ve hikmet üzere o nimeti aldığı andaki halini kıyaslayarak aradaki farkı hisseder. Bu da kişinin Allah’a daha derin bir coşkuyla bağlanmasına, Allah’a daha içten ve samimi dua etmesine vesile olur. Sahip olduğu nimetlerin aslında Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın dilediği anda nimetini dünyadaki imtihanın bir parçası olarak alabileceğini daha şuurlu şekilde anlamasını sağlar. Dolayısıyla bu eksiklikler kişinin Allah’a olan şükrünü arttırır.

İnsan sağlıklıyken, bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu çoğu zaman düşünmeyebilir. Derin düşünmediği takdirde, ağrısının olmamasını, elini, kolunu sağlıklı kullanabiliyor olmasını, görebiliyor, duyabiliyor olmasını, kolaylıkla yürüyüp koşabilmesini, konuşabilmesini, rahatça yemek yiyebilmesini, kendi işlerini kendisinin halledebiliyor olmasını sıradan ve normal karşılıyabilir. Ancak ne zamanki insan sağlığını kaybeder, işte o anda hasta olmadığı halini düşünür ve sağlıklı olmanın Allah’tan çok büyük bir nimet olduğunun farkına varır. Allah tekrar sağlık, sıhhat nasip ettiğinde de, hep aradaki farkı hatırlar ve sağlığının kıymetini daha çok bilmesi ve bunun için Allah’a sürekli şükretmesi gerektiğini düşünür.

Allah dünya hayatında olduğu gibi ahirette de zıtlıkları bir arada yaratmıştır. Dünyada bizim alışık olduğumuzdan farklı olarak, ahirette insanın hoşuna gidecek maddi ve manevi bütün güzellikler her türlü eksiklikten arındırılmış şekliyle cennette bir aradadır; insanın sevmediği, hoşlanmadığı, ruhen ve bedenen, azap ve tedirginlik duyacağı her türlü detay da cehennemde bir aradadır. Yani Allah bu zıtlıkları ahirette de yaratmış olmasına karşın birbirinden keskin şekilde ayırmıştır.

Müslümanın dünyada yaşadığı her ortam maddi manevi her yönden tertemizdir. Ama bu temizliği elde edebilmek için, Müslüman kirle de muhatap olmak zorunda kalabilir. Yani sürekli olarak zıtlıklara şahit olur. Bunlar, dünyanın geçiciliğinin görülmesi, insanın kendi aczinin, Allah’a ne kadar muhtaç bir varlık olduğunun şuuruna varabilmesi ve ruhunun eğitilip olgunlaşması açısından son derece hikmetlidir. Ancak Müslüman dünya hayatında gösterdiği güzel ahlakın ödülü olarak cennette kirle muhatap olmaz. Tüm acizlikleri ortadan kalkar, sürekli bir bolluk, bereket içinde yaşar. Allah bütün sıkıntıları, zorlukları ondan çekip alır. Dünyada Allah’a boyun eğmemiş, Allah’ın beğendiği ahlaka göre hayatını sürdürmemiş kişiler ise, cehennemde dünyada gördükleri güzelliklerin, nimetlerin, tadına vardıkları lezzetlerin hepsinden sonsuza kadar mahrum bırakılırlar. Mümin olan kişiler cennette, dünyada imtihan oldukları eksikleri hatırlayarak ve cehennemdekilerin konumunu görerek cennetteki nimetlerden çok daha fazla zevk alırlar. Güzellikten, estetikten, sevgiden, saygıdan, muhabbetten, dostluktan, maddi her türlü nimetten aldıkları zevkin ve hepsinden önemlisi Allah’ı razı etmiş olmalarından kaynaklanan huzurun, mutluluğun, neşenin gücü bu şekilde çok daha yüksek olur. Nitekim Kuran ayetlerinden de, Allah’ın cennetteki müminlere ve cehennemdeki inkarcılara kendi yaşantılarıyla kıyas yapacakları görüntüler gösterteceğini; bu şekilde cennet ehlinin aldığı zevkin daha da güçlü, cehennem ehlinin yaşadığı pişmanlığın ve azabın da daha şiddetli olacağını anlıyoruz:
Ateşin halkı cennet halkına seslenir: “Bize biraz sudan ya da Allah’ın size verdiği rızıktan aktarın.” Derler ki: “Doğrusu Allah, bunları inkar edenlere haram (yasak) kılmıştır.” (Araf Suresi, 50)

İnsan dünyada hoşuna gitmeyen karanlık, kasvetli, kirli, dağınık, dar bir alandan çıkıp geniş, ferah, aydınlık, temiz, hoş kokan bir yere geçtiğinde ruhunda çok büyük bir rahatlık hissi oluşur, doğal olarak hemen Allah’a şükretme ihtiyacı duyar. Kişi sıkıntı duyduğu anıyla kıyasladığı için o anki nimetin değerini çok daha iyi anlar. İnsan kısa süre asansörde kaldığında dahi, bir süre sonra Allah’ın izniyle oradan çıkacağını bilir, ama ruhunda hemen bir darlık, sıkıntı yaşayabilir. Oradan çıktığında ise hemen Allah’a şükreder. Dar bir alanda kapalı kalmanın ne kadar sınıktı verici olduğunu düşünür ve cehennemde Allah’ın yaratacağı azap şekilleri aklına gelir. “Elleri boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip-çağırırlar.” (Furkan Suresi, 13) ayetini hatırlar ve cehennemle karşılık görmekten şiddetli şekilde korku duyar.

İnsan ahireti düşünürken de hep dünyada tanıdığı, yaşadığı kavramlarla kıyaslayarak cennetin mükemmeliğini ve güzelliğini, cehennemin de korkunçluğunu hayal eder. Bu şekilde bir yandan cehennemden korkar, Allah’tan sakınır ve kendisini cehenneme sürükleyecek ahlak bozukluklarını bir an önce düzeltmeye yönelir. Bir yandan da yoğun bir cennet özlemi duyar. Cennete layık olabilmek için, Allah’ın rızasını kazanabilmeyi dünyadaki birinci hedefi haline getirir ve ruhunu cennete göre eğitir. Örneğin fedakarlık, affedicilik, yardımseverlik, hoşgörü cennet ahlakının gerektirdiği ruh süsleridir. İnsan dünya hayatıyla kıyasladığında, sadece böylesine üstün ahlak özelliklerine sahip insanların bir arada yaşadığı bir ortamı gözünde canlandırdığında dahi, cennet ortamını çok daha iyi anlar. Bu ruh inceliklerinin; fedakarlık, sevgi, barış, dostluk, şefkat, merhamet, affedicilik, sabır gibi ahlak güzelliklerinin hiç yaşanmadığı bir ortamın düşünülmesi de, yine kişinin zihninde hemen cehennem ortamını canlandırır. Kişi bu kıyaslamaları yaparak cennetin ve müminlerin değerinin farkına varır.

Beyinde sürekli işleyen bu kıyaslama mekanizması, insanı devamlı olarak daha güzel, daha rahat ve daha temiz olana, daha sevgi dolu, daha huzurlu, daha neşeli bir ortama doğru bir arayışa iter. Bunun için de Müslüman vicdanını, tevekkülünü, sabrını, hoşgörüsünü, mazlumluğunu, Allah’a olan itaatini, bağlılığını ve sadakatini sürekli olarak peygamberlerin ahlakıyla kıyaslar. Bu şekilde kendisindeki eksiklikleri çok açık şekilde tespit eder ve ruhunu daha da mükemmelleştirmek için azimli bir gayret içine girer. İşte ahlaktaki bu inceliklerin oluşabilmesi ancak kişinin tavrını sürekli Kuran ahlakıyla kıyaslamasıyla mümkün olabilir. İnsanın kendisini hiçbir konuda yeterli görmemesi, imanını, aklını, vicdanını geliştirmesinin önünde hiçbir engel olmadığını düşünmesi gerekir. Özellikle peygamberlerin ve Müslümanların örnek ahlaklarıyla kendisini sürekli karşılaştırarak ahlakında daha mükemmele ulaşmayı hedeflemelidir. Allahın izniyle bu şekilde, hem cennet hayatına daha layık bir ahlak elde edebilmesi hem de iman, ruh ve akıl kalitesinin artmasıyla birlikte nimetlerden de daha şiddetli zevk alabilmesi mümkün olacaktır.

İNSANIN RUHUNU, SONSUZ CENNET HAYATINA LAYIK OLABİLECEK ŞEKİLDE DERİNLEŞTİRMESİ İÇİN, SÜRATLE GEÇEN ÇOK KISA BİR ÖMRÜ VARDIR


Allah'a olan sevgilerini ruhlarında en derin şekliyle yaşamak isteyen müminler, “Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve (sizi) O'na (yaklaştıracak) vesile arayın...” (Maide Suresi, 35) ayetiyle bildirildiği gibi, kendilerini Allah’a yakınlaştıracak her yolu denerler. Yaşamlarını, dünyadaki değil ahiretteki sonsuz hayata göre ayarlamışlardır. Bu nedenle dünya hayatındaki asıl amaçları Allah'ın rızasını kazanmak ve sonsuz hayatları için cennete layık olabilmektir. Allah'a derin bir sevgiyle bağlanır ve Allah'ın Kuran’da bildirdiği ahlaka tam olarak uyarlar. Yaşadıkları her anı Allah’ın yarattığını bilir ve insanların rızasını düşünmeksizin mutlaka Allah'ın hoşnutluğunu hedeflerler.

Müminler yeryüzündeki herşeyin Allah’ın bir tecellisi olduğunu bildikleri için, birbirlerindeki üstün özellikleri de Allah’ın yaratma sanatının tecellileri olarak görürler. Dünyadaki tüm güzellikler gibi, Allah'ın beğendiği ahlakı yaşayan müminlere olan sevgilerinin bir sebebi de zaten budur. Bir insanın Müslüman olup Allah’ın sınırlarını koruması, Kuran’a uygun olarak güzel ahlak özelliklerini arttırması, nefsine uymayıp her zaman vicdanından yana tavır göstermesi müminlerin çok hoşuna gider. Gördükleri her güzel özellikte birbirlerine olan sevgileri daha da artar. Müminlerin birbirlerindeki bu güzel ahlakın, Allah’ın üstün ahlakının tecellisi olduğunu bildiklerinden, asıl olarak Rabbimiz'i tefekkür edip Allah’a olan sevgileri sürekli olarak artar. Bu vesileyle ruh derinlikleri de kat kat artar.

Bir insanın ruhu ancak iman ve Allah sevgisiyle derinleşir. Ruhun derinleşmesi, bir müminin ahiretteki sonsuz cennet nimetlerinden zevk alabilmesi, kıymetini bilebilmesi ve Allah'ın lütfunu takdir edebilmesi için kesin olarak gereklidir. Dünya hayatında derinleşmeyen, kof ve yüzeysel kalan bir insan, dünyadaki nimetleri, Allah'ın kendisi için lütfedip yarattığı güzellikleri göremeyen ya da bunları gereği gibi takdir edemeyen bir insanın, cennetteki kusursuz ve sonsuz güzellikteki nimetlerden zevk alabilmesi elbetteki söz konusu olmaz. Bunun için öncelikle dünya hayatında bu ahlakı yaşaması; ruhunu derinleştirmesi ve güzelliklerden, nimetlerden, Allah'ın üstün tecellilerinden derin bir zevk alabilecek bir ruh zenginliği elde etmesi gerekir.

