Sunday, August 31, 2008

EVRİMCİLERİN FOSİL GİZLEME ADETİ

Darwinizm öylesine büyük bir yalandır ki,

- 150 yıl boyunca insanları canlıların evrimleştiğine inandırmıştır.
- insanları, maymunsu ataları olduğuna ikna etmiştir.
- tek bir tane bile bilimsel delili olmamasına rağmen bilimsel bir teoriymiş gibi davranmıştır.
- tek bir tane bile ara fosil olmamasına rağmen ara fosil var telkini yapmıştır.
- tek bir proteini laboratuvarda bile oluşturamamasına rağmen yeryüzündeki canlı çeşitliliğinin varlığını tesadüflere bağlamıştır.
- şuursuz, cansız, başıboş atomların tesadüfler sonucu bir araya gelerek, devletleri, medeniyetleri, laboratuvarlarda kendi hücrelerini inceleyen bilim adamlarını var ettiği yalanını bütün insanlığa telkin etmiştir.
- tüm bunları yaparken ise, yalnızca yalan, sahtekarlık ve demagoji kullanmıştır.

Darwinizm öylesine büyük bir yalandır ki, bu ideolojinin destekçileri sahte fosiller üretip bunları 40 yıl boyunca sergilemekte sakınca görmezler. Darwinistler, ara fosil uydurabilmek için sahtekarlık yapmayı adeta bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Kusursuz canlıların fosillerini alıp onun üzerinde bir evrim senaryosu kurgulamaktan çekinmezler. Hayali ilk hücre hakkında sayısız senaryoları vardır, fakat henüz bu hayali hücrenin binlerce proteininden bir tanesinin bile meydana gelişini açıklayamazlar. Mutasyonların evrimleştirdiğini söylerler, fakat kontrollü laboratuvar ortamında dahi mutasyonlarla tek bir canlıya faydalı bir özellik ekleyememişlerdir.

İşte bu nedenle çözümü sahtekarlığa başvurmakta bulmuşlardır. Fosil kayıtlarının teorilerini desteklememesi üzerine çaresiz kalan Darwinistler, mükemmel canlılara ait kusursuz fosilleri alarak bunları kendi istedikleri şekilde yorumlamış, hatta açıkça sahtekarlık yapmışlardır. İnsan kafatasına yeni ölmüş orangutan çenesi ekleyerek 40 yıl sergilenen sahte Piltdown adamını, bir tane domuz dişinden sözde ailesiyle birlikte resmedilen Nebraska adamı sahtekarlığını üretmişlerdir. Dinozor fosillerine tüy eklemiş, sanayi devrimi kelebeklerini ağaç kabuklarına yapıştırarak çektikleri resimlerle doğal seleksiyon ile evrimleşme propagandaları yapmışlardır. Coelacanth’ı yıllarca ara form olarak tanıtmış, canlının halen yaşıyor olduğunun anlaşılması ile şaşkına dönmüşlerdir. 53 milyon yıllık at fosilleri günümüz atlarının aynısıyken, hayali bir “atın evrimi senaryosu” üretmişler, sonunda bunun da sahte olduğunu itiraf etmişlerdir. İnsanın hayali evrimini sahte embriyo çizimleri ile açıklamaya çalışmışlar, ardından çizimlerin sahibi Haeckel’in, “evrim teorisi adına çok sahtekarlık yapıldığından bu sahtekarlığı dolayısıyla gocunmadığına” dair itirafı ile bu sahte senaryoyu da geri çekmek zorunda kalmışlardır.

Kısacası, Darwinizm bir yalandır. Sahte fosiller sürekli olarak deşifre edildiği, gerçek fosiller ise evrimi tümüyle yalanladığı için EVRİMCİLER FOSİLLERİ GİZLEME İHTİYAC DUYARLAR.


Darwinistler Bir Fosil Buldukları An Onu Alelacele Gizlerler, Tıpkı Kambriyen Fosillerinde Olduğu Gibi

Fosiller evrimi yalanlayan en önemli delillerdendir. Yeryüzünün çeşitli katmanlarından elde edilen ve canlıların ilk yaratıldıkları andan itibaren hiçbir değişime uğramadığını ortayan koyan 100 milyon fosil, evrimciler için tam bir çıkmaz oluşturmaktadır. Normalde kendi teorilerinin ispatı için kullanmaları gereken fosillerin her birinin Yaratılış gerçeğini tasdik etmesi Darwinistleri fosilleri saklamaya kadar itmiştir. İnsanların bunları görmesini ve bilmesini istemezler. Bunu tarihte çok yapmışlardır, bugün de halen yapmaktadırlar. Sahte evrim demagojilerinden sayfalarca, saatlerce bahsederler. Ama şu an var olan 100 milyon fosil hakkında tek kelime etmemişlerdir. Yüzlerce yıldır istikrarla sürdürülen kazılar sonucunda ele geçen milyonlarca fosil vardır. Fakat Darwinistlerin bunları gösterdikleri müzeler yoktur. Bunları hiçbir zaman bir sergide sergileyememişlerdir. Milyonlarca fosilin yeraltından çıktığı bilinmektedir, fakat bunların hiçbiri ortada yoktur. Ve bu, geçmişten beri sürekli olarak yapılan bir Darwinist oyundur.

Bunun en önemli örneklerinden bir tanesi, 1909 yılında Charles Doolittle Walcott adlı bir paleontoloğun Kanada’nın Burgess Shale bölgesinde yapmış olduğu araştırmalar sonucunda bulmuş olduğu fosillerdir. Walcott, 4 yıl boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda bulmuş olduğu yaklaşık 530 milyon yıl öncesine ait muhteşem fosilleri alelacele gizlemeye çalışmıştır.

Peki bunun nedeni nedir?

Bunun nedeni 530 milyon yıl öncesine ait olarak bulunmuş olan söz konusu fosillerin evrimi kesin olarak reddetmesi, tam anlamıyla ortadan kaldırmasıdır. Bu fosiller Kambriyen dönemi adı verilen döneme aittir ve evrimcilere göre bu dönem, yalnızca tek hücreli veya temel kompleks uzuvlardan yoksun bazı çok hücrelilerin yaşaması gereken bir dönemdir. Hayali evrim masalına göre başka türlü olması mümkün değildir.

Fakat Kambriyen dönemine ait bulunan fosiller, bir evrimci için dehşet habercisidirler. Söz konusu fosiller, o dönem canlıların günümüzdeki canlı kompleksliğine sahip olduğunu göstermekte, günümüz çeşitliliğinin bir benzerinin, hatta daha fazlasının bir anda ortaya çıktığını ilan etmektedir. Dahası, bu canlıların başka canlılardan evrimleştiğini gösteren hayali ilkel bir ata da hiç bir zaman var olmamıştır. Bu fosiller, evrimcilere göre, canlıların en ilkel yapıda olduğunu iddia ettikleri bir dönemde mükemmel bir komplekslik sergileyerek, canlıların bir anda, oldukları görünümde yaratıldıklarını yüksek sesle ilan etmektedirler. Bu, Darwinizm’in kesin olarak ölümü, yok oluşu anlamına gelmektedir. Darwinistler, açıklamasız kaldıkları konularda demagoji kullanmaya alışkındırlar ama canlı çeşitliliğinin yaklaşık 530 milyon yıl önce bir anda ortaya çıkmasına bir açıklama bulmaları imkansızdır.

Nitekim, Harvard paleontoloğu evrimci Stephen Jay Gould’un da belirttiği gibi Darwin’e en büyük rahatsızlık fosil kayıtlarından, özellikle de Kambriyen fosillerinden gelmiştir:

Fosil kayıtları, Darwin'e mutluluktan çok hüzün getirdi. Hiçbir şey onu, neredeyse tüm kompleks dizaynların ortaya çıktığı Kambriyen patlamasından daha çok rahatsız etmedi.

İşte bu sebeple, koyu bir evrimci olan Walcott, ÇÖZÜMÜ FOSİLLERİ SAKLAMAKTA BULMUŞTUR.

Muhteşem Kambriyen fosilleri TAM 70 YL BOYUNCA SAKLANMŞTR.

Burgess Shale fosillerinin gün ışığına çıkması, ancak 1985 yılında, müzenin arşivlerinin yeniden incelenmesi sayesinde oldu. İsrailli bilim adamı Gerald Schroeder bu konuda şu yorumu yapmıştır:

Eğer Walcott isteseydi, fosiller üzerinde çalışmak üzere bir ordu dolusu öğrenciyi görevlendirebilirdi. Ama evrim gemisini batırmamayı tercih etti. Bugün Kambriyen Devri fosilleri Çin’de, Afrika’da, İngiliz Adalarında, İsveç’te ayrıca Grönland’da da bulunmuş durumdadır. (Kambriyen Devrindeki) Patlama, dünya çapında yaşanmış bir olaydır. Ama bu olağanüstü patlamanın doğasını tartışmak mümkün olmadan önce, bilgi gizlenmiştir.


40 yıl Boyunca Saklanan Papağan Fosili

Kambriyen fosillerinin gizlenmesi evrimcilerin tarihinde yaşanmış olan tek olay değildir. Fosil gizlemek, Darwinistler için bir adettir. Nitekim 65 milyon yıllık bir papağan çenesi fosili de, günümüz papağanlarının milyonlarca yıl boyunca hiç değişmediğini gösteren bir yaşayan fosil olduğu ve evrim teorisini bu nedenle geçersiz kıldığı için uzun yıllar insanlardan saklanmıştır. Ta ki California Berkeley Üniversitesi mezunlarından Thomas Stidham adında bir araştırmacının Berkeley Paleontoloji Müzesindeki fosil koleksiyonlarını incelemeye karar vermesine kadar. Bunun ardından yapılan incelemede fosilin, bugüne kadar bulunan en eski papağan fosili olduğu, dinozorlarla aynı dönemde yaşadığı anlaşılmıştır. 13 milimetrelik fosilin röntgen çekimlerine göre, fosilin üzerinde bulunan "K" şeklindeki iz (kan damarları ve sinir yolları) günümüzdeki papağanlara ait özelliklerle aynıdır. Darwinistler, bu gerçeği gizleyebilmek için çözümü tam 40 YL FOSİLİ SAKLAMAKTA BULMUŞLARDR.


100 Milyon Fosilden Hiçkimsenin Haberi Yoktu

Darwinistlerin fosil saklama taktiği, günümüzde halen büyük bir gizlilik içinde devam ettirilmektedir. İnsanların büyük bir kısmı, uzun bir süre boyunca, şu anda dünya çapında bulunmuş olan fosillerin 100 milyondan fazla olduğunu bilmemişlerdir. Adına yaşayan fosil denilen ve günümüz canlılarının milyonlarca yıldır değişmediğini ortaya koyan fosil örnekleri, yıllar boyunca Darwinistler tarafından gizlenmiş, bunlardan yalnızca birkaç örnek gündeme getirilmiştir. Dolayısıyla bilimsel yayınları veya interneti inceleyen kişiler, yaşayan fosil denince, uzun bir süre boyunca yalnızca birkaç ünlü örnek ile karşılaşmışlardır: Bir Ginkgo yaprağı, bir nautilus, bir okapi... Hemen hemen her kişi, yıllarca, dünyada birkaç tane yaşayan fosil örneği olduğunu ve bunların da nadir şaşırtıcı örnekler olduğunu zannetmişlerdir. Şu an var olan neredeyse tüm canlıların, kurtların, atların, tavşanların, kaplumbağaların, balıkların, kuşların, sürüngenlerin neredeyse her türünün, milyonlarcasının yaşayan fosillerinin var olduğundan haberleri bile olmamıştır.

Bunun tek sebebi, Darwinistlerin 100 milyon fosili insanlardan gizlemiş olmalarıdır.


Darwinistler Fosilleri Neden Gizleme İhtiyacı Duyarlar?

Çünkü fosiller evrimi reddetmektedir. Fosil kayıtlarında bir tane bile ara form fosili bulunmamaktadır. Var olan fosil kayıtların tamamı -ki bunlar 100 milyondan fazla fosili ifade eder- mükemmel görünümde, tam ve kusursuz canlılara aittir. Bu 100 milyon fosilin çok büyük bir bölümünü yaşayan fosiller oluşturmaktadır. Söz konusu fosillerin yalnızca bir bölümünün, hatta 3-5 tanesinin bile ortaya çıkması, evrim teorisinin yok olduğunun ilanı demektir. İşte bu nedenle Darwinistler 100 milyon fosil karşısında dehşete kapılmışlardır. Tıpkı Kambriyen dönemine ait muhteşem canlı fosillerini 70 yıl boyunca saklama ihtiyacı duymaları gibi, şu anda da evrimi çökerten bu muazzam koleksiyonu da gözlerden saklamaya çalışmışlardır.

İşte Darwinistlerin büyük bir çaba ile, fosil kayıtlarını gizli tutmak istemelerinin sebebi budur: Evrim teorisi, 100 milyon fosil karşısında tamamen geçersiz kılınmıştır. Bunu ilan eden ise Yaratılış Atlası’dır. Yaratılış Atlası, Darwinistlerin hiç beklemediği bir anda, birbirinden üstün görünümlü 100 milyon yaşayan fosilin varlığını bütün dünyaya haber vermiştir.


Darwinistlerin Beklemediği Karşılık: Yaratılış Atlası

Darwinist tuzak, şu anda artık Yaratılış Atlası ile bozulmuştur. İnsanlar, bir anda ele geçirilmiş 100 milyonun üzerinde fosil olduğunu ve bu fosillerin bir tanesinin bile evrimi delillendirecek bir ara form fosili olmadığını anlamışlardır. İnsanlardan gizlenmeye çalışılan bir gerçek açıkça, resimleriyle, hatta fosil sergilerindeki örnekleriyle insanlara sunulmuştur. İnsanlar bu fosilleri görmüşler, onlara dokunmuşlardır. Bu 100 milyon fosilin tamamı Yaratılış gerçeğini kanıtlayan kusursuz, mükemmel fosillerdir. Bir kısmı soyu tükenmiş mükemmel canlılara aitken, büyük bir bölümü yaşayan fosillerdir. Darwinistler fosilleri gizlemeye çalışırlarken hiç beklemedikleri bir anda Yaratılış Atlası ile karşılaşmışlardır. Bütün Yaratılış delilleri tüm detaylarıyla insanlara ulaştırılmış, tüm detaylarıyla tanıtılmıştır. Ve böylece, Darwinistlerin uzun yıllardır fosilleri gizlemek uğruna gösterdikleri çaba, bir anda tam tersine dönmüştür.

Şu anda evrimin geçersizliğini tüm dünya bilmektedir. Devlet başkanları bunu açıkça dile getirip, Allah inancını benimsediklerini tüm dünyaya ifade etmiş, insanlar ünlü internet sitelerinin düzenlemiş olduğu anketlerde, % 90 oranında canlıları Allah’ın yarattığına inandıklarını belirtmişlerdir. Tüm dünyada resmi olarak benimsenmiş, ülkelerin kanunları ile korunmuş olan evrim teorisi, bir anda tartışılır olmuş, delilsiz bir teori olduğu herkes tarafından hemen anlaşılmış, eyaletler bu teoriyi müfredattan çıkarabilmek için yoğun bir çaba içine girmişlerdir. İşte bu, insanlardan gizlenmeye çalışılan fosillerin ortaya çıkarılmasının getirdiği sonuçtur.