Allah dünya hayatında insana çok kısa bir ömür vermiştir. Ve süratle geçen bu zaman, müminin imanını geliştirip Allah’a yakınlaşması, ruhunu derinleştirmesi için tek fırsattır. Trilyonlarca değil katrilyonlarca değil, “sonsuz hayat” olan ahiret, dünya hayatıyla kıyaslandığında dünyada geçirilen vakit ‘TEK BİR SANİYE BİLE DEĞİLDİR’. O yüzden Allah’ın verdiği bu ruhu dünya hayatının boş amaçları uğruna harcamak yerine asıl hayat olan ahiret hayatı için İMANLA DOLDURUP en güzel şekilde hazırlamak gerekir.


07 Eylül 2008 Pazar

İYİ VE KÖTÜNÜN YARATILMASINDAKİ SIR

Bu dünya hayatı, Allah’ın yarattığı özel bir imtihan ortamıdır. İşte bu sebeple dünya hayatı, iyilerin yanında kötülerin de olduğu, insanların denendiği geçici bir yaşamdır. Bunun elbette çok büyük hikmetleri vardır. İyinin yanında kötünün görülmesi, insanların cennetin kıymetini anlayabilmeleri için gereklidir. İnsanlar, iyi ve kötünün birbirinden ayrıldığı bu ortamda Rabbimiz’in izniyle güzel tavır göstermekle denenmektedirler.

Dünya hayatı iyi ve kötülerin daimi bir mücadele içinde olduğu bir yerdir. Fakat bu dünyada kötülük ve iyilik, birkaç özelliğe göre belirlenmiş değildir. Kötü ile iyi, birbirinden tümüyle farklı, çok kapsamlı ve detaylı özel karakter niteliklerine sahiptirler. Kötü olan tamamen şeytanın yönlendirmesi ile hareket ederken, iyi olan vicdanına göre davranır. Kötü olanın Allah korkusundan kaynaklanan bir sınırı olmaz, her şeyi yapmaya hazırdır. Durum ve şartlar gerektirdiğinde, yalan söyleyebilir, iftira atabilir, haram yiyebilir, vefasızlaşır, hainlik yapar, menfaatini karşısındakine tercih eder, kindardır, kıskançtır, dengesizdir, entrikacıdır. Allah’tan korkusu olmadığından her türlü hainliği, her türlü kötülüğü yapabilecek potansiyeldedir. Çok dengesi bozulduğunda bir insanın canına kastetmemek için hiçbir engeli yoktur. Kötülük yaptıkça şeytanın daha fazla himayesine girer, daha fazla kötülük yapmaya yönelir.

Şeytanın kontrolündeki insanlar, nimetin güzelliğini, zevkini yaşamaları gerekirken, kötülük yapmanın, insanları zora sokmanın, karanlık, kabus ve korku getirmenin peşine düşerler. Yaşadıkları dünya hayatına farklı bir şekilde bakarlar. Ömürlerinin kısa olduğunu bilmelerine rağmen, bu kısa zamanı, kendi menfaatlerini düşünerek, hırs içinde ve düşmanlıkla geçirmeyi tercih ederler. Mücadeleleri ise, sürekli olarak iyi olanlarladır.

İyi olanlar ise, Allah korkusu ile hareket eden insanlardır. Bu insanlar için dünyada yaratılmış güzellikler birer nimettir. Allah korkusu onları hayatları boyunca iyi ve güzel davranışlarda bulunmaya, vefalı ve dürüst olmaya, asla haram yememeye, kimsenin hakkına tecavüz etmemeye, kendinden önce başkalarını üstün tutmaya, dost ve kardeş olmaya, güvenilir yaşamaya, arkadan plan kurmamaya, entrika yapmamaya yöneltir. Böyle bir insan yaşamının her anında güzel ahlaklıdır. Dengesizleştiği, sürpriz karakterler gösterdiği, kendisini kaybedip tanınmaz hale geldiği anlar yoktur. İyi olan, Allah korkusu ile hareket ettiği için, ortam ve şartlar ne olursa olsun mutlaka Kuran’a uygun davranır. İşte bu, iyi olanları kötü olanlardan ayıran en önemli farktır. Bu aynı zamanda kötülerin iyilere olan ezeli düşmanlığının da sebebidir. Onlar, Allah’ın güzel gördüklerinin tümüne savaş açmış olduklarından, Allah’ı sevenlere de düşmandırlar.

Bu dünya hayatı, iyilerle kötülerin birbirlerinden ayrıldığı bir imtihan ortamı olduğundan her ne zaman dünyada bir kargaşa ve kötülük olsa, Kuran’a uygun yaşamanın gerekliliği ile karşılaşılır. Dünya ancak Allah’ın rızasına uygun ve dolayısıyla Kuran’a uygun yaşandığında mutlak dostluğun, kardeşliğin, dürüstlüğün, sevgi ve merhametin yaşandığı kusursuz bir yer haline gelecektir. Dünyanın Kuran’da tarif edildiği şekilde yaratılmış bir yer olması, ahiretin varlığının da önemli bir kanıtıdır. İnsanlar Kuran’a uyup uymayacaklarına göre bu dünyada imtihan edilmektedirler. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Kusursuzluk, Allah’ın yarattığı ebedi cennette sonsuza kadar tecelli edecektir. Yüce Rabbimiz, kusursuzluk sanatını, cennette en güzel nimetlerle salih müminlere sunacaktır. Cennet, hiçbir kötülüğün, acizliğin, hüznün ve korkunun olmadığı, güzelliğin sonsuza kadar sunulduğu bir mekandır. Nimetlerin en güzelini ve kusursuzunu yaratmaya kadir olan Allah’ın üstün sanatı tecelli eder. Yüce Rabbimiz ayetlerinde şu şekilde haber vermiştir.

Ona yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlar şahid olurlar. Gerçek şu ki, ebrar olanlar, elbette nimetler içindedirler. Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmektedirler. (Mütaffifin Suresi, 21-23)

06 Eylül 2008 Cumartesi

KURAN'DA KANIN YASAKLANMASININ HİKMETLERİ

O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Bakara Suresi, 173)

Allah'ın kanı insanlara haram kılmasının hikmetleri 20. yüzyıl bilgileri ile ortaya çıkmıştır. Kan sindirim esnasında emilen protein, şeker, yağ gibi maddelerle, vitamin, hormon ve oksijeni hücrelere taşıyarak canlılığın devamını mümkün kılar. Diğer taraftan vücuttan atılması gereken çeşitli zehirli maddeler, zararlı atıklar da kan yoluyla taşır. Bu bakımdan kanın en önemli görevlerinden biri de üre, ürik asit, keratin ve karbondioksit gibi hücrelerden gelen atıkları taşımaktır.

Dolayısıyla belirli miktarda kan içilmesi durumunda, kan yoluyla taşınan bu zararlı maddelerin vücuttaki seviyeleri çok yükselir. Bu da kan vasıtasıyla böbreklere taşınan ve idrarla dışarı atılan zararlı maddelerin -"üre"- miktarını arttırır. Bu durum komaya kadar gidebilecek beyin fonksiyonu bozukluklarıyla sonuçlanabilir. Bu nedenle sağlıklı bir hayvandan alınsa bile, kanda zararlı bileşenler -kanın görevi itibariyle- daima bulunur.

Hasta bir hayvandan alındığı takdirde ise, çeşitli parazitler ve mikroplar da kan yoluyla taşınmış olur. Bu durumda, mikroplar kişinin kanında çoğalarak, tüm vücuda yayılabilir. Nitekim asıl tehlike unsuru olan da bu yönüdür. Bir insanın kan içmesi durumunda, tüm mikroplar ve atık maddeler kişinin vücuduna yayılarak, böbrek yetmezliği, karaciğer koması gibi hastalıklara yol açacaktır. Bunların yanı sıra kanla taşınan mikropların çoğu mide va barsak duvarlarına zarar vererek daha pek çok hastalığa neden olabilecektir.

Öte yandan kan steril bir ortam değildir; diğer bir deyişle mikropların gelişmesi için uygun bir ortamdır. (Polymorphic Symbionts as Potential Cofactors in Cancer Processes; Karl Windstosser, Explore, cilt 7, no. 6, 1997) Mikroplar kanda çok iyi beslenme imkanı buldukları için çoğalmaları açısından uygun koşullara sahiptir. Kan, vücuttaki diğer sıvıların fonksiyonları ve bağışıklık sistemi ile tam olarak dengelendiğinde, vücut mikroorganizmaların yaşamına -dolayısıyla hastalıklara- destek vermez. Sağlıklı bir kişide, bu mikroorganizmalar vücut içerisinde karşılıklı olarak birbirlerinden faydalanarak ortak bir yaşam sürerler. Ancak bu ortamda ciddi bir değişiklik olduğunda, diğer bir ifadeyle vücudun iç dengesi bozulduğunda, uygun ortam bulduklarında hastalıklara sebep olabilecek mikroorganizmalara dönüşebilirler.

Kanın pH (asit ve baz dengesi) değeri zayıf beslenme veya zararlı kimyasalların etkisiyle, fazla asidik veya fazla alkali olursa, zararsız mikroplar hastalıklara sebep olacak şekilde biçim değiştirebilirler. Kaldı ki vücudun sağlıklı olması için, kanın pH değerinin de 7.3 civarında olması gereklidir. Bu değerdeki küçük farklılıklar bile, bu dengenin bozulmasına, mikroorganizmaların ortama ayak uydurmak için daha zaralı hale gelmesine sebep olabilir. Kanın steril olması, dışarıda bırakılan sütün bozulmasına benzetilebilir. Zaten kanın içinde bulunan mikroplar, kendilerini bu yeni ortama göre değiştirerek, zararlı etkiler gösterebilirler.

Tüm bunların yanı sıra, kan gıda maddesi olarak da uygun bir besin değildir. Kanda sindirimi mümkün albümin, globülin ve fibrinojen gibi proteinlerin miktarı azdır; 100 ml. kanda bu proteinlerin miktarı 8 gram kadardır. Aynı durum yağlar için de geçerlidir. Ayrıca kanda sindirimi çok zor olan ve midenin kabul etmediği kadar kompleks bir protein olan hemoglobin yüksek miktarda bulunur. Kanın pıhtılaşması durumunda, fibrinojen proteini, fibrine dönüşerek alyuvarları içeren bir ağ meydana getirir. Fibrin ise sindirimi en zor proteinlerden biri olarak, kanın sindirimini daha da güçleştirir. Sonuç olarak sağlık uzmanları, kanın hiçbir şekilde insan tüketimine uygun olmadığında hemfikirdirler.

Yüce Rabbimiz'in insana "Ölü eti, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yüksek bir yerden düşmüş, boynuzlanmış yırtıcı hayvan tarafından yenmiş, -(henüz canlıyken yetişip) kestikleriniz hariç,- dikili taşlar üzerine boğazlanan (hayvanlar) ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı"ğını bildirdikten sonra, ayetin sonlarında "Kim 'şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa' -günaha eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek kadar yiyebilir.)" şeklinde bildirmektedir. (Maide Suresi, 3) Allah'ın bu emrine uyarak, insan o dönem için hikmetini kavramadığı bir zarardan korunmaktadır. Allah'a inanıp güvenerek, O'nun emir ve yasaklarını uygulayanlar hem ahiretleri açısından hayırlı bir yaşam sürerler, hem de Allah'ın koruması ve sonsuz rahmeti altında yaşarlar...

05 Eylül 2008 Cuma

“NASIL OLSA SONRA TAVRIMI DÜZELTİRİM” DİYEREK HATAYI SÜRDÜRME MANTIĞININ TEHLİKESİ


O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır. Kimin tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize zulmedegeldiklerinden dolayı nefislerini hüsrana uğratanlardır. (A’raf Suresi, 8-9)
Yukarıdaki ayetlerde bildirdiği gibi, Allah kıyamet günü herkesi hesaba çekecek ve işledikleri amellere göre insanlara cennet ya da cehennemle karşılık verecektir. Dünyada salih amellerde bulunanlar, ‘tartıları ağır geldiği için’ cennetle mükafatlandırılacaklardır. Allah'ın rızasını kazanmak için salih amellerde bulunmayan kişilerin ise tartıları hafif kalacak ve cehennemle karşılık göreceklerdir. Bu nedenle cehennem azabından sakınmak isteyen ve bunun için çaba harcayan insanların, ‘nasıl olsa daha sonra telafi ederim’ diyerek üzerinde durmadıkları hatalarını bir kez daha düşünmeleri; Kuran’a uygun olmayan her tavırdan süratle vazgeçmeleri gerekir.

Bu, zaten Allah'ın Kuran'da bildirilen müminlerin yaşamaları gereken bir ahlaktır. “... Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir.” (Al-i İmran Suresi, 135) ayeti, müminin bir hatasını fark ettiği anda, süratle bu durumu telafi edecek bir ahlak gösterdiğini ortaya koymaktadır. Ancak buna rağmen kimi zaman insanlar hata yaptıklarını anladıklarında da, vicdanlarını gereği gibi kullanmaz, bu durumu değiştirmekte acele etmezler. Nefislerinin ve şeytanın da etkisiyle, bu hata içerisinde bir süre oyalanmayı kendilerine hak görürler. Kimi zaman gurur ve enaniyet sebebiyle kimi zaman insanların ne diyeceğinden çekinerek kimi zaman da duygusallık, karamsarlık gibi Kuran'da yeri olmayan ruh halleri içerisinde bu hatalarını sürdürmeye devam ederler.

Oysa ki bu cahiliye insanlarının ahlakında görülen bir durumdur. Allah'ı ve ahireti düşünmeyen bu kimseler bir hata yaptıklarında, bunu yine cahiliye yöntemleriyle çözmeye çalıştıkları için işin içinden çıkamazlar. Ayrıca hatayı hemen kabullenmek ya da süratle telafi etmek gibi güzel davranışlar bu kimselerin çirkin gördükleri özelliklerdir. Müminlerin farkı ise, cahiliyenin bu bakış açısından sıyrılmış olmalarıdır. İnanan bir kimse için, bunların tam tersine, bir hatayı farkeder farketmez hemen onun aksi bir tavra geçmek; doğru olana çağrıldığı zaman yanlış olanı hemen keskin bir tavırla terk etmek önemli bir iman alametidir. Bu inşaAllah, o kişinin Allah'tan korktuğunun, iman ettiğinin ve ahirete inandığının açık alametleridir.

Bu nedenle müminin hata yaptığında, bunu Müslüman ahlakı göstermek için bir fırsat bilip, Rabbimiz'e olan sevgisinin ve bağlılığının bir tecellisi olarak hatasından hemen vazgeçmesi gerekir. “Nasıl olsa sonra telafi ederim” diyerek hatayı sürdürme mantığı ise, mümin ahlakına ve kişinin yaşaması gereken Allah korkusuna uygun bir tavır değildir.

Bunun yanı sıra insanın, Kuran ahlakına uygun olmayan davranışlarının her birinin Allah Katında saklı kalacağını ve sorguya çekildiğinde karşısına çıkacağını da unutmaması gerekir. Ortalama 60 yıllık ömrünün bir gününü Kuran‘a uygun olmayan bir tavırla geçiren bir insanı düşünelim. Bu insan ömründen bir günü Allah’ı hoşnut edemeden geçirmiş olacaktır. Bundan sonra elbette tevbe edip Kuran’a uygun davranabilir ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilir. Çünkü her insan için elbetteki her zaman tevbe edip hatalarını telafi etme, peygamberlerin ahlaklarına ulaşabilme ve cennetin en üst makamlarına layık olabilecek bir ahlak elde edebilme imkanı vardır. Ama yine de bile bile hatasını düzeltmediği o ‘bir gün’, o kişinin ahirette alacağı ecirlerden eksik kalmış olacaktır. Bunun gibi birçok gününü gafil olarak yaşayan bir insan ise, o kadar günlük salih amel işleme imkanını bir kenara bırakmış ve o kadar günlük bir kayba girmiş olacaktır.

Oysa insanın dünya hayatındaki her anı son derece kıymetlidir. İnsan ömrü çok hızlı bir şekilde geçmektedir. Her an beklenmedik bir hastalık, kaza ya da hiçbir sebebi olmaksızın gelen ölüm, insanın bir sonraki gün salih amellerde bulunmasına, önceki günün hatasını telafi etmesine imkan bırakmayabilir. Hiç kimsenin “sonra telafi ederim” diyebileceği, güvende olduğu, kesin yaşayacağından emin olduğu bir sonrası yoktur. İnsan bu aczini de göz önünde bulundurarak hatalarından vazgeçmede, Allah'ın rızasını kazanacağı amellerde bulunmada acele etmelidir.

Yapılması gereken her anı Allah’a ve kadere tam teslimiyetle tevekkül ederek yaşamak, her şartta asıl olarak Allah’ın hoşnutluğunu hedeflemek; vesveseden, üzüntüden, boş işlerden yüz çevirmektir. Gurur, kibir, enaniyet, inat ve umursuzluk gibi kötü ahlak özelliklerini terk etmek; yapılan hatayı cahileyi ahlakıyla değil, Kuran ahlakıyla değerlendirmektir.

Şeytan her fırsatta insanı boş kuruntularla oyamaya çalışır. Mümine, Allah’ı, Kuran’ı, ahireti düşünmeyi unutturmaya çabalar. İşte ‘bir şey olmaz; nasıl olsa hatamı daha sonra düzeltirim’ mantığı da, şeytanın bu oyunlarından biridir. Mümin, şeytanın bu oyununa karşı son derece dikkatli olmalı; Allah'ın rızasını kazanabilmek için, vicdanının söylediği her söze uymalı, Kuran’ı tam anlamıyla hayatına geçirerek yaşamalıdır.

GERÇEK SAMİMİYET

İnsanların bir kısmı Allah’a imanları ve dine bağlılıkları konusunda tam anlamıyla samimi olduklarını düşünürler. Kendi ölçülerine göre bu düşüncelerini destekleyecek deliller de bulurlar. İyilik yapmak, fakir birine yardım etmek, güzel söz söylemek, fedakar olmak bu insanlar için samimiyetlerinin ispatı için yeterlidir. Elbette bunlar önemli ve güzel özelliklerdir, ama bir insanın bu özelliklere sahip olması samimiyet konusunda düşünmemesi veya kendisini geliştirmemesi için bir sebep değildir. Bu insanların genelde, birgün karşılarına biri çıkıp da "Gerçekten samimi olduğuna emin misin?" diye bir soru sorana dek bu konuda hiçbir şüpheleri olmaz. Oysa samimiyet bir insanın asla kendisini yeterli göreceği bir konu değildir. Samimi olmanın bir sınırı yoktur. Bu nedenle böyle bir soru karşısında vicdanlı davranan her insan, yaptıklarını ve ahlakını yeniden gözden geçirecek ve mutlaka kendisini geliştireceği yönler bulacaktır. Kuran'ın pek çok ayetinde de, Allah'a iman ettiklerini söyleyen ancak Allah'ın şanını gereği gibi takdir edemeyen, Allah'ın rızasının en çoğunu kazanmayı gözetmeyen, Allah'a karşı gönülden saygı ve korku duymayan, yani samimiyetten uzak insanların varlığı bildirilmektedir.
De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?" "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" De ki: "Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?" "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de sakınmayacak mısınız?" De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) "Herşeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor." "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Öyleyse nasıl oluyor da böyle büyüleniyorsunuz?" Hayır, biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar. (Mü'minun Suresi, 84-90)

Ayetlerden de anlaşıldığı üzere, samimiyetin de şekilleri, dereceleri vardır. Bir insan samimiyetine dair onlarca delil öne sürse, ancak dinin temelleri konusunda samimiyetsiz davransa, bu kişinin samimiyeti şüpheli olur. Bu nedenle gerçek samimiyeti elde etmek için peygamberlerin hayatlarına bakmak gerekir.

Tüm peygamberlerin hayatları zorlu bir imtihan ortamında geçmiştir. Ancak onlar samimi davranışlarıyla hem Allah’ın rızasını kazanmış, hem de çağlar boyunca tüm Müslümanlara örnek olmuşlardır.

Hz. Musa kardeşi Hz. Harun ile birlikte, Allah’a duyduğu samimi güven ve teslimiyetin göstergelerinden biri olarak, dönemin en zalim diktatörü olan Firavun’a gitmiş ve onu hak dine davet etmiştir. Hz. Musa’nın hayatı pahasına, cahilce kendisini yeryüzünün sahibi olarak nitelendiren Firavun’a gidip, “herşeyin Yaratıcısı, Sahibi olan Allah’tır” diyerek tebliğ yapması, samimi imanın nasıl olması gerektiği konusunda mükemmel bir örnektir.

Her müslümanın yapması gereken Allah’a bağlılığını, ve imanda samimiyetini arttırmak olmalıdır. Allah “samimi kullarının kurtuluşa ereceğini” bildirmektedir.

04 Eylül 2008 Perşembe

DERİN SEVGİNİN ÖNÜNDEKİ ÖNEMLİ BİR ENGEL: KOFLUK TEHLİKESİ


Allah tüm insanların fıtratını, sevmekten, sevilmekten hoşlanacak şekilde yaratmıştır. İnsanlar hayatlarının sonuna kadar bu iki güzelliği en gerçek ve en derin şekliyle yaşama arayışı içerisinde olurlar. Ancak çoğu zaman, gerçek anlamda sevmeyi ve sevilmeyi sağlayan değerleri elde etmek üzerinde gereği gibi durmazlar. Oysa ki aradıkları güzelliğe ulaşabilmeleri ve gerçekten sevip sevilebilmeleri için öncelikle bu konu üzerinde önemle durmaları gerekmektedir.

Sevgi, ancak belirli değerler ve belirli özellikler üzerinde gelişebilir. Bu özellikler ne kadar sağlam ve güçlüyse, karşı taraf üzerinde sevgi oluşturma etkisi de, Allah'ın izniyle o derece güçlü olur. Aynı şekilde bir kişide sevilmeye değer özelliklerin sayısı da ne kadar çok olursa, karşı tarafta oluşacak sevgi yoğunluğu da o derece artar.