Yaklaşık 1.5 asırdan fazla bir zaman boyunca aldatmalarla, sahtekarlıklarla, evrimi çürüten delillerin saklanmasıyla elde edilen sahte Darwinist başarı, bir anda ortadan kalkmıştır. Darwinistler, tüm dünyayı etkileri altına aldıkları, teorilerini kanunlaştırdıklarını zannettikleri bir anda beklemedikleri şok bir yenilgi yaşamışlardır. Bu, Müslümanların beklediği, Allah’ın dilemesiyle mutlaka gerçekleşecek bir karşılıktır. Çünkü Allah Müslümanlara, batılı yok edip hakkı sağlamlaştıracağını vaat etmiştir.

De ki: "Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar. O, gaybleri bilendir. De ki: "Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.” (Sebe Suresi, 48-49)

MÜMİNLERİN HER TAVRINI HAYRA YORMAK, ALLAH’IN İZNİYLE GÜZEL NETİCELERE VESİLE OLUR

Müminlerin en önemli sorumluluklarından biri, insanlara güzel ahlakı öğretmek; onları iyi olana çağırıp kötü olandan sakındırmaya çalışmaktır. Yüce Rabbimiz Kuran'da, bu tebliğ sorumluluğunun Allah'ın izniyle en güzel sonuçları vermesi için dikkat edilmesi gereken şartları da müminlere bildirmiştir. İnsanlara hatalarını, onları rencide etmeden anlatabilmek; karşı tarafı sıkmadan, huzursuz etmeden, zor göstermeden en kısa ve en hikmetli sözlerle bir konuyu tarif edebilmek bu ibadetin yerine getirilmesinde son derece önemlidir. Bazen bir konuyu doğrudan anlatmak yerine, dolaylı bir anlatımla anlatabilmek; ya da olumsuz bir özelliği direk söylemek yerine, bunun olumlusundan bahsederek kişiyi teşvik etmek de yine müminlerin tebliğ ahlakında görülen özelliklerdir. Bazen de açıkça görülen bir hata karşısında müminin hüsn-ü zan etmesi, yani Müslüman kardeşinin hatasının üzerini örterek, hatasını hayra yoran olumlu bir konuşma yapması da, müminin tebliğ yöntemlerinden biridir. Çünkü çoğu zaman insanların yaptıkları hatalarda, haksızlık olduğu kadar, az ya da çok haklılık payı da olabilir. Hatta kimi zaman bu hata ve haklılık payı %50’ye %50 olabilir. Böyle bir durum karşısında kimi zaman kişinin sadece haksızlık yönü üzerinde durularak, o konudaki eksiğini iyice görmesi sağlanabilir. Ancak kimi zaman da, bu hata payına hüsn-ü zan edilerek, hatalı olma şüphesi görünen %50’lik kısmı da olumlu şekilde yorumlanabilir. Örneğin bir kişi her zamankine kıyasla daha az konuşuyor, daha ilgisiz ve içine kapalı tavırlar sergiliyor olabilir. Ve bu durum son derece açık bir şekilde görünüyor da olabilir. Ancak yine de söz konusu kişinin tavırlarının, olumlu yönde değerlendirilebilecek mantıklı ve hikmetli açıklamaları da olabilir. Belki bu kişinin o sırada fiziksel bir rahatsızlığı vardır. Belki dikkatini vermesi gereken önemli bir konuyu halletmekle meşguldür. Belki de gerçekten de boş bulunmuş ve hata yapmıştır. Ama hata da yapsa, bu tavrının hayra yorulması, Allah'ın izniyle bu kişide aynı açıkça eleştiri yapılmış gibi olumlu gelişmelere vesile olabilir. Bu kişi, kendi eksikliği açık olduğu halde, müminlerin kendisine hüsn-ü zan ettiklerini görerek, kendi kendine nefsini kınama yoluna gidebilir. Yaptığı hataya rağmen son derece iyi niyetli bir tavırla karşılık görmekten dolayı, Allah'a ve müminlere karşı mahcup olup, tevbe edip hemen hatasını telafi etme gayreti içerisine girebilir.

Ancak hepsinden de önemlisi, olayları ve Müslümanların davranışlarını hayra yormak, Yüce Rabbimiz'in sevdiği, beğendiği bir ahlaktır. Bu, Kuran'da bildirilen önemli bir ahlak özelliği ve mümin alametidir. Allah'ın rızasını umarak Rabbimiz'in beğendiği bir ahlakın uygulanması inşaAllah mutlaka güzel neticelerle sonuç verecektir. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz Kuran'da hüsn-ü zanla, iyi niyetle, tek taraflı iyi ve alttan alıcı olmaya niyet edilerek gösterilen güzel ahlakın ve söylenen güzel sözün, mutlaka güzel ve bereketli sonuçlar vereceğini müjdelemiştir. Bu konudaki ayetlerden bazıları şöyledir:
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34) Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. (İbrahim Suresi, 24-25)

Friday, August 29, 2008

Terör Kınanarak Ortadan Kalkmaz, Terörü Yok Etmek için Darwinist Eğitime Son Verilmelidir

Bugün dünyada pek çok ülke sürekli olarak bir terör belasının tehdidi altındadır. Dünya çapında yıllardır süregelen bu bela hiç beklenmedik anlarda masum insanları, çocukları, köylüleri, askerleri vurmakta, sinsi pusular, kahpece hazırlanmış tuzaklar çocuk-genç demeden pek çok kişinin ölümüne veya sakat kalmasına neden olmaktadır. Bu büyük belaya karşı alınmaya çalışılan önlemler ise hiçbir zaman gerçek bir çözüm olmamıştır. Geçmişte devletlerin başındaki kanlı terör belası, aynı sinsi yöntemleriyle yine başrollerdedir.

Şu anda dünya çapında gerçekleştirilen hain saldırılara karşı terör sürekli olarak kınanmakta, yapılan eylemler lanetlenmektedir. Peki acaba sürekli olarak terörü kınamanın faydası ne olmuştur? Terörü kınamak ne zaman saldırılara maruz kalmış ülkelere bu konuda kesin bir çözüm getirmiştir, ne zaman bir sonraki terör eylemini engellemiştir, neye yaramıştır? Terörü sadece sözlü olarak kınamak, kuşkusuz ki soruna bir çözüm değildir, yapılmış eyleme karşı belki de verilebilecek en aciz karşılıktır. Gerçek karşılığın verilmesi, terörün tamamen ortadan kaldırılması için terörün ideolojisi aleyhinde köklü bir çalışma yapılması, gerçekçi bir girişimde bulunulması gerekmektedir. Bu girişim, ancak komünist terör bataklığını yatağından kurutmakla mümkün olabilir.

Teröristlerin bir felsefesi vardır. Bu felsefe diyalektik materyalist felsefedir ve bu felsefenin temel dayanağı Darwinizm’dir. Darwinizm ortadan kaldırılmadığı ve dolayısıyla Marksizm’in, materyalizmin sonu getirilmediği sürece, bu felsefe devam edecek ve bu felsefenin çirkin mantığı terörizmi beslemeyi sürdürecektir. İşte bu nedenle bu ideolojinin tamamen yok edilmesi, bunun temeli olan Darwinizm’e karşı dünya çapında eğitim verilmesi şarttır.

Bir yandan teröre lanet ederken, bir yandan teröre şehitler verirken, bir yandan da Darwinizm’in okullarda okutulması büyük bir yanlıştır. Darwinist eğitim, komünist terörü güçlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Darwinizm’in komünist ideolojinin kökeni olduğunu bilirken buna karşı duyarsız kalmak, teröre karşı duyarsız kalmak anlamına gelir. Bir yandan Darwinizm okullarda okutulurken bir yandan da terörü kınama sözlerinde bulunmak, faydasızdır.

Darwinist ideoloji, yaklaşık 150 yıldır dünyayı kana bulamış, sahtekarlıklarla, yalanlarla insanları aldatmış köhne bir teoriye dayanmaktadır. Bu geçersiz ve yalan üzerine kurulmuş olan teorinin sahte yöntemlere ve aldatmacalara dayandığı tüm okullarda gençlere öğretilmeli, açıkça gösterilmelidir. Diyalektik materyalizm ideolojisinin ve bu felsefenin sözde bilimsel temeli olan Darwinizm’in sahte bir inanç olduğu anlatılmalıdır. Ancak o zaman tüm dünyada teröre karşı gerçek ve etkili bir önlem alınabilir, bu önlem ancak o zaman kalıcı hale gelebilir, kesin bir çözüm getirebilir. Bunun dışında kullanılacak taktikler, bu büyük belayı hiçbir zaman tamamen ortadan kaldıramayacaklardır. Terör belasının ortadan kaldırılabilmesi için terörizmin can damarının temelinden kesilmesi, fikri altyapısının kesin bir biçimde ortadan kaldırılması gerekmektedir.

“Papa II John Paul: Müslümanların ibadetine hayranım”

Yeni Asya Gazetesi
11/03/2008

Hollanda’nın Katolik teologlarından Pim Valkenberg, eski Papa olan II John Paul’un Müslümanların ibadet yapmalarına hayranlığını dile getirdiğini Yeni Asya Gazetesi’ne aktardı. Valkenberg’in anlattığına göre Papa II. John Paul, Hıristiyanların mümkün olduğunca Müslümanlarla beraber ibadetlere, özellikle oruç ibadetine iştirak etmelerini, akşamları müşterek iftarlar düzenlemelerini tavsiye ediyordu. Valkenberg, Müslüman gibi inanıp ibadet etmek isteyen çok sayıda Katolik olduğunu ve giderek iki aidiyetli dindarlığın yaygınlaştığını belirtti. Yeni Asya Gazetesi’nden görüşmeyi gerçekleştiren Prof. Dr. Bünyamin Duran, Valkenberg’in yorumları için “Sanki Pim, Bediüzzaman’ın ahir zamanda geleceğini söylediği Müslüman-İseviler’den söz eder gibidir. Bana göre Utrecht Üniversitesi hocalarından Prof. Steenbrink de tam bir Müslüman İsevidir. En son kitabı Kuran’da İsa Ayetleri idi” şeklinde bilgi vermiştir.
Geçmişte üç İlahi dinin mensupları arasında çeşitli sebeplerle bazı çatışmalar, anlaşmazlıklar olmuş olabilir. Ancak bunlar, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam'ın özünden değil, devletlerin, toplulukların ve bireylerin hatalı karar ve düşüncelerinden, çoğu zaman da ekonomik veya siyasi çıkar ve beklentilerinden kaynaklanmıştır.

Yaşadığımız dönem Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişinin oldukça yaklaştığı bir dönemdir. Bu dönemde Hıristiyan ve Müslümanların hak din olan İslam üzerine kuracağı birliktelik, tüm dünyayı aydınlığa ve huzura kavuşturacak önemli vesilelerden biri olacaktır.

NEFSİ EĞİTMENİN YOLLARI –2 -

"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yusuf Suresi, 53)

Allah Kuran'da nefsin, Allah'ın dilemesi dışında insanı mutlaka kötülüğe çağırdığını bildirmiştir. Kuran'da verilen bu bilgi insanın dünya ve ahiret kurtuluşu için son derece önemlidir. Allah, çok önemli bir sırrı insana haber vermektedir. Ancak çoğu insan bu önemli bilgiyi derinlemesine düşünmez; üzerinden geçip gider. Çünkü nefs, kendisini kötü görmek istemez. Daima kendisine uyulmasını, itibar edilmesini, güvenilmesini ve isteklerine uygun hareket edilmesini ister. Ayetin manası kavrandığında ise, kişinin artık “nefsine güvenmemesi” gerektiğini kabul etmesi gerekecektir. İşte çoğu insan bu sonuçtan alabildiğince kaçmak ister.

Oysa bu kaçış kişiye hiçbir kazanç sağlamaz. Tam tersine nefs kötülüğe çağırdıkça, o da kötülüğün içine giderek daha da derinlemesine saplanır.

Bu ise Yüce Allah'ın insanlara gösterdiği çok büyük bir sırdır. İnsan nefsine, kendisini korumak, yüceltmek, haklı çıkarmak ve böylece de rahat etmek için sahip çıkar. Ama Allah'ın değişmez adetullahı gereği sonuç bunların tam tersi olur. Sürekli nefsinden yana tavır koyan, hep kendini haklı karşı tarafı haksız gören, Allah'ın rızasına, Kuran ahlakına, Müslümanların sözlerine karşı hep kendinden yana tavır alan bir insan hep zarara uğrayan kişi olur. Allah'ın rızasından uzaklaştığı için o yücelmek isterken, Allah onu hep küçük düşürür. Uğradığı zarar, maddi manevi her açıdan çok açık bir şekilde görünür. Normal berrak bir akıl sergileyebilecekken, kavruk, karmaşık, anlaşılmaz bir akıl ortaya çıkar. Sözleri hikmetsiz, samimiyetsiz ve güzel ahlaktan uzak bir hal alır. Sağlığı elinden gider; öfkeye, tersliğe, çekişmeye, kavgaya açık bir hale girdiği için tansiyonu çıkar, nabzı yükselir, başı ağrır, midesi ağrır, bitkin, yorgun hale gelir. Kendini şiddetli şekilde kasmaktan beli, boynu tutulur. Cildi bozulur, tüm vücudunda bariz bir kirlenme ortaya çıkar. Hem ruhen hem de bedensel olarak güzel ahlak gösterdiği haline göre ciddi şekilde kirlenir, çirkinleşir ve tanınmayacak hale gelir. Gösterdiği ahlaka vücudu dahi dayanamaz ve iflas eder.

Halbuki Müslüman için böyle bir hal içerisine girmemek son derece kolaydır. Kendi kendine “Ne gerek var bu kadar zorluk içerisine girmeme? Nefsimi sahiplenmekten vazgeçsem; Allah'ın rızasına, Kuran'a, müminlere uysam inşaAllah,” deyip harekete geçse, bunun çok daha kolay olduğunu görecektir. Rabbimiz böyle düşünen salih müslümanlara Katından bolluk, bereket, ferahlık, neşe ve mutluluk verir.

Asıl zor olan, nefsi korumaya, onu her ne olursa olsun temizlemeye haklı çıkarmaya çalışmaktır. Allah'ın beğenmediği bir ahlakın güzel sonuç vermesi, kişiye huzur, mutluluk getirmesi mümkün değildir. Nefsinden vazgeçen bir insan ise, yaptığı her hatayı kabullenmekle, her eleştiriye, tavsiyeye açık hale gelmekle sürekli daha iyiye ulaşacaktır. Hayatı Allah'ın izniyle çok daha konforlu hale gelecektir. Hepsinden de önemlisi, nefsi kendisini Allah'ın rızasından uzaklaştıramayacak; sonsuz ahiret hayatında cennetle mükafatlanmasına engel olmayacaktır.

ALLAH KORKUSU -1-

Kuran Ahlakından uzak yaşayan insanların korkuları

Kuran Ahlakını ve dinin ruhunu yaşamayan insanların hayatlarında en çok yer kaplayan ve en sıkıntı veren kavramlardan birisi korkudur. Korku, iman etmeyen insanların hayatını adeta kabusa çevirir. Bu kimselerin birçoğu hayatlarının neredeyse tamamını birşeylerden korkarak geçirirler.