Bu nedenle gerçek sevgiyi arayan bir insanın, öncelikle kendisini bu bakış açısıyla samimi olarak gözden geçirmesi gerekir: “Gerçekten derin bir sevgiyle sevilecek özelliklerim var mı? Ya da karşımdaki bir insanı derin bir sevgiyle sevebilecek bir ruha sahip miyim?” sorularına vereceği yanıtlar, bu konudaki gerçeği ortaya koyacaktır.

Bu sorunun cevabını değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken en önemli konulardan biri, “kofluk tehlikesi”dir. “Kof” kelimesinin anlamı, “içi boş, değersiz, noksan, yoksun, hemen sönüverecek cinsten”dir. Bir insanın kof bir kişiliğe sahip olması demek, bu insanın, detaya, derinleşmeye, tavır ve ahlak zenginliğine, akıl alametlerine önem vermemesi; sevgide derinliği hedeflememesi demektir. Böyle bir kişi, kendisindeki temel bazı iyi özellikleri, sevilmesi için yeterli görür. Kendisi detaylı güzellikler ve incelikler sunmak yerine, karşı tarafın çaba harcayarak kendisini sevmeye çalışmasını hedefler. Kof bir insan görünümünün karşı tarafta nasıl bir etki oluşturabileceğini ise hiç düşünmez bile. Kabaca özellikler sunarak talep ettiği sevginin de aynı şekilde derinlikten uzak, yüzeysel bir sevgi olabileceğini de gözardı eder. Kofluk tehlikesi üzerinde durmadığı için, neden istediği gibi sevilemediğini de gereği gibi kavrayamaz. Oysa ki insan fıtratında, düz ve kof bir insandan derin etkilenme yoktur.

Bir de ikinci bir insan modeli vardır ki, bu da; kofluktan şiddetle kaçınan, sürekli olarak detaylı incelik ve güzellik sunmaya ve bunları sürekli derinleştirip güzelleştirmeye çalışan kimselerin tavrıdır. Dolayısıyla insanın ruhunun dolu olmasıyla, kofluk çok farklıdır.

İşte insanın kendi kendine, bunlardan hangisine benzediğini samimi olarak sorması ve tavırlarını bu bakış açısıyla gözden geçirmesi gerekmektedir.

Öncelikle iman, Allah korkusu ve takva, bir insanı sevmek için kesin olarak gereklidir. Çünkü ancak Allah'ı seven, O’nun yarattıklarında hayır ve hikmet arayan, Allah'ın beğendiği ahlaka uyan bir kimse gerçek anlamda insan sevgisini bilebilecek bir ruha sahip olur. Dolayısıyla iman, temelden kesin bir sevgi sebebidir. Bu nedenle müminler, bir kişiyi Müslüman olduğu için zaten çok severler. Ancak müminin ruhunda, Allah'ın insanlara yaşatabileceği sevginin en üst noktasına ulaşabilme arzusu vardır. Bunun için gereken de işte derin ahlak güzelliğine ve derin ruh gücüne dair özelliklere sahip olmaktır.

Detay, insan için çok önemli bir süs ve güzelliktir. İnsan temeldeki güzel özelliklerinin yanı sıra, detayda da binlerce güzel özellik gösterebilir. Bu detayların çokluğu, kişinin ruh gücünün ve ruh zenginliğinin bir yansımasıdır. Ve bu da karşı tarafta aynı şekilde, güçlü ve zengin bir etki oluşturur. Ne kadar çok detay olursa, karşı tarafın bu kişide sevilecek o kadar çok detay görmesi demektir. Böyle bir kişide, çok ciddi şekilde dikkat çeken bir tavır, mimik, konuşma ve estetik zenginliği vardır. Bu zenginlikler hayatının her anına yansır. Akıllı, imanlı, güvenilir; dost olunabilecek ve derin bir sevgiyle yaklaşılabilinecek bir insan olduğu her halinden anlaşılır.

Böyle bir insan karşı tarafın derinlemesine sevebileceği bir kişidir. Bu özellikler olmadıktan sonra, kişi dünya şartlarında olabilecek diğer güzel özelliklerin tümüne birden sahip olsa, bunların hiçbiri, derinliğin ve ruh zenginliğinin Allah’ın izniyle karşı tarafta oluşturacağı etkiyi oluşturamaz. Koflukta hiçbir zaman için derin sevme gücü ve bu sevginin derin heyecanı oluşmaz.

Aynı şekilde bu kişinin karşı tarafı sevebilmesi için de yine bu özelliklere sahip olmaya ihtiyacı vardır. Çünkü ancak derinliği yaşayan bir insan karşı taraftaki derinliği fark edebilir. Ancak inceliği bilen, uygulayan, zenginlik sunabilen bir insan karşısındaki insanda da bu özellikleri fark edebilir. Ve ancak bu şekilde karşı tarafı, gördüğü bu detaylarından, ruh zenginliğinden dolayı derinlemesine sevebilir.

ÜZÜNTÜ, MÜMİNLERDEN UZAK OLAN, İNKAR EDENLERE AİT BİR ÖZELLİKTİR –2-

Yüce Rabbimiz Kuran'da nefsin iyi özellikler kadar kötülüklere de yatkın olduğunu ve yalnızca iman edenlerin nefislerini bu kötülüklerden arındırabileceklerini bildirmiştir. Mümine bu üstünlüğü sağlayacak olan güç ise imanı, takvası ve Allah korkusudur. Allah korkusu, insanı Allah’ın istemediği bir tavrı yapmaktan alıkoyar. Müminin Allah korkusu ne kadar güçlü olursa, kötülüklerden sakınma hassasiyeti de o kadar güçlü olur. Dolayısıyla Allah’a imanı güçlü olan ve Allah’tan çok korkan bir kişi, üzülmeye karşı içinde bir güç bulamaz. Nefsi kendisini böyle bir zayıflığa teşvik bile, mümin hemen iradesini kullanıp, bu ruh haline girmemeyi başarır.

Bir insanın üzüntüden uzak durması için, bu konuda kesin bir karar vermesi gerekir. Üzüntü duyduğu olayları da, herşeyi yaratan Allah’ın büyük bir hikmetle yarattığını; hayatındaki herşeyin en küçük detayına kadar Allah’ın sonsuz aklıyla gerçekleştiğini bilmesi ve hayatını sürekli olarak bu gerçeğin şuuruyla yaşaması gerekir. Bir insan yalnızca bu gerçeği kavradığı takdirde hayatının sonuna kadar hep Allah’ın istediği şekilde bir ahlak gösterebilir.

Üzüntü, şeytanın insanlara en çok yaklaştığı konulardan birisidir. Kimi insanlardaki üzülmeye, içe kapanmaya, küsmeye olan eğilim şeytandandır.. Müslüman, şeytanın nerelerden yaklaşacağı, hangi konularda üzüntü vereceği, üzüntüye nasıl zemin hazırlayacağı gibi durumlara karşı hazırlıklıdır.Allah korkusu Müslümanın böyle durumlara karşı sürekli uyanık olmasını, dikkatinin ve şuurunun şeytanın oyunlarına karşı açık olmasını sağlar. Bunun sonucunda da mümin bir kimse, nefsi hangi yönde kışkırtırsa kışkırtsın mutlaka Allah’ın razı olacağı şekilde davranacağı üstün bir ahlak sergiler.Karşısına ne olay çıkarsa çıksın, bu ahlakından taviz vermez. En zor şartlarda bile üzüntüye, hüzne, karamsarlığa sürüklenmez. Allah’ın karşısına çıkardığı her durumda, beklenmedik olarak oluşan her ani olayda Allah’a karşı derin bir tevekkül içerisinde olur.

Müminlerin hiçbir olay karşısında hüzne kapılmamalarını sağlayan en önemli konulardan birisi de ahiretin varlığına kesin olarak iman etmeleri ve asıl olarak ahirete hazırlık yaparak yaşamalarıdır. Dünyanın çok kısa ve geçici olduğunu bilen, sonsuz ve mükemmel olan ahiret hayatını ümid eden bir insan için, nefsin üzüntüye teşvik ettiği dünya hayatına iliştin konuların hepsi önemini yitirir. Hiçbiri, Allah'ın rızasının, sevgisinin, yakınlığının ve cennetinin üstünde değildir. Bu nedenle, bir müminin Allah'ın sevgisini, rızasını ve cennetini ummasının vereceği neşe, mutluluk ve heyecan, dünya hayatına ait herhangi bir konu için duyulacak üzüntüye üstün gelir.

Ayrıca üzüntü Yüce Rabbimiz'in beğenmediğini ve sakınılmasını bildirdiği bir ahlaktır. Mümin herşeyden önce Allah'ın bu hükmü gereği nefsinin bu kışkırtmasına karşı kesin bir ahlak gösterir. Allah korkusu ve imanın neşesi, müminin tam tersine daimi bir huzur ve mutluluk içerisinde olmasını sağlar. Allah Kuran'da, bu ahlak yaşandığı takdirde Müslümanların mutlaka üstün geleceklerini şöyle vadetmiştir:

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i imran Suresi, 139)

Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, mü'minler için de (şefkat) kanatlarını ger. (Hicr Suresi, 88)

Müminin üzüntüden uzak bir ahlak içerisinde olmasının bir sebebi de, sürekli olarak Allah’ın verdiği nimetleri düşünmesi ve şükretmesidir. Çünkü Allah’ın üzerimizdeki yakın ilgisi ve Rabbimiz'in sonsuz lütfunun ve sevgisinin tecellileri olan nimetlerin her biri birer şükür ve sevinç vesilesidir.

SONUÇ
“Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.” (Yunus Suresi, 62)

Kuran’da bildirildiği gibi üzüntü, Müslümanların uzak olduğu bir ruh halidir. Allah, samimi olan Müslümanları, ahiretteki sonsuz hayatlarında da üzülmeyecekleri, mahzun olmayacakları bir hayatla yaşatacağını bildirmiştir. Burada, ebedi olarak, Allah’ı razı etmiş olmanın ve nimetlerin sevincini yaşayacaklardır. Elbette Müslümanlar dünyada imtihan oldukları için hastalıkla, zorlukla, sıkıntıyla, inanmayanların, saldırılarıyla, mallarının etsiltilmesiyle ve daha birçok zorlukla karşılaşırlar. Ancak bunların hiçbiri onlarda üzüntü oluşturmaz. Müslüman Allah’ın kendisine yaşattığı kaderin güzelliğinin, imtihan olduğunun, herşeyde hayır ve hikmetler olduğunun farkındadır.

Üzüntüye kapılmamak Allah'ın bildirdiği, imani bir yükümlülüktür. Mümin bu ruh halinden Allah emrettiği için sakınır. Ancak Yüce Rabbimiz dünya hayatını, üzüntünün ne kadar yanlış bir ahlak olduğunu insanın düşünerek de anlayabileceği gibi yaratmıştır. Zira dünya hayatı, üzüntülerle, kuruntularla, gereksiz vesveselerle vakit kaybedilmeyecek kadar kısadır. İnsanın çok kısa bir süre içinde dünyadaki imtihanı bitecek ve asıl kalacağı sonsuz ahiret hayatına kavuşacaktır. Ölüm mutlaka bir gün dünyadaki herkesin karşısına çıkacaktır. Bu kadar geçici ve kısa kalınan bir yerde, bu değerli zamanı üzülerek, Allah’ın istemediği bir ahlakı göstererek, nimetleri farkedemeden geçirmek insan için çok büyük bir kayıptır. İnsan üzülmenin aksine, dünyadayken, sonsuz ahiret hayatının sevincini yaşamalıdır. Allah’ı razı etmiş ve cennetle müjdelenmiş olma ümidi ve sevinci, insanın yüzüne, konuşmalarına, ahlakına ve tüm hayatına yansımalıdır.

03 Eylül 2008 Çarşamba

ÜZÜNTÜ, MÜMİNLERDEN UZAK OLAN, İNKAR EDENLERE AİT BİR ÖZELLİKTİR –1-

Allah insan ruhunu birçok güzel özelliğin yanında, kendisini olumsuzluğa itebilecek ve sakınması gereken özelliklerle birlikte yaratmıştır. Insan bir yandan sevgiden, merhametten, güzel sözden zevk alırken diğer yandan da kıskançlığa, öfkeye, üzüntüye eğilimli bir varlıktır. Allah'tan korkan ve vicdanıın kullanan bir insan için elbeteki tüm bu kötülüklerden korunmak son derece kolaydır. Yüce Rabbimiz'in, “Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).” (Şems Suresi, 8) ayetinde bildirdiği üzere, insanın dünyada imtihan olmasının bir gereği olarak, Allah bu özellikleri yaratırken aynı zamanda insana bunlardan sakınma gücünü de ilham etmektedir. Örneğin insan kıskançlığı bilir ve bu kötü ahlak özelliğine karşı nefsinde bir eğilim olabilir. Ancak Allah’ın Kuran’da bizlerden nasıl bir ahlak istediğini düşündüğünde, Allah’ın böyle bir özellikten razı olmayacağının şuuruna vardığında, mümin nefsini hemen bu yönde eğitir. Aynı durum öfke, gerilim, kin ve diğer kötü ahlak özellikleri için de geçerlidir. Insan en ufak bir şeyde öfkelenmeye, yanlış anlamaya, alınmaya, küsmeye, içine kapanmaya, gerilmeye, kızmaya eğilim gösterebilir. Bu duyguların en yaygın olanlarından birisi de “üzüntü” dür.

Allah'ın rızasına uygun yaşam şeklini ve Kuran ahlakını benimsemeyen insanlar, üzülmek ve mutsuz olmak için yüzlerce hatta binlerce sebep bulabilirler. Çünkü insan, ancak samimi olarak Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayıp, Allah’a ihlasla kulluk ederse, Allah’ın emir ve isteklerini titizlikle uygulayarak, Allah’ı çok sevip içten saygı duyarsa, Kuran ahlakını tam olarak yaşarsa gerçek anlamda mutlu olabilir. Bunun dışında mutlu olmanın başka bir yolu yoktur. Bu nedenle, mutluluğu Allah'ın rızasında ve Kuran’da aramayıp dünyevi hedeflere yönelen, kendi nefsini rahat ettirmeye çalışan insanların karşısına mutlaka mutsuzluklar ve üzüntüler çıkar.

Allah'ın sonsuz adaletini ve Rabbimiz'in kaderi en mükemmel şekilde yarattığını düşünmeyen bu insanlar, olayların özel hikmetlerle yaratıldığını gözardı etmelerinin sıkıntısını yaşarlar. Çevrelerinde olup biten olayların ya da insanların davranışlarının hayırlarını görmek yerine, bunlar üzerinde saatlerce karamsarlığa kapılarak düşünür, çok sıradan gündelik konuları büyütebilir ve bundan dolayı da ciddi şekilde üzüntüye kapılırlar. Örneğin insanların en çok üzüldükleri konulardan birisi geçmişe yönelik konulardır. Uzun uzun geçmişte yaptıkları hataları düşünüp, nasıl o hatalara düştüklerine üzülürler. Tekrar tekrar olayları hatırlayıp anlatırlar, üzüntü veren pişmanlıklar yaşarlar. Oysa insan için, geçmişinin bir üzüntü konusu olmaması gerekir. Çünkü Allah her olayı kaderde mutlaka hayırlarla ve hikmetlerle yaratmıştır. İnsan elbeteki geçmişteki hatalarından pişmanlık duyacak, bunları tekrarlamamak ve telafi etmek için çaba harcayacaktır. Ama bunların hiçbirisi hiçbir zaman için bir üzüntü konusu değildir.

Müslümanın hayatında bu ahlakı en güzel örnekleriyle görmek mümkündür. İster 30 yıl, isterse 30 saniye öncesi olsun, mümin yaptığı hatalardan, yanlışlar dolayısıyla hüzne kapılmaz. Yaptığı hataların hayır ve hikmetlerini düşünüp, onlardan ders alır. Allah’tan bağışlanma diler, hatasının kendisini Allah’a daha da yakınlaştırması için dua eder. Müslüman da yaptığı yanlış şeylerden dolayı pişmanlık duyar ancak bu pişmanlık mutsuzluk veren bir pişmanlık değil, aksine ümit veren, Allah’a yönelmeye sebep olan bir pişmanlıktır.

İman etmeyen insanlara üzüntü veren konulardan birisi de ümitlerini kaybetmeleridir. Çevremizde, bazı insanların birçok konuda ümitlerini kaybettikleri ile ilgili sözlerini sık sık duyarız. Mümin ahlakında ise ümit kaybetmenin de yeri yoktur. Allah Kuran’da gerçekten inanan insanların ümitlerini kaybetmediklerini bildirmektedir (Yusuf Suresi, 87) (Zümer Suresi, 53). Müslümanlar Allah’tan her konuda daima ümitvar bir ruh hali içinde olurlar. Allah’ın samimi kullarının dualarına mutlaka karşılık vereceğine iman ederler. Duaları da herzaman ümit ve korku arasındadır. Allah’ı razı edip, Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanma ümitleri, Müslümanların tüm hayatlarına hakim olan bir mutluluk vesilesidir.

02 Eylül 2008 Salı

İNSAN İMTİHANIN GEREĞİ OLARAK ACİZ YARATILMIŞTIR, ASIL HAYAT AHİRETTİR

Bir akrep radyasyona maruz kalsa da yaşamaya devam eder. Bir köpekbalığının kansere yakalandığı görülmemiştir. Penguenler –40 derecede yaşarlar, fakat vücut ısıları +40 derecedir. Köpeklerin koku alma merkezleri insanlardan 40 kat daha gelişmiştir. Çita saatte 125 km hızla koşabilir. Timsahlar, günümüzde üretilen mide ilaçlarının aynı hammaddesini kullanarak kendi mide ilaçlarını kendileri üretir.

Bu örnekler milyonlarcadır. Canlılar, Allah’ın lütfu ve üstün sanatı vesilesiyle olağanüstü niteliklere sahip varlıklardır. Rabbimiz, her birinde farklı özellikler tecelli ettirerek, dilediği takdirde mükemmel ve kusursuz yaratacağını gösterir. İşte bu yaratılışta, insanların anlaması gereken büyük ve önemli bir sır vardır:

İnsan son derece aciz bir varlıktır. Tek bir virüse yenik düşebilir, bedeninde kontrolsüzce üreyen tek bir hücrenin vesilesiyle ölebilir. Yalnızca soğukta kalması, Güneş ile biraz fazla muhatap olması, yıkamadan bir meyveyi yemesi, gözüne yalnızca tek bir toz tanesi kaçması, biraz fazla yemek yemesi, biraz uykusuz kalması, ciddi hastalıkların oluşması için yeterli bir sebeptir.
Çiçekteki koku, dünyanın neresinde olursa olsun güzeldir. Yalnızca bir çimen parçasının kokusu bile ferahlık verir. Allah dilese, böyle bir kokuyu doğal olarak insanda da yaratabilir. Fakat durum böyle değildir. İnsan, kendi bedeninde, oldukça kısa bir zaman içinde kendisinin dahi dayanamayacağı bir acz ile karşılaşır. Bedeninde her gün mutlaka, detaylı ve kapsamlı bir bakım yapmak mecburiyetindedir. Fakat düşündürücü olan, insandan başka hiçbir canlının böyle bir bakıma ihtiyacı olmamasıdır.

Allah dilese, tıpkı kuyruğu kopan kertenkelenin tekrar kuyruğunun çıkması gibi, insanda da kopan uzuvların yerine yenisini var edebilir. Fakat böyle olmamaktadır. Allah dilese, hiç kanser olmayan böcekler gibi insanı da kanserden habersiz bir canlı yapabilir. Fakat durum bu şekilde değildir. Allah dilese, radyasyonun içinde hiçbir zarar görmeden yaşattığı canlılar gibi insanı da her türlü ortama dayanıklı kılabilir. Allah dilese, acizlik yaratmayabilir. Fakat Allah acizlikleri yaratmıştır ve bu yaratmada büyük bir hikmet vardır.

Bu hikmeti görebilmek için biraz düşünmek yeterlidir. Allah her şeyi mükemmel yaratmaya kadir olduğuna ve dilediği anda kusursuz yarattığına göre, dünya hayatı, özel olarak eksik ve kusurlu yaratılmıştır. İnsana acizlik, özel olarak diğer canlılardan çok daha fazla ve kapsamlı şekilde verilmiştir. Bir çınar ağacı yüzlerce yıl yaşayabilirken, insanın ortalama ömrünün 70-80 yıl olması bu özel yaratılış sebebiyledir. İnsanın, bu özel yaratılışı görüp anlaması gerekmektedir. Rabbimiz kusursuz yaratmaya kadirdir ancak imtahanın gereği olarak dünya hayatını bir hayli kusurlu yaratmıştır. Allah’ın yüce sanatının asıl olarak tecelli edeceği yer ise ahirettir.

Cennet; kusurun, hastalıkların, acizliklerin, yorgunluğun, uykusuzluğun, yaşlanmanın, sakatlanmanın, susamanın, acıkmanın, kirlenmenin, acz içindeki ihtiyaçların, mutsuzlukların, nefretin, huzursuzlukların hiçbirinin olmadığı yerdir. Cennet; nimetlerin, güzelliklerin, sevginin, bolluğun, mutluluğun, sağlık ve neşenin, gençliğin, dinçliğin, temizliğin, sonsuza kadar kesintisizce var olduğu yerdir. İnsanın dünyadaki kısa ömrü ve sahip olduğu acizlikleri, bizler için gayb olan fakat Allah’ın Kuran ile bildirmesiyle kesin bir gerçek olan cenneti düşünmesi, buna inanması ve bu sebeple Allah’a yönelmesi için verilmiş özel imtihanlardır. Dünyada, Allah’ın yarattığı bu muazzam imtihan ortamında, acizliklerin ve dünya hayatının kısalığını düşünerek bunun hikmetini çözebilen bir insan, asıl hayatın dünya hayatı olmadığını da anlamış olacaktır. İstemediği halde yaşlandığı, istemediği halde hastalandığı, istemediği halde acizlikler, sıkıntılar ve endişelerle başetmek zorunda kaldığı sahte, kısa ve geçici bir hayatın asıl hayatı olmayacağını bilecek kadar anlayışı açılmıştır. Kusursuz hayatı cennettedir. Cennette bu yaşam asla son bulmayacaktır. Hastalıklarla, ölümle, zorluklarla kesilmeyecektir. Sonsuza dek, tüm acizliklerden arınmış olarak devam edecektir. Çünkü bu, kusursuz yaratan, tüm eksikliklerden münezzeh Allah’ın yaratmasıdır.