Korku çok çeşitlilik gösteren ve kapsamlı bir duygudur. Insanların hayatlarının aşamalarına göre değişebilir. Iman etmeyen insanların birçoğu hayatlarını yalnız kalma, fakirleşme, mallarını, makamlarını ya da sevdiklerini kaybetme, toplumda küçük düşme, hastalanma, ölme, sevdikleri bir kişiyi kaybetme, kanser olma, kalp krizi geçirme, amaçlarına ulaşamama, güzelliklerini kaybetme, terkedilme, işten çıkarılma ve bunun gibi korkularla mücadele ederek geçirirler. Ancak bu korkuların tamamı dünyevidir. Insanın sonsuz ahiret hayatına geçmeden önce çok kısa bir süre kalacağı, Allah’ın imtihan olarak yarattığı dünya hayatı ile ilgili korkularıdır.

Insan korkuyu çok küçük yaşlarda ailesinin ve çevrenin telkinleriyle öğrenir. Henüz çocukken yemek yemediğinde ya da yaramazlık yaptığında birşeylerle korkutulan çocuk, bu kavramı öğrenerek büyürken, korkunun çeşitleriyle de tanışır. Yaşı büyüdükçe hayatındaki korkunun boyutu da gitgide büyümeye başlar. Karanlık korkusu yerini, “acaba iyi bir üniversiteyi kazanabilecek miyim?” korkusuna bırakırken, daha sonra bu, “çocuklarıma iyi bir gelecek sağlayabilicek miyim?” korkusuna dönüşür. Ve bu korku kabusu ölene kadar devam eder. İnsanların hayatlarındaki en büyük korku ise ölüm korkusudur. Ahireti idrak etmeyen, dünya hayatıyla birlikte herşeyin son bulacağı gafletini yaşayan insanlar için, ölüm bir bitiştir ve herşeyin sonudur. Oysa ölümle birlikte kısa ve geçici hayat bitecek, insanların ebedi kalacakları, sonsuz ahiret hayatı başlayacaktır. Ölüm korkusu insanların hayatının her dönemine hakim olan, korkuların en ciddi ve etkili olanıdır.


Bazı insanlar her ne kadar, “Ben hiçbirşeyden korkmam” diyerek cesur olduklarını göstermeye çalışsalarda, mutlaka korkunun bir türünü yaşarlar. Örneğin maddiyata daha az önem veren birisi belki malını kaybetme korkusunu bir parça bastırır ama o da hastalanmaktan çok korkar. Bir başkası da işini kaybetmeyi daha rahat kabullenir ama onun için de terkedilme tehlikesi bir kabus gibidir. Sonuçta insanların birçoğunun ölecekleri ana kadar, en yoğun yaşadıkları duygulardan birisi korkudur. Ölüm korkusu da bir son değildir, bu aşamada da “acaba ölürken canım yanacak mı, acılı bir ölüm mü olacak?” korkusu başlar. Sonra bu korkularıyla boğuşarak yaşadıkları hayatları bir anda biter ve bütün korkularıyla birlikte ölerek sonsuz Ahiret hayatına geçer ve Yüce Rabbimiz'in huzuruna çıkarlar.

Tek ve Gerçek Korku: Allah Korkusu


Bütün bu korku türleri, birbirlerinden farklı görünse de aslında hepsi tek bir ruh halinin sonucudur. Bu; Allah’a ve ahirete gerçek anlamda samimi bir kalp ile iman etmeyen, Allah sevgisini ve Allah korkusunu yaşamayan, var olan herşeyin sadece bu dünya hayatından ibaret olduğunu sanan, ölümle birlikte herkesin ve herşeyin yok olacağını düşünen, kendi bedeni dahil çevresinde gördüğü herşeyin ve herkesin müstakil bir gücü olduğunu düşünen – Allah’ı tenzih ederiz- ruh halidir. Insan, kendi bedeni dahil tüm insanların ve olayların ayrı bir gücü olduğunu düşündüğünde, korkular ve endişeler kaçınılmaz hale gelir. Böyle bir düşünce yapısındaki kişi, insanların zarar vereceğini düşündüğü için insanlardan ayrı korkar. Olayların aleyhine gelişeceğine inandığı için olaylardan ayrı, toplumdan ayrı, gelecek endişesi taşıdığı için geleceğiyle ilgili beklentilerinden ayrı korkar. Aynı şekilde hastalıkları da bağımsız bir güç olarak düşündüğünden bunlardan ayrı, insanlara bir güç atfettiği için yalnız kalmaktan, terkedilmekten ayrı korkar. İman etmeyen böyle bir insan için her insan, her olay, çevresinde gelişen herşey bir korku sebebi olabilir.

Işte samimi iman ile birlikte yaşanan Allah korkusu tüm bu korkuları ortadan kaldıracak tek güçtür. Insan yalnızca Allah’tan çok korktuğunda bu korkularını bırakabilir. Tek tek bu korkuları düşünüp, hepsiyle ayrı ayrı mücadele etmek bir çözüm yolu değildir. Korkuları yenmenin en köklü ve sağlam yolu, insanın korktuğu herkesin ve herşeyin Allah’ın yarattığını bilmektir. Tüm insanların, Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın bilgisiyle yaşayan aciz varlıklar olduğunu bilmektir. Eğer kişi insanlardan korkuyorsa korktuğu kişiler Allah’ın dilemesi dışında hiçbirşey yapamayan, nefes dahi alamayan acz içinde olan varlıklardır. Hastalanmaktan, sağlığını kaybetmekten korkuyorsa, bedeninde o hastalığı oluşturacak olan Allah’tır. Allah’tan başka kimse bir hücrenin yapısını bozup, onu çoğaltamaz; sağlam bir hücreyi kanserli hücreye dönüştüremez. Allah izin vermezse kimse kimseyi terkedemez, yalnız bırakamaz. Allah izin vermediği sürece sevdiği insanların canını kimse alamaz, ölmelerine Allah’tan başka kimse karar veremez. Malını mülkünü Allah’ın dilemesi dışında kimse eksiltemez, kimse işten çıkartamaz. Gelecekle ilgili planlarına Allah’ın dilemesi dışında kimse müdahale edemez ve başarısını kimse engelleyemez. Ve yine Allah’ın dilediği ve daha insan varolmadan önce takdir ettiği vakit gelmeden önce, kimse ve hiçbir olay insanın ölümüne sebep olamaz.

Insanın korktuğu herşey, Allah’ın mutlak gücü ve iradesi altındadır. Korkulan herşeyin tek ve gerçek sahibi, sonsuz kudret sahibi olan Yüce Allah’tır. Bu durumda –Allah’ın Zatı’ndan başka- korkulacak, mutlak güç sahibi hiçbirşey kalmamaktadır. Dünya hayatının, sonsuz ahiretin ve kainattaki herşeyin yaratıcısı, sonsuz akıl sahibi olan Yüce Allah’a karşı duyulan korku, diğer tüm korkuların önüne geçer ve bunları ortadan kaldırır. Allah korkusu bütün korkuların üstündedir. Allah’tan ihlasla ve saygıyla korkan bir kişi için, -yaşamı boyunca karşısına çıkan herşeyi Allah’ın yarattığını bildiğinden-, hiçbir olay korku sebebi olamaz. Insan, Allah’tan gelen herşeyi, gönül rahatlığı içinde ve razı olarak, en güzel tavırla karşılar.

Allah Kuran’da, iman eden samimi kulları için Allah korkusu dışında, başka bir korku olmadığını bizlere şöyle bildirmektedir:

Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. (Yunus Suresi, 62)
Allah bir başka ayetinde ise insanlardan değil, sadece Kendi’sinden korkulmasını istediğini bizlere şöyle bildirir:
Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Siz de) Her nerede olursanız yüzünüzü onun yönüne çevirin. Öyle ki, onlardan zulmedenlerin dışında insanların, size karşı bir delilleri olmasın. Onlardan korkmayın, Ben’den korkun, üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım. Umulur ki hidayete erersiniz. (Bakara Suresi, 150)

Allah Korkusu Neden Önemlidir?

Allah korkusu, Kuran ahlakının temelini oluşturur. Bütün güzel ahlak özelliklerine baktığımızda zemininde Allah korkusunun olduğunu görürüz.

Dürüstlük, samimiyet, sevgi, saygı, tevazu, boyun eğicilik, alçakgönüllülük, merhamet, hoşgörü, affedicilik, anlayış, özveri, fedakarlık, çalışkanlık, yumuşak huyluluk, ince düşünce ve bunlar gibi bütün güzel ahlak özellikleri Allah korkusuyla birlikte oluşur. Allah’tan gereği gibi korkulduğunda insan gerçekten dürüst olmaya önem verir, insan Allah’a ve yarattıklarına karşı samimi bir kalp ile yönelir. Gerçek sevgiyi ancak Allah korkusuyla birlikte yaşayabilir. Allah’tan saygıyla korkulduğunda, Allah bu özellikleri kişinin ruhuna ilham eder.

Wednesday, August 27, 2008

TEKNİK ALETLERİ DE ALLAH YARATMIŞTIR



Allah herşeyi yoktan var etmiştir. Yeryüzündeki tüm insanlar, dünya, evren ve saymakla bitiremeyeceğimiz tüm nimetler Allah’ın üstün aklıyla yaratılır. Allah’ın herşeyi kusursuz aklıyla yarattığının delillerinden biri de teknik aletlerdir. İnsanlar, teknik aletlerin olağanüstü tasarımlar sonucu fabrikalarda üretildiğini düşünürler. Bir teknik aletin fabrikada nasıl üretildiğini hiç görmeyen bir kişi bile, ‘Şuurlu’ bir insan tarafından ‘Yapıldığını’ yani ‘Tesadüfen Oluşamayacağını’ bilir. İşte burada önemli bir gerçek vardır; teknik aleti de, onu tasarlayan ve üreten insanı da Allah beynimizde görüntü olarak yaratmaktadır. Dolayısıyla bilgisayar, televizyon, dvd, müzik seti, cep telefonu gibi en ileri teknolojiyle yapıldığını düşündüğümüz son derece detaylı teknik aletler de aslında Allah’ın, beynimizin içindeki algılar olarak yarattığı görüntülerdir. Dolayısıyla televizyonun mutlaka ‘Şuurlu bir Üreticisi’ olduğunu kabul eden bir insan, televizyon dahil beyninde oluşan her görüntünün de bir ‘Yaratıcısı’ olduğu, tesadüfen oluşamayacağını kabul etmiş olur. İşte bu ÜSTÜN AKIL SAHİBİ, YARATICIMIZ OLAN ALLAH’TIR. Bu gerçeği bilen Müslümanlar Allah’ı daha iyi kavrama ve Allah’a yakınlaşma fırsatı bulurlar. Allah’ın detayda yarattığı aklın tecellilerini gördükçe imanları ve Allah korkuları artar.

Tuesday, August 26, 2008

Sunday Express gazetesi muhabirinin Kuran’a olan hayranlığı

Sunday Express gazetesinin muhabiri Yvonne Ridley mesleği icabı bulunduğu Afganistan’da yaşadıklarından sonra Kuran’ı ve İslam dinini derinlemesine öğrendi ve Müslüman oldu. O zamana dek Kuran’ın öngördüğü bakış açısından ve ahlaktan tamamen farklı bir yaşantısı olan Ridley, Kuran’ın etkileyiciliği karşısında İslamiyet’e sıcaklık duydu ve geri kalan hayatını belki de kökünden değiştirecek bir karar alarak Müslüman olmaya karar verdi. Yvonne Ridley’in Kuran’a duyduğu hayranlığı anlattığı sözleri ve Kuran ahlakına tam uyulduğunda Müslümanların elde edeceği maddi ve manevi gücü tarifi insanların Kuran’ın vesilesiyle nasıl hidayet bulduklarına çok güzel bir örnek teşkil etmektedir. Ridley’in “Kuran sizi nasıl etkiledi?” sorusuna verdiği cevap şu şekildedir:


“Nefes kesiciydi. Kuran sanki bir hayat kılavuzu. Okuduğum herşeyden cok etkilendim. Özellikle kadın haklarından… Biz birlik olursak çok güçlü oluruz. Günde 5 defa biz böyleyiz. Günde 24 saat, haftada 7 gün böyle olsak (namazda saf tuttuğumuz gibi hayatta da birlik olsak) hiçkimse bizim topraklarımızı işgal edemezdi. Kardeşlerimize işkence yapamaz, çocuklarımızı katledemezlerdi. Bize hiçkimsenin gücü yetmezdi ve bize saygı duyarlardı. Guantanamo’ya insanlarımızı kilitleyemezlerdi.”

ÜLFET NASIL KIRILIR? –III-

İnsan doğduğu andan itibaren sürekli tırnakları uzar, kesilir, tekrar uzar, tekrar kesilir. Ve ölene kadar da bu fiziksel olay devam eder. İnsan alıştığı için bunu makul karşılar. Halbuki “benim kaşım da uzuyor ama belli bir boyda duruyor, aslında tırnağımın sürekli uzaması için hiçbir sebep yok. 50 sene, 60 sene, 70 sene nasıl bitmez tükenmez şekilde vücudum böyle bir karar alıyor da tırnaklarım kestiğim halde sürekli uzuyor” diye düşünmez. Ya da tam tersine, insanın kaşı da saçı gibi sürekli uzayabilirdi ve sağlık açısından da, estetik açıdan da sürekli kısaltmak gerekebilirdi. Ancak böyle bir şey olmaz. Hatta dünya üzerindeki 7 milyara yakın insanın hemen hiçbirinde –özel hastalık durumları hariç- alışık olduğumuz sistemin dışında bir farklılık görülmez.

İnsan böyle derinlemesine düşündüğünde bunların hiçbirinin tesadüfen oluşabileceğini iddia edemez. Ülfetten kurtulup da dünyayı akılcı bir bakış açısıyla değerlendirdiğinde, Allah’ın varlığına iman etmesi için çevresinde milyarlarca delil olduğunu görür. Baktığımız her nokta, Allah’ın varlığının, yüceliğinin delilleriyle doludur.

Bu konuda başka bir örnek vermek gerekirse, bebek doğduktan belli bir süre sonra diş çıkarmaya başlar. Bir süre sonra o diş sallanır ve düşer. Yerine kişinin bütün hayatı boyunca kullanacağı daha sağlam köklere sahip dişler çıkar. Ancak bu, sonrasında devam etmez. İnsan bir durup düşünse bunun ne kadar alışılmamış bir durum olduğunu hemen görebilir. Ancak ülfetin şiddetinden böyle bir şeyi hayatı boyunca hiç aklına dahi getirmez belki de.