Ama Rablerinden korkup-sakınanlar; onlar için Allah Katında -bir şölen olarak- altlarından ırmaklar akan -içinde ebedi kalacakları- cennetler vardır. İyilik yapanlar için, Allah'ın Katında olanlar daha hayırlıdır. (Al-i İmran Suresi, 198)

Dünyada yaratılan aczin bir başka hikmeti ise, insanın, dünyadaki sıkıntı, hastalık ve zorlukların, sonsuz cehennemde ebedi olarak yaşanacağını bilmesi içindir. Cennette Müslümanlar için acizlikler yok olur, güzellik ve nimetler artarken; cehennemde acizlik, acı ve ölümlerin en şiddetlisi sürekli olarak yaşanacaktır. Dünya hayatını asıl hayatları zanneden ve kısa bir ömür için Allah’a kulluk etmeyi kendilerince reddeden kişiler, ahirette asıl hayatın, içinden hiçbir zaman çıkarılmayacakları ve sürekli azap görecekleri cehennem olacağını göreceklerdir. Allah ayetlerinde şöyle buyurur:
(Kıyametin) Geleceği günde, O'nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi 'bedbaht ve mutsuz', (kimi de) mutlu ve bahtiyardır. Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır. Onlar, Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. Çünkü Rabbin, gerçekten dilediğini yapandır. (Hud Suresi, 105-107)

ATEŞE ÇAĞIRAN BİR GELENEK: ATALARIN DİNİNE BAĞLILIK

Bazı insanların din ahlakını benimsemelerini engelleyen, hayatları boyu içinde bulundukları ortamdan, aile yapısından, arkadaşlıklardan etkilenerek geliştirdikleri ve atalarının dinini temel alan düşünce yapılarıdır. Bu düşünce yapıları, tamamen materyalist bir temele dayanabileceği gibi, din adına ortaya çıkan ancak hak din ahlakıyla ilgisi olmayan fikirlerden de oluşabilmektedir. Nitekim Kuran'da din ahlakını tebliğ eden resullere ve müminlere, atalarının dinine bağlı olan kişiler tarafından verilen cevaplar bildirilmiş ve bu kişilerin genel özellikleri haber verilmiştir. Bilimden eğitime, ekonomik düzenden adalet sistemine kadar her konuda, geçmişte uygulanan kuralların devamından yana olan bu kişiler, din ahlakının getirdiği akılcı ve adaletli düzene karşı çıkmışlardır. Ancak karşı çıkarken savundukları fikirler genellikle akla ve vicdana dayanan fikirler olmamış, ölçü olarak çıkarlar, alışkanlıklar, gelenek ve görenekler alınmıştır. Bu tutucu ve karanlık zihniyetle, Allah'ın vahyini insanlara bildirmekle görevlendirilen elçiler de karşılaşmışlardır. Hz. Muhammed (sav)'in, Hz. İsa'nın, Hz. Şuayb'ın, Hz. Musa'nın, Hz. İbrahim'in, Hz. Nuh'un, Hz. Hud'un ve daha pek çok elçinin tebliğinden yüz çeviren bu çevreler, Kuran'da bildirildiğine göre batıl dinlerinden ve batıl inanışlarından vazgeçmeyeceklerini söylemişlerdir.

Rabbimiz'in "ataların dinine bağlılık" olarak bildirdiği bu çarpık zihniyet, günümüzde de devam etmektedir. Bazı kişiler, halen atalarından kalan hayat görüşünü, yanlış ahlak anlayışlarını sorgulamadan kabul ederek yüzyıllardır süregelen bu yanılgıyı devam ettirmektedirler.

Ataların Dinine Bağlı Kalmak Erdem Değil Kayıptır

Kuran'da elçilerin tebliğleri ve kavimlerinin onlara verdikleri cevaplarla ilgili çok detaylı bilgiler verilmektedir. Elçilerin Allah'a iman etmek için yaptıkları davete bu kişiler, Kuran'da bildirildiğine göre "... Gerçekten Biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu Biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz." (Zuhruf Suresi, 23) şeklinde karşılık vermişlerdir.

Gerçekten de iman etmeyen kişilerin takip ettikleri yol atalarının yolu, okudukları ise atalarının eserleridir. O yolun dışında bir yol izlemezler ve atalarının en doğru yolda olduklarına inanırlar. Onların hayat şekillerini kendilerine örnek alır, söyledikleri her sözün kendilerine hayat verdiğini düşünürler. Bu bağlılık o kadar güçlüdür ki, bu yolun yanlış olduğunu ve atalarının pek çok hata ve eksiklikleri olduğunu onlara göstermeye çalışan kişileri de kendilerine düşman kabul ederler. Allah Kuran'da bu durumu şu ayetle bildirmiştir: "...Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz..." (Yunus Suresi, 78)

Ataların Dinine Bağlılık Şuuru Kapatır

Atalarının dinine tabi olan insanlar doğruluğunu araştırmadan, vicdanlarıyla değerlendirmeden, sadece yıllardan beri o şekilde gördükleri için atalarının dinini izlemekte, gerçeklere karşı var güçleriyle direnmektedirler.

Allah inkar edenlerin bu tavrını "... (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Ancak onlar dinlerine olan bağlılıkları nedeniyle atalarının büyük bir yanılgıda olabileceğine ihtimal vermez, hiçbir doğruyu işitmek istemez, elçinin çağrılarından yüz çevirirler. Ancak bu tavırlarına karşılık öne sürebilecekleri, geçerli hiçbir açıklamaları yoktur. Çünkü elçinin onları davet ettiği, Allah'ın sözü olan Kuran'dır. Rabbimiz bu gerçeği, Kuran'da şu şekilde bildirir:
"(O peygamberlerden her biri de şöyle) demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?" Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız." (Zuhruf Suresi, 24)

İşte insanlar atalarının dinine olan bu körü körüne bağlılıkları nedeniyle Kuran ayetlerindeki hükümleri görmezden gelir ve Allah'ın vahyini göz ardı ederler. Dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu, birkaç on yıl sonra ölüp kefene sarılarak toprağın altına gömüleceklerini ve Allah Katında tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceklerini akıllarına dahi getirmezler.

Allah Kuran'da, "Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ayetiyle iman etmeyenlerin bu büyük yanılgılarını bildirmektedir. Ölümden kaçan bu insanlar, Allah'ın elçilerine uymadıkları için çok büyük bir yıkıma uğrayacaklarını düşünmeyerek büyük bir gaflet içinde yaşamaktadırlar.

Ataların Dini ile Mücadeleye Kuran’dan Örnek…

Kuran'da din ahlakından yüz çevirerek atalarının dinine uyanlara verilen örneklerden biri Hz. İbrahim'in kavmidir. Bu inkarcı topluluk, atalarının yolunu izleyip putlara tapıyorlardı. Bu batıl dine olan bağlılıkları nedeniyle de, Hz. İbrahim'in hak din ahlakına davetini reddediyorlardı. Allah Kuran'da, Hz İbrahim'in inkar edenlerle birlik olan babasına ve kavmine "... Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?" (Enbiya Suresi, 52) diye seslendiğini bildirir. Bundan sonra aralarında geçen konuşmalar, Kuran'da şu şekilde bildirilir:
"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler. Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?" "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim." (Enbiya Suresi, 53-56)

Ayetlerin devamında söz konusu kavmin, Hz. İbrahim'in Allah'a iman etmeleri için yaptığı her davete inkar ile karşılık verdikleri bildirilmektedir. Aralarında geçen bu konuşmadan sonra Hz. İbrahim putlarına bir tuzak kuracağını söylemiş, onlar gittikten sonra da önünde eğildikleri tüm putlarını -büyük olan hariç- kırmıştır. Daha sonra inkar eden kavmi ile Hz. İbrahim arasında geçen konuşmalar, Kuran'da şu şekilde bildirilir:
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki, ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar. "Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin." (Enbiya Suresi, 59-63)

Hz. İbrahim'in bu daveti ve akılcı yöntemi karşısında kavmi ilk önce tereddüt etmiş ve "vicdanlarına başvurup" zalimlik yaptıklarını bir an için kabul etmişlerdir. (Enbiya Suresi, 64) Ancak daha sonra hemen bu gerçekten geri dönüp, yeniden yüz çevirmişlerdir. Allah onların bu inkarını ayetlerde şu şekilde bildirmektedir:
"… Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya Suresi, 65-67)

Bu konuşmaların ardından imandan yüz çeviren kavim Hz. İbrahim'i öldürmeye, ateşe atmaya çalışmış, ancak Rabbimiz onların bu tuzaklarını geçersiz kılmıştır. (Enbiya Suresi, 68-70)

Hz. İbrahim kıssasında da görüldüğü gibi iman etmeyen bir topluluk için atalarının doğru yolda olması, yaptıkları şeyin akılcı ve mantıklı olması önemli değildir. Çünkü onlar doğrunun peşinde de değildirler. Genel olarak tek yaptıkları, doğru veya yanlış da olsa atalarının yolunu izlemektir. Bu zihniyet ise, vicdanın körelmesi ve iradesizliğin bir sonucudur. Söz konusu kişiler vicdanlarına başvurup doğru olanı görebilecekleri ve irade göstererek doğruları uygulayabilecekleri halde, bundan kaçınıp, çoğunluğu taklit etmekle yetinirler.

Unutmamak gerekir ki, insanın hiçbir atası kendisine şefaat edemez; hiç kimse Allah'ın huzurunda bir başkasına fayda sağlayamaz. İnsanların tek velisi, tek dostu ve koruyucusu alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Yüce Allah ayetlerde bu açık gerçeği kavramış kişilerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Siz beni Allah'a (karşı) inkar etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O'na şirk koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, bağışlayan (Allah')a çağırıyorum. "İmkanı yok; gerçekten sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, dünyada da, ahirette de çağrıda bulunma (yetkisi, gücü, değeri ve bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah'adır. Ölçüyü taşıranlar, onlar ateşin halkıdırlar.” (Mümin Suresi, 42-43)

'MÜSLÜMAN NÜFUS KATOLİK NÜFUSU GERİDE BIRAKTI'

Cumhuriyet Gazetesi
01/04/2008

Vatikan, tarihte ilk kez dünyadaki Müslüman sayısının Katoliklerin sayısını geçtiğini açıkladı. Monsenyor Vittorio Formenti tarafından hazırlanan, Vatikan’ın yeni yayımlanan 2008 yılı almanağına göre, Müslümanlar dünya nüfusunun yüzde 19.2’sini, Katolikler ise yüzde 17.4’ünü oluşturuyor.

Cumhuriyet gazetesi tarafından müjdelenen bu haber Kuran'da bildirilen, "İnsanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile." (Nasr Suresi, 2-3) ayetlerinin tecelli edeceği vaktin çok yakın olduğunu, hatta yaşanmaya başladığını göstermektedir. Allah bu vaadini muhakkak tamamlayacaktır. İman edenlerin yapması gereken ise, imanı en samimi şekliyle yaşayarak bu gelişmelerde ellerinden geldiğince pay sahibi olmaya gayret etmektir.

FRACIS COLLINS: 'LABORATUVARDA ALLAH'I HİSSETTİM'

Yeni Asya Gazetesi
09/04/2008

Dünyanın en önemli genetik uzmanlarından biri olan ve sekiz yıl önce insan DNA’sının şifresini çözen bilim adamı Dr. Francis Collins, Allah’a iman ettiğini açıkladı.

Collins yaptığı büyük buluşun ardından, Allah’ın varlığını anlattığı kitabını kaleme aldı. Eylül ayında piyasaya çıkacak kitabıyla ilgili İngiliz Time dergisine konuşan 56 yaşındaki Collins, 30 yıl öncesine kadar ateist olduğunu ancak artık Allah’a inandığını söyleyerek, “Allah’ın var olduğuna dair rasyonel bir temel var ve bilimsel gelişmeler insanı Allah’a daha da yaklaştırıyor. Laboratuvarda çalışırken Allah’ı hissettim. Kesinlikle bizden daha büyük bir güç var ve ben O’na inanıyorum. DNA’nın şifresini çözmek beni Allah’a biraz daha yakınlaştırdı. Hastalıktan kırılan insanlar gördüm. Bilim onlardan umudunu kesmişti. Ama mucizevi olarak hayata döndüklerini gördüm. Bu da Allah’ın işidir” açıklamalarında bulundu.

İnsan genini çözmenin kendisine Allah’ın eserini görme fırsatı verdiğini söyleyen Collins, “Önemli bir buluş yaptığınızda o bilimsel çoşku anını yaşarsınız, çünkü onu araştırmış ve keşfetmişsinizdir. Keşfettiğim şey öyle bir şeydi ki, bu bilgiye daha önce hiçbir insan sahip olamamıştı. Fakat Allah onu her zaman biliyordu” dedi.

Akıl ve vicdan sahibi her insan, DNA’daki müthiş kodlama sisteminin şuursuz atomlar tarafından kendiliğinden oluşamayacağını takdir edecektir. İnsan vücudunda trilyonlarca hücrenin her birinde kesintisiz işleyen sistemler, insana Allah'ın sonsuz aklını, ilmini, gücünü, yaratışındaki sonsuz mükemmelliği göstermektedir.

01 Eylül 2008 Pazartesi

HIRİSTİYAN BİR İNGİLİZ OLAN ABDULHAKİM'İN MÜSLÜMAN OLMA ÖYKÜSÜ

Gerçek Hayat
18-24/04/2008

Anne babası Hıristiyan olan ve küçük yaşlardan itibaren kiliseye giden Abdulhakim, erişkin yaşlarında Hıristiyanlıktaki teslis inancını sorgulamaya başladı. Bir arkadaşı vesilesiyle İslam dini ile tanışan Abdulhakim özellikle ölüm üzerine düşünüyordu. Daha sonra Kuran okumaya başladı ve ayetlerden derinlemesine etkilendi. Abdulhakim Kuran’ı ilk okuduğundaki düşüncelerini şöyle dile getirdi:

“Bakara, Ali İmran, Nisa, Maide, Enam, Araf, Enfal, Tevbe, Yunus ve Hud Surelerini arka arkaya okudum. Bu sureler beni o kadar çok etkiledi ki, hissettiklerimi size tam olarak anlatamayabilirim. Kehf, Meryem, Taha Surelerini okuduğumda ise Kuran’ın, bir Yaratıcı tarafından gönderildiğine kesin olarak inandım ve Müslüman olmaya karar verdim… Kuran hem sorularıma cevaplar verdi, hem de kalbime büyük bir sükunet indirdi. Kuran’dan bu denli etkilenmemin bir başka sebebi de, Kuran’ın insanın hayatını baştan aşağı yeniden düzenlemesiydi. Bu kitap insanın yaşam sürmesi için ihtiyaç duyduğu her alana bir takım kurallar koyuyor ve insanı yeni bir hayatla tanıştırıyor. Böyle bir şeyi ne İncil’de, ne de Tevrat’ta gördüm. Ayrıca düşünen bir insanın Kuran okuyup da iman etmemesi imkansız…. Kuran’ı o kadar çok sevmiştim ki, bir an bile olsun onu elimden bırakmak istemiyordum.”

Abdulhakim Müslüman olmanın son derece kolay olduğunu öğrendiğindeki şaşkınlığını şöyle anlattı:
“… Nasıl Müslüman olacağımı sorduğum da, İslam’a girmek için sadece Kelime-i Şehadet getirmemin yeterli olacağı cevabını aldım. İslam’a girmenin bu kadar kolay olması beni çok şaşırttı. Çünkü Hıristiyan olmak istediğinizde bir sürü tören düzenlenmesi gerekiyordu.”


İslam dini ve Allah’ın hak kitabı Kuran, Abdulhakim üzerinde kalıcı değişiklere neden oldu.
“Kuran okudukça değiştim ve kalbimin, zihnimin hayatımın Kuran ile aydınlandığını fark ettim. Kendimi yeni doğmuş bir çocuk gibi hissediyordum... vaktimi sadece Kuran okuyarak geçirmek istiyordum.”

Abdulhakim’in hayatında yaşadığı bu dönüm noktasının ardından ailesi de İslam dinine karşı ilgi duymaya başladı ve iki erkek kardeşi de Müslüman oldu. Abdulhakim, annesinin, Hıristiyan olmasına rağmen, üç oğlunun da Müslüman olmasından mutluluk duyduğunu söyledi.
“Annem halen Hıristiyan olsa da sürekli olarak, “Müslüman olmanız çok iyi oldu. Bu haliniz eski halinizden çok çok iyi. Sakın İslam’ı terk etmeyin” diyor.”

Abdulhakim İngiltere’de yer yıl İslam dinine girenlerin oranının arttığını, özellikle İngiliz kadınların İslam’a büyük bir ilgi gösterdiğini söyledi. Geçen ay Londra’da 51 İngiliz kadının Müslüman olmasının nedeni olarak İslam dininin kadına verdiği değeri öğrenmelerini ve bundan çok etkilenmelerini gösterdi.

EVRİMCİLERİN FOSİL GİZLEME ADETİ

Darwinizm öylesine büyük bir yalandır ki,

- 150 yıl boyunca insanları canlıların evrimleştiğine inandırmıştır.
- insanları, maymunsu ataları olduğuna ikna etmiştir.
- tek bir tane bile bilimsel delili olmamasına rağmen bilimsel bir teoriymiş gibi davranmıştır.
- tek bir tane bile ara fosil olmamasına rağmen ara fosil var telkini yapmıştır.
- tek bir proteini laboratuvarda bile oluşturamamasına rağmen yeryüzündeki canlı çeşitliliğinin varlığını tesadüflere bağlamıştır.
- şuursuz, cansız, başıboş atomların tesadüfler sonucu bir araya gelerek, devletleri, medeniyetleri, laboratuvarlarda kendi hücrelerini inceleyen bilim adamlarını var ettiği yalanını bütün insanlığa telkin etmiştir.
- tüm bunları yaparken ise, yalnızca yalan, sahtekarlık ve demagoji kullanmıştır.

Darwinizm öylesine büyük bir yalandır ki, bu ideolojinin destekçileri sahte fosiller üretip bunları 40 yıl boyunca sergilemekte sakınca görmezler. Darwinistler, ara fosil uydurabilmek için sahtekarlık yapmayı adeta bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Kusursuz canlıların fosillerini alıp onun üzerinde bir evrim senaryosu kurgulamaktan çekinmezler. Hayali ilk hücre hakkında sayısız senaryoları vardır, fakat henüz bu hayali hücrenin binlerce proteininden bir tanesinin bile meydana gelişini açıklayamazlar. Mutasyonların evrimleştirdiğini söylerler, fakat kontrollü laboratuvar ortamında dahi mutasyonlarla tek bir canlıya faydalı bir özellik ekleyememişlerdir.

İşte bu nedenle çözümü sahtekarlığa başvurmakta bulmuşlardır. Fosil kayıtlarının teorilerini desteklememesi üzerine çaresiz kalan Darwinistler, mükemmel canlılara ait kusursuz fosilleri alarak bunları kendi istedikleri şekilde yorumlamış, hatta açıkça sahtekarlık yapmışlardır. İnsan kafatasına yeni ölmüş orangutan çenesi ekleyerek 40 yıl sergilenen sahte Piltdown adamını, bir tane domuz dişinden sözde ailesiyle birlikte resmedilen Nebraska adamı sahtekarlığını üretmişlerdir. Dinozor fosillerine tüy eklemiş, sanayi devrimi kelebeklerini ağaç kabuklarına yapıştırarak çektikleri resimlerle doğal seleksiyon ile evrimleşme propagandaları yapmışlardır. Coelacanth’ı yıllarca ara form olarak tanıtmış, canlının halen yaşıyor olduğunun anlaşılması ile şaşkına dönmüşlerdir. 53 milyon yıllık at fosilleri günümüz atlarının aynısıyken, hayali bir “atın evrimi senaryosu” üretmişler, sonunda bunun da sahte olduğunu itiraf etmişlerdir. İnsanın hayali evrimini sahte embriyo çizimleri ile açıklamaya çalışmışlar, ardından çizimlerin sahibi Haeckel’in, “evrim teorisi adına çok sahtekarlık yapıldığından bu sahtekarlığı dolayısıyla gocunmadığına” dair itirafı ile bu sahte senaryoyu da geri çekmek zorunda kalmışlardır.

Kısacası, Darwinizm bir yalandır. Sahte fosiller sürekli olarak deşifre edildiği, gerçek fosiller ise evrimi tümüyle yalanladığı için EVRİMCİLER FOSİLLERİ GİZLEME İHTİYAC DUYARLAR.


Darwinistler Bir Fosil Buldukları An Onu Alelacele Gizlerler, Tıpkı Kambriyen Fosillerinde Olduğu Gibi

Fosiller evrimi yalanlayan en önemli delillerdendir. Yeryüzünün çeşitli katmanlarından elde edilen ve canlıların ilk yaratıldıkları andan itibaren hiçbir değişime uğramadığını ortayan koyan 100 milyon fosil, evrimciler için tam bir çıkmaz oluşturmaktadır. Normalde kendi teorilerinin ispatı için kullanmaları gereken fosillerin her birinin Yaratılış gerçeğini tasdik etmesi Darwinistleri fosilleri saklamaya kadar itmiştir. İnsanların bunları görmesini ve bilmesini istemezler. Bunu tarihte çok yapmışlardır, bugün de halen yapmaktadırlar. Sahte evrim demagojilerinden sayfalarca, saatlerce bahsederler. Ama şu an var olan 100 milyon fosil hakkında tek kelime etmemişlerdir. Yüzlerce yıldır istikrarla sürdürülen kazılar sonucunda ele geçen milyonlarca fosil vardır. Fakat Darwinistlerin bunları gösterdikleri müzeler yoktur. Bunları hiçbir zaman bir sergide sergileyememişlerdir. Milyonlarca fosilin yeraltından çıktığı bilinmektedir, fakat bunların hiçbiri ortada yoktur. Ve bu, geçmişten beri sürekli olarak yapılan bir Darwinist oyundur.