Allah dilese dünya hayatında hiç acizlik yaratmayabilirdi. Ancak Allah dünyada bir tarafta ‘acizlik ilmini’, bir tarafta da acizliği ortadan kaldıracak ‘çare ilmini’ yaratmıştır. Örneğin hastalık bir acizliktir ve aynı zamanda başlı başına bir mucizedir. Çünkü Allah dilediği takdirde, insan hiç hasta olmayabilir. İnsan hastalıktan önce nasıl sağlıklıysa, Allah dileyecek olsa, insanın bu durumunu ölene kadar devam ettirir. Ancak Allah'ın adetullahındaki hikmetler sebebiyle insanın yaşamı bu şekilde gelişmez. Yeryüzünde yüzlerce hastalık çeşidi vardır. İnsanın beyni bu konuda da ülfete açıktır. “Her insan zaten hastalanır”, gibi bir telkinle düşünen insanlar, hastalıkla birlikte karşılaştıkları acizliklerin yaratılmasındaki hikmetleri gereği gibi farkedemezler. Bunu farkedemeyen bir insan, Allah’ın, acizliğin karşılığında yarattığı çarelerin harikalığını da idrak edemez. Çünkü insanın karşılaştığı hastalıklar bir mucizedir, ama o hastalıkların iyileşmesine vesile olan ilaçlar çok daha büyük birer mucizedir. Küçücük bir hapın insanı iyileştirebileceğine inanmak, toplumdaki düşünmemeden kaynaklanan yaygın telkinin bir sonucudur. Tabii ki insanların yeniden sağlıklarına kavuşabilmeleri için Allah ilacı vesile eder. Ancak insanı hasta yatağından ayağa kaldıran küçük bir ilaç değildir. İnsana hastalığı veren de, iyileştiren de Allah’tır. Şifayı verenin Allah olduğunu unutup, ilaçlardan medet ummak, ülfetten kaynaklanır. Doğduğu andan itibaren, ne zaman bir yeri ağrısa, bir sıkıntısı olsa hemen “bir ilaç alırım, hemen geçer” telkiniyle hareket eden bir insan, “bu minicik ilaç nasıl olur da 60-70 kiloluk bir insan bedenini yatağa düşüren bir hastalığı iyileştirebilir” diye düşünmez. Dolayısıyla da her an her saniye yaşadığı, açıkça gördüğü iman delillerini, Allah’ın mucizelerini farkedemeyecek bir şuur kapanıklığı içinde yaşar.

"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur; bana yediren ve içiren O'dur; hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." (Şuara Suresi, 78-80)
Hiç şüphesiz ki ülfetten kaynaklanan bu durum, kimi insanların iman etmelerinin, kimi insanların da imanda derinleşmelerinin önündeki ciddi bir engeldir. Ülfetten kurtulmak Allah'ın izniyle şuur açıklığına vesile olur. Şuuru açık, sağlıklı düşünebilen bir insan ise, olayları hikmetleriyle düşünebilecek bir akla sahip olur. Böyle bir insan her nereye baksa, Allah’ın yaratmasındaki güzellikleri, detayları, mucizevi yönleri görür ve bunlardan hem çok zevk alır hem de imani bir derinlik kazanır. Ülfeti kırabilmenin önemli bir yolu, insanın materyalist zihniyetin yıllar yılı evde, sokakta, gazetelerde, televizyonlarda kendisine aşıladığı sebeplere bağlı düşünme telkinini bir kenara bırakmasıdır. Herşeyi, sanki dünyada o an yaratılmış da herşeyi ilk o an tanıyormuş ve görüyormuş gibi açık bir şuurla değerlendirmesidir. Böyle bir insan karşılaştığı hiçbir detayı alışkanlık gözüyle değerlendirmeyecek ve herşeyden derin bir heyecan duyacaktır. Kuran'da müminlerin dünya hayatında kendileri için yaratılan her bir detay üzerinde derinlemesine düşündükleri ve bu şekilde Allah'ın büyüklüğünü, sonsuz güzellikteki yaratma sanatını, kulları üzerindeki sonsuz rahmet ve şefkatini çok daha iyi kavradıkları bildirilmektedir:
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

Sunday, August 24, 2008

ÜLFET NASIL KIRILIR? –II-

Sadece teknik aletlerin varlığı bile insana Allah’ın varlığını düşündürmesi açısından son derece önemli bir vesiledir. Allah dünyanın bağlanılacak bir yer olmadığını anlaması; sürekli ahirete yönelme ihtiyacında olması ve daha başka pek çok hikmetle insanı aciz ve ihtiyaç içinde yaratmıştır. Ancak her bir acizlik de, aslında başlı başına bir mucizedir. Bu acizliklerle birlikte, insanların ihtiyaçları gideren, acizliklerine çözüm sunan malzemeleri yaratan da Allah’tır. İnsan bir bebeğin doğumuna şahit olduğunda, Allah’a iman etmese de bunun gerçekten mucizevi bir olay olduğunu düşünebilir. Ancak bir tırnak makası, iman etmediği için bu kişide aynı heyecanı oluşturmaz. Hergün banyosunda gördüğü, belli zaman aralıklarında kullandığı, hemen her eczanede satıldığına şahit olduğu, hatta zaman geçtikçe paslanıp eskidiği için çöpe attığı böylesine basit bir malzemeyi Allah’ın yarattığını düşünmeyebilir. Kuran'da insanların çevrelerindeki iman delillerini gördükleri halde kavramadıkları şöyle bildirilmiştir:

"Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler." (Yusuf Suresi, 105)

Halbuki tırnağı uzatan, tırnağın kesilmesi için gerekli aleti yaratan Allah’tır. Dünyada insanın tırnağı uzamıyor olsa, tırnak makasının ne olduğunu dahi bilmeyiz. Kimsenin de aklına böyle bir malzemeye ihtiyaç duyacağı gelmez. Ancak Allah tırnağı uzayacak şekilde var eder.

İnsanlarda tırnağı kesmek için bir alete gereksinim duyurtur. Sonra bir kişiye o gerekli aletin nasıl olacağını ve nasıl yapılacağını ilham eder.

Allah imtihanın bir gereği olarak sebeplerle yarattığı için bu aşamalar olur. Yoksa Allah’ın bu aşamalara ihtiyacı yoktur. Allah insanları, herşeyin Allah’tan olduğuna, Allah’ın herşeyi yaratan tek güç sahibi olduğuna iman ediyorlar mı, yoksa bebeği hücreler yapıyor, binayı mühendis yapıyor, domatesi tohum oluşturuyor şeklinde sığ düşünüp, sebeplere ilahlık verip (Allah'ı tenzih ederiz), ülfetle mi değerlendiriyorlar diye insanları dener. Allah zaten sonsuz ilmiyle herşeyi bilir. Kimin iman edeceğini, kimin iman etmeyeceğini hepsini bilir.

Tüm bunlar yanlızca insanların denenmesi içindir. Yüce Rabbimiz sonsuz rahmetini, kullarına olan şefkat, merhamet ve ilgisini insanın hayatının her detayında tecelli ettirmektedir. Rabbimiz'in yaratmasındaki bu güzellikleri görebilen müminler, Allah'ın izniyle ahirette tüm bu acizliklerden arındırılmış olarak yaratılacaklardır.

ALLAH İNSANLARLA ÇOK İLGİLİDİR

Etrafına kısaca göz atan bir insan Allah’ın kusursuz yaratma sanatının ve gücünün sayısız tecellilerini görebilir. Örneğin insan her aynaya baktığında genel olarak düzgün, simetrik ve güzel bir görüntü görür. Elbette bununla birlikte acizliklerini ve eksikliklerini de görür.

İnsan, bedenindeki bu bozukluk ve acizliklerden kaynaklanan ihtiyaçlarını gidermek ve daha düzgün, temiz ve sağlıklı bir görünüme sahip olmak için sürekli bir arayış içinde olur. Nitekim bu eksikliklerin giderilmesi için bir çok fabrika üretim yapmaktadır. Çok çeşitli ürünler, aylarca süren araştırma, üretim aşaması ve detayların belirlenmesiyle birlikte piyasaya sunulmakta ve insanların ihtiyaçlarının giderilmesine vesile olmaktadırlar.

Burada önemli bir nokta vardır, Allah’ın herşeyin Hakimi ve Yaratıcısı olduğunu bilen müminler bu ürünleri ve geçirdikleri her üretim aşamasını Allah’ın yarattığını bilirler.

Allah imtihanın gereği olarak insanları aciz yaratmıştır fakat bu acizliklerin nasıl giderileceğini ve dilerse nasıl kusursuz yaratabileceğini insanlara bu ürünler vesilesiyle göstermektedir.

Bu ürünlerin hem fiziksel görünümündeki hem kimyasal içeriğindeki detayları düşünen mümin, Allah’ın yaratma sanatının üstünlüğünü daha iyi kavrayabilir. İman gözüyle bakmayan bir insan bu detayları kavrayamayabilir fakat müminler Allah katında herşeyin ‘bir an olarak’ belli olduğunu ve herşeyi Allah’ın yarattığını bildiklerinden, gördükleri bu ürünlerin aslında daha kendileri doğmadan yaratıldığının, hangi mağazanın hangi rafında satıldığının, hangi kabın içinde bulunduğunun, hangi fabrikada üretildiğinin ve kimin kullanacağının Allah katında belli olduğunu bilirler. Allah’ın insanlarla ne kadar ilgili olduğunun bilincinde oldukları için de sürekli Allah’a şükrederler.

Friday, August 22, 2008

ÜLFET NASIL KIRILIR? –I-

İnsan vicdanını tam olarak kullanmadığı takdirde, gördüğü her görüntüye hemen alışabilen bir varlıktır. Allah imtihanın bir gereği olarak insan ruhunu telkine açık yaratmıştır. Kişi doğduğu andan itibaren çevresinden aldığı telkinlerin etkisiyle hareket eder. Herşeyi yaratanın Allah olduğu ve insanın Allah'ın yaratışındaki üstün hikmetleri düşünüp kavramakla yükümlü olduğu hatırlatılmadığında, kişi tüm hayatını yüzeysel bir bakış açısıyla sürdürebilir. Bunun yerine çoğunluğa ayak uydurup onların batıl inançlarına gözü kapalı inanmasının yeterli olduğu kendisine sürekli empoze edildiği takdirde de, adeta etrafını bir pus kaplar. Herşeyi o pus tabakasıyla görür. Çocukluk yıllarından itibaren bu pusun dışına çıkmadığı için, net ve keskin bir bakış açısının farkını ve konforunu çoğu zaman aklına dahi getirmez. İşte insanın etrafını saran bu pusun adı “ülfet”tir. ‘Ülfet’, ‘alışkanlık’ anlamına gelir.


Allah dünyada herşeyi adetullaha yani belirli sebeplere bağlı yaratır. Bu insanın dünya hayatındaki imtihanının bir parçasıdır. Örneğin bir insanın dünyaya gelmesi için Allah belirli bir süreç var eder. Bir bebeğin oluşması için spermlerin anne rahminde yumurtayla birleşmesi gerekir. İlk hücre oluşur, o hücreler bölünmeye başlar. Belli bir zaman sonunda her bir hücre topluluğu adeta bilinçli bir şekilde kendi oluşturacağı organın özelliklerini kendi DNA’sında yazılı olan bilgi doğrultusunda şekillendirir. Böylece kimi hücre topluluğu gözü, kimi burnu, kimi beyni oluşturur ve bu sayede bir insan oluşur. İnsanın bir sperm ve yumurtanın birleşmesi sonucu anne rahmine düştüğü andan, doğum anı da dahil olmak üzere, doğumuna kadar geçirdiği sürecin her anı çok büyük bir mucizedir. Burada sadece kısaca özetleyerek ele aldığımız bu süreçte yaşanan her gelişme için ayrı bir kitap yazılabilir. Ancak insan bu her biri mucize olan yaratılış harikalıklarını düşünmek yerine, şeytanın da etkisiyle dikkatini boş, hatta dünyada ve ahirette kendisine fayda sağlamayacak konulara yöneltebilmektedir. Doğum olayında olduğu gibi, kainataki her bir detayın Allah’ın dilemesiyle ve Yüce Rabbimiz'in yalnızca “Ol!” demesiyle oluştuğunu unutup üzerinden geçebilmektedir.

Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)

... Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona "Ol" der, o da hemen oluverir." (Al-i İmran Suresi, 47)


Allah'ın her olayı belirli sebepler akışı içerisinde yaratması insan için çok büyük bir nimettir. Örneğin yandaki resimde görüldüğü gibi, insan çocukluktaki görüntüsünden bir andan yaşlılıktaki görüntüsüne dönüşseydi, insan böyle bir durumda heyecandan ne yapacağını şaşırabilirdi. Ancak Yüce Rabbimiz'in rahmetiyle her insan doğduktan sonra yıllar içerisinde gelişiyor, büyüyor, yürümeye başlıyor, dişi çıkıyor, konuşmaya başlıyor. Görünümü, sesi değişiyor, hemen her on yıllık dönemde fiziki görünümünde farklılıklar oluşuyor. Belli bir yaştan sonra ise yaşlanmaya başlıyor.

Ancak bu sebepler zinciri içerisinde makul görünen bu durum insanı yanıltmamalıdır. Olayların zamana yayılmış olması insanı ülfete sürüklememelidir. Allah annesinin karnından yeni çıkan bir bebeği o an şuurlu bir yetişkin gibi konuştursa, ya da kişinin boyunun uzaması için yıllar geçmesi gerekmese, Allah insanı yetişkinlikteki boyuna bir anda ulaştırsa, şüphesiz insan olaylardaki mucizevi yönleri çok açık görebilirdi. Tüm bunlar hiç alışmadığı olaylar olduğu için şiddetli heyecana kapılırdı. Böyle bir durumda ülfete yol açan ‘zaman’ ya da ‘çok kere tekrarlanmışlık’ kavramları olmadığı için insan Allah’ın üstün yaratma gücünü hemen kavrayabilirdi. Böyle bir durumda o kişiye hiçbir detayı anlatmaya ve olaylardaki mucizevi yönleri görmesi için ikna etmeye hiç gerek kalmayabilirdi.

Ancak Yüce Rabbimiz dünya hayatındaki imtihanın gereği olarak bu mucizeleri, insanların ancak düşünüp akıllarını kullandıkları ve vicdanlarını açtıklarında takdir edebilecekleri şekilde yaratmıştır. Bu, gerçekten samimi iman edenlerin, inkar edenlerden ayrılması ve ahiretteki sonsuz mükafata ancak vicdanlarını kullanan insanların ulaştırılması içindir. Zira iman eden, akıl ve şuur sahibi olan bir insan için gördüğü herşey, sebepler içerisinde yaratıldığında da Allah (cc)'ın mucizevi yaratışının örnekleridir.

O Allah ki, Yaratan'dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

MÜSLÜMANLAR ARASINDAKİ KARDEŞLİĞİ BOZMA ÇABALARI ŞEYTANIN SİNSİ BİR OYUNUDUR


Her Müslüman dünyada ve ahirette birbirinin kardeşidir. Müslümanların birlik olmaları, aynı safta yer almaları, birbirlerine her şartta destekçi olup yardım etmeleri, birbirlerine Allah rızası için içli bir sevgi, şefkat duymaları ve birbirlerine karşı her zaman affedici olmaları Allah’ın beğendiği ve istediği bir ahlaktır. Allah’ın varlığına ve birliğine iman eden, ahirete inanan, peygamberlere karşı çoşkun bir sevgi ve saygı duyan, Kuran’ın hak olduğunu tasdik eden ve titizlikle uygulayan herkes Müslümandır. Müslümanlar arasında ayrımcılığın Kuran’da kesinlikle yeri yoktur. Bu, şeytanın Müslümanların gücünü kırmak amacıyla oynadığı sinsi bir oyundur. Çekişme, kavga, karşılıklı mücadele ve haset, insanın beynini ve özellikle de vicdanını çok yorar. Kişinin ruhunu kirletir, fiziksel ve manevi anlamda gücünü zayıflatır. Şeytan da bu gerçeği bildiği için müminlerin arasına girmeye ve bu şekilde onları güçten düşürmeye çalışır. Akıllarını ve dikkatlerini boş konulara yoğunlaştırarak Allah’ın dinine yardım etmelerini, İslam ahlakını yaymalarını engellemeye çaba harcar. Allah Kuran’da inanaları şu şekilde uyarmaktadır:

Allah'a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)


Şeytan insanların iman etmelerini, samimi olmalarını, güzel ahlak göstermelerini, Allah’a gönülden boyun eğerek yaşamalarını istemez. Birlik oldukları takdirde Müslümanların nasıl güzel ve etkili bir güce sahip olacaklarını, bu vesileyle Kuran ahlakının her yerde yaşanmaya başlanacağını, dünyada cennet gibi bir ortam oluşacağını bildiği için sürekli aleyhte bir faaliyet içindedir. Samimi iman edip her şartta Allah’a yönelip tevekkül edildiği takdirde şeytanın müminler üzerinde olumsuz hiçbir etkisinin olmayacağını Allah Kuran’da bizlere haber vermiştir:

Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. (Nahl Suresi, 99)


Ancak şeytanın oyunlarına karşı mutlaka uyanık olmak gerekir. Her ne pahasına olursa olsun şeytanın insanları saptırma gayesinde olduğunu Allah bir Kuran ayetinde bizlere şu şekilde bildirmektedir:

Allah, onu lanetlemiştir. O da (şöyle) dedi: "Andolsun, kullarından 'miktarları tespit edilmiş bir grubu' (kendime uşak) edineceğim. Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa Suresi, 118-120)


Bu tuzağa düşmemek için Müslümanların özellikle birbirlerine karşı çok anlayışlı, sevgi dolu ve bağışlayıcı olmaları; kötü zandan mutlaka kaçınmaları gerekir. Kardeşlik, sevgi, barış, hoşgörü, muhabbet, dostluk, affedicilik gibi konuları sürekli teşvik etmek hatta bu konularda örnek teşkil etmek son derece önemlidir. Bu şekilde Müslümanların şevkini ve heyecanını artıracak bir hizmet içerisinde olmak, şeytanın oluşturmaya çalıştığı kargaşa ve mücadele ortamını Allah’ın izniyle tamamen yok edecektir. Nitekim bu yönde atılan her adımın İslam aleminde hemen olumlu sonuçlar doğurduğunu Allah bizlere göstermektedir.

Zira Sayın Adnan Oktar hemen her ropörtajında, her konuşmasında, her çalışmasında Müslümanların birlik olmalarının önemine ısrarla dikkat çekmektedir. Şeytanın oyunlarını bir bir deşifre ederek Allah’ın dilemesiyle etkisiz hale getirmekte, dünyada İslam ahlakının yerleşik hale gelmesi ve tüm insanlığın rahat etmesi için fikri alanda her türlü sebebe sarılmaktadır. Nitekim evrim teorisinin geçersizliğinin kesin delillerle ortaya koyulmasının ardından dünya çapında din ahlakına bir yöneliş olduğu basında da hergün çıkan haberlerle aşikardır.



Wednesday, August 20, 2008

KURAN’A UYGUN KONUŞMA

Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: "Gerçekten ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir? (Fussilet Suresi, 33)


Allah’ın herşeyi görüp kuşattığını bilen bir Müslüman hayatının her anında Allah’ın hoşnutluğunu aradığı için her konuşmasının Kuran’a uygun olmasına çok titizlik gösterir. Allah’ın herşeyi adaletle ve hayırla yarattığını bildiği konuşmalarından da anlaşılır. O yüzden zor durumda dahi olsa haksızlığa uğradığını ifade edecek bir konuşma yapmaktan şiddetle kaçınır. Çünkü Müslüman için her olay Allah’ın kaderde imtihanı için yarattığı denemelerdir. İşte Müslümanın karşılaşabileceği bu denemelerden bazı örnekler:


HATA YAPAN BİR MÜMİNİN KONUŞMA ÜSLUBU :

Mümin hatayı yaptıranın Allah olduğunu bildiği için son derece tevekküllü bir üslup kullanır. Her hatanın hayırlarıyla birlikte yaratıldığını bildiği için konuşmalarında duygusallaşma, üzüntü, korku veya tedirginlik hissedilmez. Ya da yaptığı hatanın bilinmemesi için yalan söylemez. Zor durumda kaldığında kendini kurtamaya çalışmaz. Sahtekarlık yaparak hatanın makuliyetini anlatmaya çalışmaz. ‘Herşeyde hayır olduğunu’ dile getirir, nefsini korumaz ve Kuran’a uygun olarak hatalı olan tavrını değiştirir. Hatasını telafi etmeye çalışırken insanların rızasını aramak kastıyla kendini masum göstermeye, iyi niyetli olduğunu ispatlamaya çalışmaz. Böyle bir tavrın Allah’tan başkasının rızasını gözeterek ‘şirk’ olabileceğini ve Allah’ın şirk koşanları affetmeyeceğini düşünerek sadece Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla konuşur.


MÜMİNLERİN KENDİ ARALARINDAKİ KONUŞMA ÜSLUPLARI:

Müminler Allah’a iman ettikleri için birbirlerini ahiret dostu ve kardeşi olarak görürler. Birbirlerine karşı son derece merhametli, saygılı ve tevazulu bir üslup kullanırlar. Allah’ın Kuran’da bildirdiği ahlaka uymayan davranışların, cahiliye ahlakının özellikleri olduğunu bilerek konuşurlar. Örneğin birbirlerine karşı sert ve azarlar bir üslup kullanmazlar. Ya da kendi aralarında ‘samimiyet adı altında’ cahilce bir mantıkta ‘saygılı olmayan konuşmalar’ yapmazlar. Konuşan iki kişiden üçüncüsünün mutlaka Allah olduğunun farkındadırlar. Bu şuurla Kuran’a uygun olmayan, gizli, küfri, adamlık dinini yaşayan insanların konuşmalarını andıran her türlü üsluptan sakınırlar. Müslümanlar, Peygamber Efendimiz (sav)’in yanında olsalardı nasıl saygılı ve teslimiyetli bir üslup kullanırlardı, bunu düşünürler. Ve bu bilinçle hareket edip vicdanlarının kabul etmediği hiçbir üslubu kullanmazlar. Müslümanların Allah’ın Kuran’da bildirdiği, ‘Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.’ ( Saff Suresi, 4 ) ayetinin bir gereği olarak birbirlerine sahip çıkan, koruyan ve destek olan bir üslup kullanırlar. Kuran’a uygun olmayan bir tavırla karşılaştıklarında Allah’ın emri olan ‘iyiliği emredip kötülükten sakındırmak’ için birbirlerine tavsiyelerde bulunurlar. Müslümanın bu tavsiyelere karşı üslubu ise hemen teslimiyetle bu öğütlere uyma şeklinde olur. Yani Müslüman kendisini Kuran’a davet eden diğer müminlerin sözüne, nefsinin isteklerine uymadan hemen uyar.



MÜMİNLERİN BOŞ KONUŞMALARDAN UZAK OLAN ÜSLUPLARI:

Müminler yaratılış amaçlarını bildikleri ve kendilerini Allah için yaşamaya adadıkları için her anlarını ibadet ederek, Kuran’a uyarak geçirirler. İnsanları Allah’ı düşünmekten uzaklaştıracak, boş konuşmalardan uzak dururlar. Cahiliye ahlakının yaşandığı, dinden uzak ortamlarda yapılan fitne içeren konuşmalardan sakınırlar. Herşeyi Allah’ın yarattığını bilen tevekküllü insanlar oldukları için, ‘hastalıklarından, uykularının geldiğinden, acıktıklarından, yoruldukalrından yakınan’ konuşmalar yapmazlar. Bunun yerine, örneğin uykuları geldiğinde uyur, hastalandıklarında ilaç alırlar. Elbette müminlerin yardımlaşma amacıyla ihtiyaçlarını söylemeleri çok normaldir, ancak Müslümanlarda bu konuşmalar, tevekkülden uzak asil olmayan boş konuşmalara dönüşmez.

Müminlerin kalpleri sürekli Allah’la birlikte olduğu için, ‘Allah için daha fazla ne yapabilirim’, ‘dini nasıl tebliğ edebilirim, ‘Kuran ahlakını nasıl yayabilirim’ gibi önemli konuları düşünürler. Dolayısıyla imanlarındaki ve düşüncelerindeki derinlik konuşmalarına da yansır. Allah’ın herşeyi sarıp kuşattığını, tüm güzelliklerde tecelli etttiğini, tek güç sahibi olanın Allah olduğunu, kendilerinin ise aciz birer kul olduklarını bildiklerini iman edenlerin tüm konuşmalarından anlayabilmek mümkündür.

SAYIN ADNAN OKTAR'IN BİRLİK MESAJLARI HAYATA GEÇİYOR

Sayın Adnan Oktar'ın özellikle son dönemlerde Türk-İslam Birliği'nin üzerinde ısrarla durmasıyla, başta Ortadoğu olmak üzere tüm İslam coğrafyasında çok hayırlı bir hareket, tarihi bir atılım başladı. İran, Suriye, Irak, Filistin, Azerbaycan ve diğer tüm İslam ülkelerinden "Hemen birlik olalım, bizler kardeşiz, birlik Müslümanlar için hayatidir" sesleri, şimdiye dek olmadığı kadar yüksek çıkmaya başladı. Üstelik bunlar sadece yazarların veya araştırmacıların yorumlarıyla da sınırlı değil. Türk-İslam ülkelerinin üst düzey devlet yöneticileri ve kanaat önderleri de İslam Birliği'nin önemine her zamankinden çok değinmeye, hatta bu yolda çok önemli adımlar atmaya başladılar. Ortak ekonomik girişimler oluşturuldu, ortak yatırımların sayısı arttı, birlik meclisleri tesis edildi. Siyasetçilerin ve düşünürlerin ortak kanaati, Türk-İslam Birliği'nin kurulmasının artık an meselesi olduğu yönünde.

İran Cumhurbaşkanı Sayın Mahmud Ahmedinejad'ın son İstanbul ziyareti de bu yönüyle çok dikkat çekici oldu. Sayın Ahmedinejad'ın ziyareti boyunca sevginin ve kardeşliğin üzerinde durması, Türkiye'ye duydukları muhabbeti vurgulaması, Müslümanların birlik olması gerektiğine dikkat çekmesi ve Müslümanların arasında ayrılık olmadığını vurgulayan tavırlarda bulunması son derece önemli gelişmelerdir.

Ayrıca Mahmud Ahmedinejad'ın namazda Sünni imama uyması, Şiiliğin bu konuda yanlış bir bakış açısı içerisinde olmadığını da göstermektedir. Mahmud Ahmedinejad'ın bu uygulaması, Sünni'lerle Şii'lerin aralarında İslam kardeşliğinin, İslam bağının olduğunu; bir Şii'nin arkasında bir Sünni'nin, bir Sünni'nin arkasında bir Şii'nin namaz kılabileceği açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Mahmud Ahmedinejad'ın, Sayın Adnan Oktar'ın öncülüğünü yaptığı gibi, Türkiye'nin önderliğinde bir İslam Birliği'ne ve İslam kardeşliğine son derece sıcak baktığı anlaşılmaktadır.

SAYIN MAHMUD AHMEDİNEJAD'IN İSTANBUL ZİYARETİ SIRASINDAKİ AÇIKLAMALARI

İran, Türkiye, Suriye ve Irak'ın iktisattan kültüre, siyasetten güvenliğe kadar her alanda işbirliğine gitmeleri tabiidir. Zira bu ülkeler aynı kültür havzasına aittir.

Türkiye'nin ilerlemesini kendi ilerlememiz gibi görüyoruz. BİZ KARDEŞİZ. AYNI DİNE MENSUBUZ. Halkı ve hükümetiyle Türkiye'yi çok seviyoruz. Çok seviyoruz.

Türkiye ve İran İMKANLARINI BİRLEŞTİREREK birbirini tamamlayabilir. İki ülke arasındaki İŞBİRLİĞİ BÜYÜK BİR GÜÇ OLUŞTURABİLİR. BU GÜÇ BÖLGE VE DÜNYA BARIŞININ TESİSİNDE KULLANILABİLİR. İzzet yolunda beraber yürümeye azmedersek bunu gerçekleştirebiliriz. Ne mutlu bize ki bu irade bugün iki ülkede de mevcuttur.

Biz Türkiye'yi içten seviyoruz. Türkiye ile daima beraber olacağız.


SAYIN ADNAN OKTAR'IN TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ'YLE İLGİLİ AÇIKLAMALARI

... Yani aynı dindeniz, aynı dili konuşuyoruz, aynı ırktan geliyoruz. HER ŞEYİMİZ AYNI. KÜLTÜRÜMÜZ, ANANEMİZ, ÖRFÜMÜZ, YANİ AYRI OLMASI İÇİN HİÇBIR SEBEP YOK... Avrupa Birliği'nde oluyor da bu Türk İslam Birliği'nde niye olamıyormuş? Avrupa Birliği'nde isteyen istediği ülkeye gidiyor, istediği gibi yerleşiyor. Pasaport kullanmıyor, vize de kullanmıyor. PEKİ BİZ KARDEŞLER OLARAK NİÇİN BUNU YAPAMIYORUZ? Yani hiçbir sebep yok, tabii ki olur... Un var, yağ var, şeker var, sadece helva yapılacak. (Kuşadası TV, Temmuz 2008)

Bunlar hep onun, o yolun başlangıçları. YANİ BÜTÜN MESELE İMANLI BİR TOPLUMUN AZMETMESİ, KARAR VERMESİ VE BU KONUNUN PEŞİNİ ASLA BIRAKMAMASI. Türk-İslam Birliği asla vazgeçemeyeceğimiz bir konudur. Geceli gündüzlü, sabah kalktığımızdan akşam yatacağımız vakte kadar bu konunun peşinde olmamız gerekir. Kuran ahlakına tam uymak ve Türk-İslam Birliği için geceli gündüzlü gayret etmek. AZMEDİLMİŞ BİR DAVA MUTLAKA SONUÇLANIR İNŞAALLAH. (Çay TV, Temmuz 2008)