Bunun en önemli örneklerinden bir tanesi, 1909 yılında Charles Doolittle Walcott adlı bir paleontoloğun Kanada’nın Burgess Shale bölgesinde yapmış olduğu araştırmalar sonucunda bulmuş olduğu fosillerdir. Walcott, 4 yıl boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda bulmuş olduğu yaklaşık 530 milyon yıl öncesine ait muhteşem fosilleri alelacele gizlemeye çalışmıştır.

Peki bunun nedeni nedir?

Bunun nedeni 530 milyon yıl öncesine ait olarak bulunmuş olan söz konusu fosillerin evrimi kesin olarak reddetmesi, tam anlamıyla ortadan kaldırmasıdır. Bu fosiller Kambriyen dönemi adı verilen döneme aittir ve evrimcilere göre bu dönem, yalnızca tek hücreli veya temel kompleks uzuvlardan yoksun bazı çok hücrelilerin yaşaması gereken bir dönemdir. Hayali evrim masalına göre başka türlü olması mümkün değildir.

Fakat Kambriyen dönemine ait bulunan fosiller, bir evrimci için dehşet habercisidirler. Söz konusu fosiller, o dönem canlıların günümüzdeki canlı kompleksliğine sahip olduğunu göstermekte, günümüz çeşitliliğinin bir benzerinin, hatta daha fazlasının bir anda ortaya çıktığını ilan etmektedir. Dahası, bu canlıların başka canlılardan evrimleştiğini gösteren hayali ilkel bir ata da hiç bir zaman var olmamıştır. Bu fosiller, evrimcilere göre, canlıların en ilkel yapıda olduğunu iddia ettikleri bir dönemde mükemmel bir komplekslik sergileyerek, canlıların bir anda, oldukları görünümde yaratıldıklarını yüksek sesle ilan etmektedirler. Bu, Darwinizm’in kesin olarak ölümü, yok oluşu anlamına gelmektedir. Darwinistler, açıklamasız kaldıkları konularda demagoji kullanmaya alışkındırlar ama canlı çeşitliliğinin yaklaşık 530 milyon yıl önce bir anda ortaya çıkmasına bir açıklama bulmaları imkansızdır.

Nitekim, Harvard paleontoloğu evrimci Stephen Jay Gould’un da belirttiği gibi Darwin’e en büyük rahatsızlık fosil kayıtlarından, özellikle de Kambriyen fosillerinden gelmiştir:

Fosil kayıtları, Darwin'e mutluluktan çok hüzün getirdi. Hiçbir şey onu, neredeyse tüm kompleks dizaynların ortaya çıktığı Kambriyen patlamasından daha çok rahatsız etmedi.

İşte bu sebeple, koyu bir evrimci olan Walcott, ÇÖZÜMÜ FOSİLLERİ SAKLAMAKTA BULMUŞTUR.

Muhteşem Kambriyen fosilleri TAM 70 YL BOYUNCA SAKLANMŞTR.

Burgess Shale fosillerinin gün ışığına çıkması, ancak 1985 yılında, müzenin arşivlerinin yeniden incelenmesi sayesinde oldu. İsrailli bilim adamı Gerald Schroeder bu konuda şu yorumu yapmıştır:

Eğer Walcott isteseydi, fosiller üzerinde çalışmak üzere bir ordu dolusu öğrenciyi görevlendirebilirdi. Ama evrim gemisini batırmamayı tercih etti. Bugün Kambriyen Devri fosilleri Çin’de, Afrika’da, İngiliz Adalarında, İsveç’te ayrıca Grönland’da da bulunmuş durumdadır. (Kambriyen Devrindeki) Patlama, dünya çapında yaşanmış bir olaydır. Ama bu olağanüstü patlamanın doğasını tartışmak mümkün olmadan önce, bilgi gizlenmiştir.


40 yıl Boyunca Saklanan Papağan Fosili

Kambriyen fosillerinin gizlenmesi evrimcilerin tarihinde yaşanmış olan tek olay değildir. Fosil gizlemek, Darwinistler için bir adettir. Nitekim 65 milyon yıllık bir papağan çenesi fosili de, günümüz papağanlarının milyonlarca yıl boyunca hiç değişmediğini gösteren bir yaşayan fosil olduğu ve evrim teorisini bu nedenle geçersiz kıldığı için uzun yıllar insanlardan saklanmıştır. Ta ki California Berkeley Üniversitesi mezunlarından Thomas Stidham adında bir araştırmacının Berkeley Paleontoloji Müzesindeki fosil koleksiyonlarını incelemeye karar vermesine kadar. Bunun ardından yapılan incelemede fosilin, bugüne kadar bulunan en eski papağan fosili olduğu, dinozorlarla aynı dönemde yaşadığı anlaşılmıştır. 13 milimetrelik fosilin röntgen çekimlerine göre, fosilin üzerinde bulunan "K" şeklindeki iz (kan damarları ve sinir yolları) günümüzdeki papağanlara ait özelliklerle aynıdır. Darwinistler, bu gerçeği gizleyebilmek için çözümü tam 40 YL FOSİLİ SAKLAMAKTA BULMUŞLARDR.


100 Milyon Fosilden Hiçkimsenin Haberi Yoktu

Darwinistlerin fosil saklama taktiği, günümüzde halen büyük bir gizlilik içinde devam ettirilmektedir. İnsanların büyük bir kısmı, uzun bir süre boyunca, şu anda dünya çapında bulunmuş olan fosillerin 100 milyondan fazla olduğunu bilmemişlerdir. Adına yaşayan fosil denilen ve günümüz canlılarının milyonlarca yıldır değişmediğini ortaya koyan fosil örnekleri, yıllar boyunca Darwinistler tarafından gizlenmiş, bunlardan yalnızca birkaç örnek gündeme getirilmiştir. Dolayısıyla bilimsel yayınları veya interneti inceleyen kişiler, yaşayan fosil denince, uzun bir süre boyunca yalnızca birkaç ünlü örnek ile karşılaşmışlardır: Bir Ginkgo yaprağı, bir nautilus, bir okapi... Hemen hemen her kişi, yıllarca, dünyada birkaç tane yaşayan fosil örneği olduğunu ve bunların da nadir şaşırtıcı örnekler olduğunu zannetmişlerdir. Şu an var olan neredeyse tüm canlıların, kurtların, atların, tavşanların, kaplumbağaların, balıkların, kuşların, sürüngenlerin neredeyse her türünün, milyonlarcasının yaşayan fosillerinin var olduğundan haberleri bile olmamıştır.

Bunun tek sebebi, Darwinistlerin 100 milyon fosili insanlardan gizlemiş olmalarıdır.


Darwinistler Fosilleri Neden Gizleme İhtiyacı Duyarlar?

Çünkü fosiller evrimi reddetmektedir. Fosil kayıtlarında bir tane bile ara form fosili bulunmamaktadır. Var olan fosil kayıtların tamamı -ki bunlar 100 milyondan fazla fosili ifade eder- mükemmel görünümde, tam ve kusursuz canlılara aittir. Bu 100 milyon fosilin çok büyük bir bölümünü yaşayan fosiller oluşturmaktadır. Söz konusu fosillerin yalnızca bir bölümünün, hatta 3-5 tanesinin bile ortaya çıkması, evrim teorisinin yok olduğunun ilanı demektir. İşte bu nedenle Darwinistler 100 milyon fosil karşısında dehşete kapılmışlardır. Tıpkı Kambriyen dönemine ait muhteşem canlı fosillerini 70 yıl boyunca saklama ihtiyacı duymaları gibi, şu anda da evrimi çökerten bu muazzam koleksiyonu da gözlerden saklamaya çalışmışlardır.

İşte Darwinistlerin büyük bir çaba ile, fosil kayıtlarını gizli tutmak istemelerinin sebebi budur: Evrim teorisi, 100 milyon fosil karşısında tamamen geçersiz kılınmıştır. Bunu ilan eden ise Yaratılış Atlası’dır. Yaratılış Atlası, Darwinistlerin hiç beklemediği bir anda, birbirinden üstün görünümlü 100 milyon yaşayan fosilin varlığını bütün dünyaya haber vermiştir.


Darwinistlerin Beklemediği Karşılık: Yaratılış Atlası

Darwinist tuzak, şu anda artık Yaratılış Atlası ile bozulmuştur. İnsanlar, bir anda ele geçirilmiş 100 milyonun üzerinde fosil olduğunu ve bu fosillerin bir tanesinin bile evrimi delillendirecek bir ara form fosili olmadığını anlamışlardır. İnsanlardan gizlenmeye çalışılan bir gerçek açıkça, resimleriyle, hatta fosil sergilerindeki örnekleriyle insanlara sunulmuştur. İnsanlar bu fosilleri görmüşler, onlara dokunmuşlardır. Bu 100 milyon fosilin tamamı Yaratılış gerçeğini kanıtlayan kusursuz, mükemmel fosillerdir. Bir kısmı soyu tükenmiş mükemmel canlılara aitken, büyük bir bölümü yaşayan fosillerdir. Darwinistler fosilleri gizlemeye çalışırlarken hiç beklemedikleri bir anda Yaratılış Atlası ile karşılaşmışlardır. Bütün Yaratılış delilleri tüm detaylarıyla insanlara ulaştırılmış, tüm detaylarıyla tanıtılmıştır. Ve böylece, Darwinistlerin uzun yıllardır fosilleri gizlemek uğruna gösterdikleri çaba, bir anda tam tersine dönmüştür.

Şu anda evrimin geçersizliğini tüm dünya bilmektedir. Devlet başkanları bunu açıkça dile getirip, Allah inancını benimsediklerini tüm dünyaya ifade etmiş, insanlar ünlü internet sitelerinin düzenlemiş olduğu anketlerde, % 90 oranında canlıları Allah’ın yarattığına inandıklarını belirtmişlerdir. Tüm dünyada resmi olarak benimsenmiş, ülkelerin kanunları ile korunmuş olan evrim teorisi, bir anda tartışılır olmuş, delilsiz bir teori olduğu herkes tarafından hemen anlaşılmış, eyaletler bu teoriyi müfredattan çıkarabilmek için yoğun bir çaba içine girmişlerdir. İşte bu, insanlardan gizlenmeye çalışılan fosillerin ortaya çıkarılmasının getirdiği sonuçtur.

Yaklaşık 1.5 asırdan fazla bir zaman boyunca aldatmalarla, sahtekarlıklarla, evrimi çürüten delillerin saklanmasıyla elde edilen sahte Darwinist başarı, bir anda ortadan kalkmıştır. Darwinistler, tüm dünyayı etkileri altına aldıkları, teorilerini kanunlaştırdıklarını zannettikleri bir anda beklemedikleri şok bir yenilgi yaşamışlardır. Bu, Müslümanların beklediği, Allah’ın dilemesiyle mutlaka gerçekleşecek bir karşılıktır. Çünkü Allah Müslümanlara, batılı yok edip hakkı sağlamlaştıracağını vaat etmiştir.

De ki: "Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar. O, gaybleri bilendir. De ki: "Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.” (Sebe Suresi, 48-49)