Ama bir Türk İslam Birliği oluşsa. Aklı başında bir Türk İslam Birliği Meclisi oluşturulsa bu sorunlar dertler kökünden ortadan kalkar. Ve İslam ahlakının dünyaya hakimiyeti an vesilesi olur. Ve yıldırım gibi oluşur. Onun için birlik konusunun üstünde çok durulması lazım. Bütün Türk Devletleri ki hepsi müslümandır aşağı yukarı ve bütün müslüman devletleri tek bir çatı altında toplayıp. Böyle bir Türk İslam Natosu gibi, Türk İslam Ortak Pazarı gibi büyük bir yapılanma içerisine getirmek, hepsini milli devletler olarak ayrı ayrı tutmak, yani devletlerin değişmesine gerek yok. Sistem içerisinde akılcılığı, samimiyeti aşkı ve şevki esas tutmak. Resmi uslubu kaldırmak çok önemli. Yani resmiyet ruhu kırar. Resmiyetten kaçınmak lazım. Aşk bir, samimiyet iki. Son derece aşk içinde, samimiyet içerisinde bu işlerin hallolması lazım.... Son zamanlarda dikkat ederseniz. Türk- İslam Birliği düşüncesi çok yaygınlaştı. Bu düşünce içerisinde tabi biz HEPİMİZ HZ. ADEM'İN EVLATLARIYIZ. YANI BÜTÜN İSLAM ALEMİ TEK BİR YÜREKTİR. Bütün Türklük alemi tek bir yürektir. Hiç birinin birbirinden farkı yoktur. (Denge TV, Temmuz 2008)


SAYIN ADNAN OKTAR'IN İSLAM DÜNYASINDA AYRIMLARIN KALKMASIYLA İLGİLİ AÇIKLAMALARI

Sünni Şii ayrımı masonların bir oyunu, öyle bir şey yok. Ve bu oyuna düşecek adamın normal Müslüman olduğuna da ben inanmıyorum. Şiiler son derece halis, muhlis, tertemiz sağlam Müslümanlardır. Sünniler de öyle son derece sağlam, tertemiz Müslümanlardır. Hiç birbirlerinden de farkı yoktur. Hepsi ehl-i Kıble'dir, hepsi aynı Allah'a inanır. Aynı Peygamberi severler. Hepsine coşkun ve derin bir muhabbetim var. Ayrılık bir zorlama. Bu konuda benim nerede olduğum konusunda da ben zaten Hz. Ali'nin neslinden geliyorum seyyidim. Hz. Ali benim dedem tabi ki de çok canım gibi seviyorum. Ve çok mübarek ve muhteşem bir insan. O insanların yaptığı her şeye hikmet ve hayır gözüyle bakmak lazım. Hazreti Ayşe'nin tavırlarına da, Hazreti Ali'nin tavırlarına da hepsine saygıyla bakmak lazım. Onları onlara bırakmak lazım. Allah'a bırakmak lazım. Ahirette inşaAllah hepsi cennetteler Allah'ın izniyle. Bizim kardeşlik gözüyle bunları devam ettirmemiz gerekiyor. O tip şeylerde derin tetkike derin araştırmaya gerek yok hep son hal esastır. Allah'ın hikmetle, hayırla yarattığı şeylerde biz her şeyi anlayamayabiliriz. Her şeyi anlamaya çalışmamız gerekmez. Biz sadece Kuran'a ve sünnete tabii olmakla mükellefiz. (Al-Baghdadi TV)

Sayın Ahmedinejad'ın verdiği mesajların İslam Birliği yönünde önemli açıklamalar olduğu Türk basınında da yer aldı. Bunlardan biri Hakan Albayrak'ın 16 Ağustos 2008 tarihli, "Ahmedinejad'ın Ziyareti: Tarihte Yeni Bir Sayfa" başlıklı yazısı idi:

"Türkiye'yi ziyaret eden İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın dün İstanbul'da düzenlediği basın toplantısında verdiği bu beyanatlar, yepyeni bir İran-Türkiye Vizyonu'na işaret etmektedir. Bu vizyon, bir MUHABBET VİZYONUDUR. BU VİZYON BİR STRATEJİK ORTAKLIK VİZYONUDUR. Bu vizyon bir yoldaşlık vizyonudur. BU BİZYON BİR İTTİFAK VE HATTA BİR İTTİHAD (BİRLİK) VİZYONUDUR... Bundan sonra yol, birlik ve beraberlik yoludur. İkili ilişkilerde yaşanan ufak tefek sıkıntılar bu gerçeği asla gölgeleyemez. İran Cumhurbaşkanı, bir Osmanlı camiinde Sünni kardeşleriyle omuz omuza Cuma namazı kılarak tarihte yeni bir sayfa açıldığını müjdelemiştir. Onu sevinç gösterileri ve tekbir sesleriyle karşılayıp uğurlayan cemaat de tarihte yeni sayfanın açıldığını coşkuyla teyit etmiştir. Mübarek olsun." (Hakan Albayrak, Yeni Şafak, 16.8.2008)

İran'ın en yüksek tirajlı gazetesi Hemşehri'de çıkan bir makalede ise Türk-İslam Birliği'nin önemi ve her geçen gün bu birliğe biraz daha yaklaşıldığı şu şekilde anlatılmaktadır:

"Ortadoğu tarihinin en zorlu günlerini yaşıyor, fakat İran-Türkiye-Suriye ittifakı ile bütün krizlerin üstesinden gelebiliriz. Amerika, bu üç ülkenin beraber hareket ettiği hiçbir yerde başarılı olamaz. Irak'ta olamadı işte, Suriye üzerindeki planları da, İran ve Türkiye'nin Suriye'ye sahip çıkması sayesinde suya düştü... Ahmedinejad'ın Türkiye ziayreti, BÖLGENİN KURTULUŞU İÇİN ELZEM OLAN İTTİHADA DOĞRU ATILMIŞ TARİHİ BİR ADIM olacaktır." Milliyet Gazetesi, 16 Ağustos 2008


Türkiye Gazetesi, 16 Ağustos 2008


Monday, August 18, 2008

ZORLUKLAR VE ÇİLE İNSANLARI DİNE YÖNELTİR

Milli Gazete 22/2/2008

Allah dünya hayatında insanları çeşitli şekillerde dener. Hastalık, yokluk, fakirlik, açlık, susuzluk dünyadaki imtihanın birer parçasıdır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:
Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)

Özellikle çile çekmek insanın ruhunu inceden inceye eğitir. Çile çeken, zorluklara göğüs gerebilen, her an her istediğine kavuşamayan bir insan başkalarına göre daha ince düşünceli, daha sabırlı, daha hoşgörülü, daha olgun olabilir. Dünyanın geçici olduğunu, insanın bir gün mutlaka ölümle karşılaşacağını, dolayısıyla bu dünyada bulunmasının bir amacı olduğunu daha derin şekilde kavramaya başlar ve bundan sonraki hayatını bu bakış açısına göre sürdürür. Bu gibi insanlar mal, mülk, makam, mevki gibi dünyevi değerlerin geçiciliğini çok daha iyi fark edebilir ve güzel ahlaklı olmaya daha yatkın hal gelebilirler.

Bir Orta Afrika ülkesi olan ve yıllarca başka devletlerin boyunduruğu altında ezilen Ruanda’da insanların İslam’a yönelmelerinde; Kuran’ı okumak ve öğrenmek için gösterdikleri şevk ve heyecanda uzun yıllardır gördükleri zulmün, çektikleri çilenin etkisi gözardı edilemez. Bir safsatadan ibaret olan evrimci mantığın yönlendirmesiyle Batılı devletler tarafından adeta ikinci, hatta üçüncü sınıf vatandaş olarak kabul edilen ve ona göre muamele gören Ruanda halkı için de, yaşadıkları sıkıntıların hepsi Allah’ın onların kaderinde takdir etmiş olduğu birer imtihandır. Tabii ki dünyanın her neresinde olursa olsun hiçbir insanın bir savaş ve kargaşa ortamı içerisinde işkenceye uğraması, zulüm görmesi, açlık, yokluk içinde yaşaması vicdanen kabul edilemez. Tüm bu adaletsizliklere karşı fikren mücadele etmek, bu adaletsizliğin temelinde yer alan bozuk ideolojileri, inançları, mantıkları yerle bir etmek her Müslümanın üzerine önemli bir sorumluluktur. Ancak olaylara hayır gözüyle bakmak da Kuran’ın müminlere kazandırdığı önemli vasıflardan biridir. Allah bir ayette ''…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.'' (Bakara Suresi, 216) buyurmaktadır. Çektikleri zorluklar ve çileler sonucunda Ruanda halkının %15’inin İslamiyet’i kabul etmesi ve insanların Kuran’a yönelmeleri şüphesiz ki çok büyük bir hayır ve güzelliktir.


Ruanda’da Müslümanlar güzel ahlaklarıyla hükümetin de güvenini kazanmışlar, devletin kendilerine tahsis ettiği arazilerde camiler, okullar inşa edebilme imkanına sahip olmuşlardır. Müslümanların okuduğu okullarda %40 oranında Müslüman olmayan öğrenciler de öğrenim görmektedir. Hıristiyan aileler, bu okulları tercih etmelerinin nedeni olarak da, Müslümanların güvenilir ve ahlaklı çocuklar yetiştirmelerini öne sürmektedirler.

http://www.ihlas.net.tr/detail.asp?id=55663

İNKAR EDENLERİN MÜMİNLERLE OLAN MÜCADELELERİNDEKİ AMANSIZ AZİM BÜYÜK BİR MUCİZEDİR

... Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür... (Al-i İmran Suresi, 118)

Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkar etmenizi içten arzu etmişlerdir. (Mümtehine Suresi, 2)
Allah'ın adetullahı gereği tarihin başlangıcından bu yana, her zaman için mümin topluluklarının karşısında inkar edenlerden oluşan karşı bir grup olmuştur. Yüce Rabbimiz Kuran'da, inkarcı mücadeleye kendini adamış olan bu topluluğun, bu konuda amansız bir kararlılık içerisinde olduklarını bildirmiştir. Bu öyle bir kararlılıktır ki, inkarcılar bu uğurda, herşeyden çok sevdikleri dünya hayatlarını; mallarını, canlarını hiç düşünmeden gözden çıkarırlar. Ahirete inanmayan, sadece bir kez yaşayıp ölüp yok olacaklarına inanan bu insanlar, gençliklerini, tüm enerjilerini, kariyerlerini, yeteneklerini sırf Müslümanlara zarar verebilmek uğruna bir kenara bırakırlar.

Kuşkusuz ki bu çok büyük bir mucizedir. Normalde, müminlere zarar vermeyi ne kadar çok isteseler de, inkar edenlerin, dünya hayatına olan sevgilerinin, müminlere olan kinlerinden daha ağır basması gerekirdi. Çünkü inkar edenler, dünya hayatına çok delice bir hırsla bağlanırlar. Bu dünyada tek bir menfaat elde edebilmeleri dahi onlar için çok hayati bir konudur. İnsanlar arasında itibar elde edebilmeyi, işlerinde sınırsızca ilerleyip yaşadıkları toplumun en tanınmış, en zengin, en önde gelen, en özenilen insanları olabilmeyi çok önemli görürler. Hayatlarını Müslümanlara karşı mücadele etmeye adamaları ise, gözü dönmüşcesine bir tutkuyla bağlandıkları tüm bu isteklerini terk etmeleri demektir. Çünkü Müslümanlarla mücadele edebilmeleri, mallarını dünya uğruna değil, bu uğurda harcamalarını gerektirir. Kendilerine menfaat sağlayamayacak bir konuda tüm mallarını tüketecek şekilde harcama yapmaları, normal şartlarda onlar açısından akıl alacak bir durum değildir. Bu onların cahili mantığına göre çok açık bir zarardır. Ama bunu yaparlar. Hem de hiç düşünmeden, hatta büyük bir şevk, heyecan ve mutlulukla. Kuran'da inkarcıların müminlerle mücadele için mallarını hiç tereddütsüz gözden çıkardıkları şöyle haber verilmiştir:

Gerçek şu ki, inkar edenler, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar... (Enfal Suresi, 36)

Allah'ın adetullahı gereği inkar edenler, mala olan onca sevgilerine rağmen müminlere zarar vermek için sahip oldukları malları son noktasına kadar harcamaya devam edeceklerdir. İnkarcıların Müslümanlara ve din ahlakının yaşanmasına duydukları kin ve öfke o kadar şiddetlidir ki, bu uğurda sadece mallarını harcamakla kalmazlar. Hayatlarını da feda ederler. Halbuki normalde, ne kadar kin ve öfke dolu olsalar da, yine de “bana ne, başkası yapsın” diyerek, hayatlarından, ideallerinden vazgeçip, dünya hayatındaki nefsani isteklerinden feragat edip böyle bir mücadeleyi hayatlarının amacı haline getirmemeleri gerekirdi. İşte bu Allah'ın büyük mucizesidir.

Nitekim bu kişilere malınızı, canınızı Allah yolunda; insanlara güzel ahlakı anlatma yolunda harcayın dense, bunu hiçbir şekilde yapmazlardı. Sahip oldukları maddi manevi değerlerin çok cüzzi bir miktarını bile bu uğurda asla kullanmazlardı.

İşte bu nedenle de yukarıda yer alan Enfal Suresi’nin 36. ayetinin devamında müminler aleyhinde yürüttükleri çabalarının inkar edenler için sonsuz bir yürek acısı, azap ve pişmanlığa dönüşeceği bildirilmiştir:

“... Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır. İnkar edenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.” (Enfal Suresi, 36)


Bir başka ayette ise inkar edenlerin, hak dine ve Müslümanlara karşı yürüttükleri mücadelenin karşılığı şöyle haber verilmiştir:

Dünya hayatında onlar için bir azab vardır, ahiretin azabı ise daha zorludur. Onları Allah’tan (kurtaracak) hiç bir koruyucu da yoktur. (Ra’d Suresi, 34)


Bu konuda unutulmaması gereken bir diğer önemli gerçek de, inkar edenlerin müminlere hiçbir zaman zarar veremeyecekleri ve hiçbir zaman için başarılı olamayacaklarıdır. Kötülük arayışıyla yaptıkları her şey, sonucunda müminlerin lehine dönecek; dünyada ahirette müminlere ulaşacak nimetlerin artmasına, mutluluklarına, neşelerine, güçlenmelerine, maddi manevi sıhhat bulmalarına ve hepsinden önemlisi Allah'ın rızasını kazanmalarına vesile olacaktır. Kuran'da Allah'ın bu mucizesi müminlere şöyle müjdelenmiştir:

Sonra Biz, elçilerimizi ve iman edenleri böyle kurtarırız; mü'minleri kurtarmamız Bizim üzerimize bir haktır. (Yunus Suresi, 103)

Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur... (Al-i İmran Suresi, 160)


Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların ‘hileli düzenleri’ size hiçbir zarar veremez... (Al-i İmran Suresi, 120)

Ey iman edenler, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir topluluk, size ellerini uzatmaya yeltenmişti de, (Allah,) onların ellerini sizlerden geri püskürtmüştü... (Maide Suresi, 11)

Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)


Ayrıca inkarcıların müminlere zarar verme çabaları, Müslümanlar açısından çok büyük hayır ve hikmetlere vesile olmaktadır. Müslümanların karşısında, onların din ahlakını yaşamalarına ve insanları da Kuran ahlakına çağırmalarına karşı ciddi şekilde mücadele veren bir topluluk olması; dolayısıyla Müslümanların ciddi zorluklarla karşılaşmaları, ahirette Allah'ın vadettiği üstün bir ecirle karşılık bulabilmeleri açısından çok değerli bir imtihan ortamıdır. İşte salih müminler de, inkar edenlerin tarih boyunca sürgelen amansız mücadelesine bu gözle bakar ve bu durumu Yüce Rabbimiz'in rızasını kazanabilmeleri için yaratılmış çok önemli bir nimet ve hayırlı bir vesile olarak değerlendirirler.

FRANSA’DA ARTAN İMAN CESARETİ

Adnan Oktar’ın Harun Yahya müstear ismiyle kaleme aldığı Yaratılış Atlası kitabının adeta bomba gibi düştüğü Fransa’da, insanların materyalist telkinlerden, dayatmalardan kurtularak dört elle dine sarılmaya başladıkları devletin en üst kademesindeki kişilerden profesörlere kadar birçok çevrede görülüyor, hissediliyor. Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy’nin Yaratılış Atlası’nın Fransa’da dağıtılmasının hemen sonrasındaki döneme rastgelen açıklamaları, koyu bir Katolik olduğunu tüm dünyaya göğsünü gere gere, gurur duyarak ilan etmesi, bakış açısının ne kadar değiştiğini, dine ne kadar önem verdiğini gösteriyor.

İnsan güzellikten, sevgiden, huzurdan, barıştan, kardeşlikten, muhabbetten hoşlanacak fıtratta yaratılmış bir
varlıktır. Ancak Allah’ın Kuran'da bildirdiği gibi, iman etmeyen insanlar pek çok konuda çoğunluğa uyma eğilimi içerisindedirler. İnsanlar çoğu zaman doğru olmadığını bildikleri ve vicdanen kanaatleri gelmediği halde, sırf toplumun geneline uymak için, vicdanlarında hissettiklerinin aksi tavırlarda bulunabilir, yanlış düşüncelere kapılabilirler. “Çoğunluk yapıyorsa bir bildikleri vardır” mantığının insanı doğru yoldan saptırabilecek bir bakış açısı olduğunu Yüce Allah bizlere Kuran’da şu şekilde bildirmektedir:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' (Enam Suresi, 116)

İnsanlar toplumda yaşanan sistemin ölçülerine göre önemli gördükleri kişilerin hayat tarzından, konuşmalarından hayret edilecek şekilde etkilenebilirler. Bu nedenle toplumun önde gelenlerinin, vidanlarını sonuna kadar kullanarak doğruyu görmeleri; yüzlerce yıldır kara bir bulut gibi tepelerinde dolaşan ve başlarına gelen her türlü kötülüğün sebebi olan evrimci, materyalist, marksist, komünist felsefenin, şeytanın kurduğu çok bir tuzak olduğunu anlamaları çok önemlidir. Nitekim Sarkozy’nin dini yaşama konusunda diğer insanlara da son derece cesaret aşılayacak nitelikteki ifadeleri, Fransız halkında çok olumlu etkiler yapmıştır. Son olarak, Fransa’daki dünyaca ünlü Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk profesörü ve aynı zamanda Paris Jeopolitik Gözlemleri müdürü olan Charles Saint Prot’un, İslamiyet hakkında yazdığı kitabında İslam’ı her yönüyle övmesi, insanlığın günümüzdeki her türlü olumsuzluktan, sıkıntıdan, kargaşadan, anarşiden, sevgisizlik, güvensizlik ortamından kurtulabilmesi için tek çarenin İslam’ın yaşanması olduğunu söylemesi, bu etkiyi açık şekilde gözler önüne seriyor.

Aile kavramının unutulduğu, manevi değerlerin önemli görülmediği, dejenere hayat tarzının en uç seviyelerde yaşandığı Amerika’da ve Avrupa’da, senelerdir hakim olan bu ruhsuzluk ve soğukluğun, adeta makineleşmişliğin zorluğunu artık kendileri de görmeye başladılar. İnsanlar kendilerini bu bataklığa Darwinist ve materyalist mantığın sürüklediğini farketmeye başladılar. Özellikle Fransa’da olmazsa olmaz kabul edilen ve hayatın her alanında körü körüne savunulan, hatta akademik kariyer sahibi olabilmek için başlıca şartlardan biri kabul edilen evrim inancı ve bu çarpık inancın uyarlandığı her nokta büyük bir hızla popülerliğini kaybediyor. Öyle ki Prof. Charles Saint Prot kitabında medeniyetler arasında Sosyal
Darwinizm’in öne sürdüğü ve insanlara telkin ettiği gibi bir çatışmanın kesinlikle olmadığını ve tüm insanların dinin sıcaklığına ihtiyaçları olduğunu çok net bir şekilde ifade ediyor.

“…Din, insanın huzursuzluk ve endişe hissetmemesine yardımcı olan bir unsurdur. Her zamankinden daha
çok dine ihtiyacımız olduğuna inanıyorum…. Öncelikle İslam, diğer dinlerle karşılaştırıldığında yeryüzündeki en genç dinlerden biri. Ayrıca en dinamik bir din, çünkü Batılıların kaybetmiş olduğu değerlere bizatihi sahip. Bireysel ve maddi değerler dünyasının girdabına girmiş olan Batı’da toplumsal dayanışma ruhu kaybolmuş, herkes kendi içine kapanmıştır. Orada tek bir egemen kültür var, bu da para, maddi başarı kültürüdür. Maneviyat bütünüyle kaybolmuş durumda. İnsanoğlu çöküşte. Her birimiz tüketim aracı haline geldik ve maneviyatı bütünüyle unuttuk. Böyle bir varlık, yok olmaya mahkûm, hayvani bir canlıya dönüşmüş demektir. İslam’ın Batı’ya ve tüm dünyaya sunacağı şey işte insanlık onurunu yitirmek üzere olan bu toplumlara insanlığını hatırlatmasıdır. Hatta bazı gayr-i Müslim olanlar bile İslam’ın güçlü olmasından endişe duymuyor tersine seviniyorlar. Bir başka deyişle İslam, bütün ahlâki değerlerini yitirmek üzere olan insanlığın yegâne kurtuluş çaresidir.”
(http://www.timeturk.com/Islam-insanligin-son-kurtulus-sansi-20178-haberi.html)


Fransa gibi eskiden ateizmin, din karşıtı her türlü felsefenin kalesi olarak kabul edilen bir ülkeden yükselen
bu sesler, anti-Darwinist, anti-materyalist, anti-komünist çalışmaların ne kadar faydalı olduğunu; insanların beynindeki baskılar, önyargılar, batıl inanışlar ortadan kaldırıldığı takdirde, doğruyu, güzeli, akla vicdana uygun olanı kendilerinin nasıl kolaylıkla bulabildiklerini bizlere gösteriyor.

Saturday, August 16, 2008

İnsan Sonsuza Kadar Yaşamak İster, Ahiretteki Hayat İse Sonsuzdur


İnsan sonsuzluğa göre ayarlıdır. Sonsuz yaşamak ister. Güzelliklere, nimetlere sonsuz kere sahip olmak ister.

Fakat bir bakar ki, hiç beklemediği, hiç anlayamadığı şekilde ömrü geçiyor. Nimetler tükeniyor. Güzellikler elinden gidiyor.

İnsan, yaşlanmayı istememesine rağmen bedeni hiç durmadan daha kötüye, daha eskiye doğru gider. Ruhu taptaze, genç ve dinamik olduğu halde bedeni bir süre sonra pek çok şeyi yapamaz hale gelir, tüm enerjisini ve niteliğini kaybeder.

En verimli olduğunu zannettiği bir dönem içinde bir de bakar ki gençliğini kaybetmiş, sağlığını yitirmiş, hiç anlamadan onlarca yılı tüketmiş.

Bunu insanın yadırgamasının bir sebebi vardır. Bunun nedeni, Allah’ın insanı sonsuz yaşama içgüdüsü ile yaratmış olmasıdır. İnsan, sonsuz bir yaşama ayarlıdır. Bu nedenle yaşlanmayı, zamanla eskiyip yıpranmayı kabul etmek istemez. Ölüm ile her şeyin sona ereceği fikrini kabul edebilmesi, bu fikre alışkın yaşayabilmesi mümkün değildir.

Dolayısıyla insan sonsuzluğa ayarlıdır. İşte bu gerçek, ahiretin varlığının en büyük delillerinden biridir. Sonsuzluğa ayarlı olan insan ruhunun yegane yaşam alanının bu geçici dünya olması mümkün değildir. Şuurlu bir insanın, ölüm ile biteceğini düşündüğü dünya hayatında rahat ve huzur içinde, sabırlı bir şekilde ölümü bekleyerek yaşayabilmesi imkansızdır. İnsanın bu dünyada rahatlık ve huzur içinde yaşayabilmesini sağlayacak olan şey, Allah’ın var olduğunu, Allah’ın kendisi için ahirette sonsuz bir yaşam yaratmış olduğunu bilmesi, buna inanıyor olmasıdır.

Allah insanda içgüdü vesilesi ile çeşitli beklentiler ve istekler yaratmıştır. Sevgi, şefkat, merhamet, acıma gibi içgüdüler dünyada tatmin edilecek şekilde var edilmiştir. Sevimli bir bebeğin, küçük bir köpek yavrusunun merhamet ve acıma duygularını şiddetle tatmin etmesi, dostluk, sevgi ve güvenin sürekli ihtiyaç olarak yaratılması gibi, sonsuzluk da bir içgüdü olarak vardır. İnsanda bu isteği yaratan Yüce Allah, bu isteğin karşılığını da yaratmıştır. Bu güçlü isteğin tatmin yeri dünya olamayacağına göre, insanın ahirete göre yaratılmış olduğu kesindir.

Bu, insanın ahiretin varlığını anlaması için yaratılmış, ruhunda kesin olarak yaşadığı, açık ve teknik bir gerçektir. İnsan, ölüm ile yok olup gitmeyeceğini, ölüm ile bitecek bir dünya için yaşayıp ömrünü tüketmeyeceğini bilip akledebilecek bir şuurda yaratılmıştır. Yalnızca birkaç dakika düşünmesi bile, bunu anlaması için yeterli olacaktır. O halde, asıl varılacak yerin ahiret olduğu kesindir. Ve ahiret, insanların sonsuz cennet ve cehenneme sunuldukları yer olacaktır. Aklı başında bir insanın bu gerçeği görerek varması gereken sonuç, dünya hayatının geçici bir imtihan yeri olduğunu bilerek, Allah rızası için ahirete yönelik yaşamasıdır. Çünkü cennet, Allah’ın Kendi rızasını kazanmış müminlere tüm nimetleri sonsuza kadar sunduğu sonsuz güzellikte bir yaşam iken; cehennem, azabın en şiddetlisinin sonsuza kadar yaşandığı, pişmanlığın fayda getirmediği, dehşetli bir yaşam olacaktır.

Nasıl oluyor da Allah'ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28)

NEFSİ EĞİTMENİN YOLLARI –I-


"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir..." (Yusuf Suresi, 53)

İnsanın dünya hayatındaki imtihanındaki en büyük düşmanlarından biri nefsidir. İnsanın en büyük düşmanının, kendi içinde olması ise çok düşündürücüdür. Dünya hayatının sonuna kadar en çetin mücadeleyi vermesi gereken varlıklardan biri, uzakta bir yerlerde değil, tam olarak “ben” dediği varlığın içindedir; yani “benliğinin bir parçası”dır.

İnsanın ise kendine, dünyadaki maddi manevi herşeyden çok sahip çıkma eğilimi vardır. Herkesten çok kendini düşünmeye, herkesten çok kendini korumaya, kendini sevmeye meyillidir.

Elbetteki bu durum, Yüce Rabbimiz'in çok büyük hayır ve hikmetlerle yarattığı bir imtihan sırrı içermektedir. Allah nefsi, insanın çevresinde gördüğü insanlardan ya da varlıklardan herhangi biri olarak yaratabilirdi. Böyle bir durumda da insanın nefsini, kendisine ait olmayan, yabancı bir varlık olarak görüp, ona çok daha objektif olarak yaklaşması mümkün olabilirdi. Yabancı bir insana nasıl sahip çıkmıyor, nasıl kayıtsız şartsız bu insanın savunuculuğunu üstlenmiyor ve onu kendi gibi kabul etmiyorsa; böyle bir durumda da, nefsini de karşısına alması çok sıradan kolay bir olay olurdu.

Ancak Yüce Rabbimiz nefsi, yalnızca samimi iman edenlerin yenebileceği gibi yaratmıştır. İman edenler, her ne kadar kendilerine ait bir varlık gibi görünse de, nefsin de yaratılmış her şey gibi, yalnızca beyinlerinde oluşan bir algıdan ibaret olduğunu bilirler. Allah insanın beyninde nefs gibi, binlerce varlığa dair bilgi yaratmaktadır. İnsanın bunlar arasından bir tanesini seçip, “iyi de olsa kötü de olsa bu algının her şeyini sahipleneceğim, herşeyini savunacağım” diye karar vermesi, samimi vicdanla ve temiz bir aklla değerlendirildiğinde, son derece mantıksızdır.

Eğer insanın, kendisine gösterilen algılar bütününden bir tanesini seçip sahiplenmesi gerekiyorsa, bu yalnızca “Allah'ın rızası, Kuran ve İslam’ın menfaatleri” olmalıdır.

İşte nefsini sahiplenip onun kendisini kötülüğe sürüklemesinden kurtulmak isteyen bir insanın yapması gereken budur. Kendini aklını yok sayacak; aklının yerine “Kuran ahlakı”nı koyacaktır. Bedenini de sahiplenmekten vaz geçecek; bunun yerine de “Müslümanların bedenini” kendi bedeni gibi kabul edip, onları sahiplenecektir.

Bunun için şöyle düşünülebilir: Bir odada iki kişi olduğunu farz edelim. Allah burada kişinin beyninde iki ayrı insan görüntüsü göstermektedir. Bunlardan başını göremediği görüntü kişinin kendisidir. Diğerini ise herşeyiyle ve tümüyle görmektedir. İnsan, bu iki görüntü içerisinden daima kendisine ait olanı sahiplenir. Bu bedenin nefsini savunma kararı alır. Halbuki bunun yerine, tam olarak gördüğü diğer kişinin nefsini sahiplenmeye karar verse, bu ortamda gelişecek tüm olaylarda, yapılacak tüm konuşmalarda, kişi, nefsinden yana kendisine ulaşabilecek tüm belalardan kurtulmuş olacaktır. Nefsinden gelen kötülükleri sahiplenmeyecek, ondan gelecek telkinlere aldanmayacak, her ne olursa olsun Kuran'dan yana, adaletle ve dürüst kararlar verebilecek, mutlaka Kurani konuşmalar yapabilecektir. Karşı tarafın haktan yana tüm çağrılarına açık olup, bunlardan tam anlamıyla istifade edebilecektir.

Böyle düşünerek nefsini sahiplenmekten kurtulan bir insan, bu belanın getireceği maddi manevi her türlü kötülükten korunmuş olacaktır. Nefsine yönelik bir saldırı olduğunu düşündüğünde Kuran'dan uzak, tevekkülsüz bir telaşa kapılmayacak, bedeni kendini savunma hırsıyla sarsılıp güçsüzleşmeyecektir. Kendisine acımayacak, haktan uzaklaşıp, adaletsiz, samimiyetsiz fikirlere kapılabileceği bir akıl boşluğu oluşmayacaktır. Müslüman olmanın, Kuran ahlakına uymanın, Allah rızası için yaşamanın müminin yüzüne yansıttığı nur yok olmayacak, hem bedeni hem de ruhi bir kirlenme oluşmayacaktır. Allah'ın izniyle bu bilinçle hareket eden bir mümin, hem bedenen çok güçlü olacak hem de Kuran ahlakını kusursuzca yaşayabilecek bir vicdan açıklığı içerisinde olacaktır.

İSLAM’IN BEKLENEN BAHARI ÇİN’DE BAŞLADI

Özellikle son yıllarda tüm dünyada insanlar dine yönelik bir uyanış içindeler. Amerika’dan Rusya’ya, Avrupa’dan Çin’e kadar dünyanın hemen her bölgesinde dini değerlere ve mukaddesata yoğun şekilde yöneliş var. Gazetelerde, internet sitelerinde her gün insanların materyalist, evrimci düşünceden uzaklaştıklarına, İslam ahlakının vesile olduğu sevgi, saygı, şefkat, merhamet, kardeşlik, fedakarlık, yardımseverlik gibi manevi güzellikleri önemli gördüklerine dair haberler çıkıyor. Almanya, Fransa, İsviçre gibi ülkelerde yapılan anketlerde, evrime inanmadıklarını ve Allah’ın varlığına iman ettiklerini söyleyen insanların oranı %90’lara ulaşmış durumda. İnsanlar Allah’ın adını daha çok anıyorlar, Allah’a dua ettiklerini, Allah’ın kendilerine verdiklerine şükrettiklerini açık açık dile getiriyorlar. İnsanlar sadece maddeye değer veren materyalist bir yaşantının kendilerine getirdiği iç sıkıntısından, sevgisizlikten, güvensizlikten kurtulmak istiyorlar. Istedikleri herşeye de sahip olsalar, böyle bir sistemde gerçek mutluluğun yaşanamadığını herkes farketmeye başladı. Yüzyıllardır sahte telkinlerle, tüm canlılığın tesadüflerle oluştuğu yalanlarıyla insanların adeta puslanan beyinleri, şuurları hızla açılıyor. İnsanlar herşeyi yaratanın Yüce Rabbimiz olduğunu; dinimizin akılcılığını, güzelliğini, insanın ruhunda oluşturduğu huzuru, rahatlığı görmeye başladılar. Bu da İslam ahlakının çığ gibi yayılmasına vesile oluyor.


Bu güzel değişimin yaşandığı yerlerden biri de Çin. Dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesi olan Çin’de komünist rejim hakim olmasına rağmen, 1980 yılından sonra Müslümanlar dinlerini daha rahat yaşamaya başladılar. Çin’de günümüzde 20 milyondan fazla Müslüman yaşıyor. Çin’deki camilerin sayısı ise 3000 civarında. Eskiden dini yayınların tamamen yasak olduğu, hatta dini özgürlüklerin tamamen kısıtlandığı bu ülkede şu anda başta Kuran-ı Kerim olmak üzere Çince’ye çevrilmiş pek çok İslami kitap, dergi yayınlanıyor. Çin’deki Müslümanlar günden güne dinlerini daha rahat yaşayabilme, ibadetlerini özgürce yapabilme imkanına kavuşuyorlar. Sadece geçtiğimiz sene Çin’den Hacca giden Çinli Müslümanların sayısının 9600 olması da, Çin’de İslamiyet’in ne kadar hızlı yayılmaya başladığını bize müjdeliyor. Ayrıca 9 tane İslam üniversitesinin kurulmuş olması, dünyanın her yerinde İslam’a karşı oluşan yumuşamanın bütün dünyanın hizmetine sunulmuş olan internet erişimine bile yasaklama getiren, demokrasiden bu denli uzak ve katı kuralları olan Çin’de de oluşmaya başladığının bir delili olarak görülebilir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in hadislerinde müjdelediği ahir zamanda yaşıyoruz. Bu dönem çok kutlu, şerefli bir dönem. Allah’ın izniyle Hz. İsa ikinci kere yeryüzüne gelecek. Hz. Mehdi gelecek. Bu iki mübarek şahsın vesilesiyle İslam ahlakı bütün dünyaya hakim olacak (Allah’ın izniyle). Dünyada barış, kardeşlik, huzur, sevgi, bolluk, bereket her yere yayılacak. Ülke ülke yaşanan bu dine yönelişler İslam ahlakının dünya çapında hakim olmaya başladığının da güzel bir delili inşaAllah.

Peygamberimiz (sav)’in bir sözünden böyle kutlu bir dönemde yaşamanın ne kadar kıymetli olduğu da çok açık şekilde anlaşılmaktadır:

“… Küçükler keşke ben büyük olsaydım, büyükler de keşke ben küçük olsaydım diye temenni ederler... İyi insanların iyiliği artar, kötülere karşı bile iyilik yapılır.” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17)

Friday, August 15, 2008

ŞEYTANIN ALDATMACASI: TELAŞ


İman etmeyen insanlar şeytanın etkisiyle bir çok yanlış bilgiyi öğrenir ve bunları hayata geçirirler. Bu bilgilerin etkisiyle kendilerine zarar veriyor olsalar bile bu kötü özelliklerini karakterlerinin bir parçası zannettikleri için değiştirme gereği duymazlar. Örneğin ‘TELAŞLANMAK’ onlar için bir karakter özelliğidir. Nitekim bu özelliklerini kabullendikleri için gün içinde çok çeşitli korku ve tedirginlikler yaşarlar. Hatta beklemedikleri bir olayla karşılaştıklarında akıllarını kapatacak kadar telaşlanır, nasıl davranacaklarını bilemezler. Bu yapılarını o kadar kabullenmişlerdir ki ruhen kendilerine yaptıkları baskının vücutlarında da çok olumsuz etkileri olur. Telaşlanmalarının sonucunda vücutları kasılır, başları ağrır, sürekli terlerler, nefesleri sıkışır, tansiyonları çıkar, ölümle sonuçlanan kalp krizi geçirme vakaları ise oldukça fazladır. İnsan ancak herşeyin Allah tarafından yaratıldığını bilerek, huzurla yaşayabilecek yapıdadır. Zaten Allah’ın herşeyi hayırla yarattığını ve kaderde herşeyin çoktan olup bitmiş olduğunu ve kimsenin kaderi değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini bilen müminler telaşlı olmazlar. Allah’a tevekkül ederler. Hiç beklemedikleri olağanüstü bir olayla karşılaşsalar bile telaşlanacak bir şey olmadığına iman etmişlerdir. İnkar edenlerin bakış açısıyla ‘bu olayda da mı telaşlanma olmaz’ mantığının, kader inancıyla çelişkili olduğunu bildikleri için sadece Allah’tan korkar, Allah’a dönüp yönelirler. Sonucunda da Allah Müslümanlara ruhen neşe, huzur, bedenen sağlık ve güç verir. Nitekim Allah cennetle müjdelediği iman edenlerin üstün olduklarını, telaşlanmamaları ve korkmamaları gerektiğini ayetlerde şu şekilde bildirmektedir:

Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); onların üzerine melekler iner (ve der ki:) "Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin." ( Fussilet Suresi, 30 )

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i İmran Suresi, 139 )

Wednesday, August 13, 2008

SEVGİ NEDEN YOK OLDU ?


Sevgi ancak karşılıklı güven duyularak yaşanabilecek bir duygudur. Güvenin oluşması için ise tek şart Allah’a iman eden bir insan olmaktır. Çünkü ancak Allah’tan korkan bir insan Allah’ın hoşnutluğunu arar ve kendi çıkarlarını gözetmez. Böyle bir insan Allah’ın haram kıldığı hiç bir şeyi yapmayacağından güvenilirdir. Nitekim inkar eden insanlar arasında sevginin yok olmasının nedenlerinden biri güvensizlik hissidir. Bir insan karşısındaki insana güvenemediğinde değil sevmek samimi bile olamaz. Çünkü samimi olduğunda herşeyin kendi aleyhine kullanılmasından korkar. Bu yüzden inkar edenler hayatlarını gizlilik içinde yaşarlar ve kendilerini korumak için sürekli tetikte olurlar. Elbette çok açıktır ki böyle bir birliktelikte sevgi yaşanamaz. İnkar edenler de sevgiyi yaşayamayacaklarını bildikleri içinde kendi istek ve tutkuları için yaşamayı tercih ederler. Sevginin neden yok olduğunu düşünmek ve çözüm aramak yerine kilitlenmiş çözümsüz bir sistem içinde sevgiyi hiç hissedemeden yaşarlar. Sevginin yerine tercih ettikleri duygu ise çılgınca şeytani bir hırstır. Bu hırs para kazanma tutkusu, gösteriş yapma ya da itibar elde etmeye çalışma gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkar. Fakat dünyevi nimetler, Allah rızası için elde edilmedikten sonra insana zarardan başka birşey sağlayamaz. Nitekim her insanın ölümlü olduğunu ve dünyada elde ettiği herşeyin bir gün ölümle son bulacağını düşündüğümüzde bu hırsların ne kadar boş olduğu anlaşılır. Dünyada insanın yaptıklarından tek geriye kalan Allah rızası için yaptığı salih amelleridir. Kuran’da bildirilen bu gerçeğin farkında olan müminler sadece ahireti düşünerek Allah rızası için çabalarlar. Allah’a olan sevgileri sonsuza kadar olduğu içinde kalplerindeki sevgi hissi hiç tükenmez aksine çoğalarak artar. Herşeyi Allah’ın tecellisi olarak görüp sevdikleri için Allah müminlere, sadece onların hissedip yaşayacağı gibi olağanüstü bir zevk verir.

İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)

Monday, August 11, 2008

CAHİLİYE AHLAKININ BİR ÖZELLİĞİ: SÖYLENEN SÖZLERİN ÇOĞU DOĞRU DEĞİL, ALDATICIDIR

Cahiliye toplumunun önemli bir özelliği vardır: İnsanlar hiçbir zaman birbirlerinden samimi, doğru bilgi alamazlar. Özellikle de insanların, cahiliye hayatının dünyevi ölçüleri içerisinde rekabet içerisinde oldukları konularda. Bu kimselerin her biri yaşadıkları toplumun en güçlü, en popüler, en itibarlı, en güzel, en zengin, en sevilen, en beğenilen kişisi olmak isterler. Ve bu konuda inanılmaz bir hırs içerisindedirler. Bu isteklerini elde edebilmek için maddi manevi herşeyi gözden çıkarabilir, her türlü garimeşru yola başvurabilirler. En sevdikleri insanları dahi harcayabilir, hatta bazen ölümü bile göze alabilirler. Bu nedenle de bu amaçları doğrultusunda akla gelebilecek her türlü kötü ahlak özelliğini gösterebilir; rahatlıkla yalan söyleyebilir, insanları kandırabilir, ikiyüzlü, samimiyetsiz tavırlar gösterebilir, birbirlerine oyun oynayabilir, tuzak kurabilir, hiç çekinmeden birbirlerine maddi manevi zarar verebilirler.

Cahiliyenin bu hırslı yaklaşımı içerisinde insanların birbirleriyle gerçek anlamda dost olabilmeleri hiç mümkün olmaz. Birbirlerinin samimi düşüncelerini öğrenebilmeleri, bir konuda danıştıklarında, kendilerine gerçekten faydalı olacak bir fikir alabilmeleri söz konusu değildir. Rekabet, hırs; daha üstün ve daha önde olma hissi, her zaman için dostluğun önüne geçer. En yakınlarına karşı bile hiçbir zaman için gerçekten dürüst olmazlar. Güzel olan bir şeye ‘çirkin olmuş’ ya da yakışan bir şeye ‘yakışmamış’ demek, karşı tarafın güzel yönlerini gizleyip, hep kötü ve kusurlu yönlerini dile getirmek, arkadan çekiştirmek ama yüzlerine karşı hiçbir şey yokmuş gibi davranmak cahiliyenin en bilinen özelliklerindendir.

Gerçek sevgi, gerçek dostluk; her ne olursa olsun dürüst olmak ise yalnızca Allah'tan korkan müminlere has özelliklerdir. Bir müminden her konuda en doğru, en samimi bilgiyi alabilmek mümkündür. Müslüman hiçbir zaman için karşısındaki kişiye zarar verecek bir şeye izin vermez. Mutlaka ona fayda sağlayacak, olayları en açık ve gerçekçi şekilde görebilmesini sağlayacak bilgileri verir. Allah'ın “iyiliği emredip, kötülükten men etme” emri gereği, yanlış olan bir şeyi mutlaka uyaracaklarını, birbirlerini mutlaka daha iyiye çağıracaklarını bilmeleri, Müslümanların birbirlerine çok güvenmelerini ve bunun sonucunda da her konuda kendilerini en iyi şekilde geliştirebilmelerini sağlar.

İslam Mesih’i Mehdi’yi Beklerken / CBNNEWS.com / 17.07.2008


İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad Mehdi’yi bekleyenlerin öncüsü olma görevini üstlenmiş durumda. Her konuşmasında Mehdi’yi beklediğini, çıkacağı zamanın yakın olduğunu belirten Ahmedinejad, Mehdi’nin ahir zamanda geleceğini, ortaya çıkmadan önce dünyada kaos ortamı olacağını, Mehdi’nin böyle bir ortamda gelip dünyayı barışa ve huzura kavuşturacağını anlatıyor. Mehdi’nin Hz. İsa ile karşılaşacağını, onunla birlikte Kabe’yi tavaf edeceğini ifade ediyor. Hz. İsa’nın İncil yerine Kuran’a tabi olacağını ve böylece Hıristiyan aleminin Müslüman olacağını belirtiyor. Ahmedinejad 2005’te başa geldiğinden beri kendisinin Mehdi’nin gelişi için en güçlü hazırlık yapanlardan olduğunu her fırsatta tekrarlıyor ve gelmesinin hızlanması için dua ediyor.

Gerçekten de Peygamberimiz (sav)'in bundan 1400 sene önce müjdelediği Hz. İsa'nın ikinci kez yöryüzüne gelişi ve Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışından önce gerçekleşmesi beklenen ahir zaman alametlerinin çok büyük bir kısmı birbiri ardınca yaşanmıştır. İnsaAllah Allah'ın izniyle, dünyanın dört bir yanındaki tüm Müslümanların büyük bir şevk ve heyecanla beklediği bu müjdeli günlerin yaşanması çok yakındır. Hz. Mehdi'nin çıkışıyla birlikte İslam dünyasında ve dünya genelinde yaşanan tüm sıkıntı, zorluk ve zulümler son bulacak, İslam ahlakının tüm yeryüzüne hakim olmasıyla tüm dünyada huzur, barış ve güven ortamı oluşacaktır.

Prens Charles'in Önderliğinde Müslüman Ahlakı / Sabah Gazetesi / 20.07.2008


İngiltere’de Prens Charles’ın önderlik ettiği vatandaşlık projesi gerçekte İngilizlerin, Müslümanlığı toplum hayatlarında benimsediklerinin birbaşka göstergesi. İngiliz halkı artık gittikçe artan kalabalıklarla camilerde toplanan Müslüman cemaatleriyle bütünleşmenin yollarını arıyor. Prens Charles bu projeyle ülkesinde günbegün sayısı artan Müslümanları ülkesine kazandırmak istiyor. İngilizler, Müslümanlığın insanları yönelttiği güzel ahlakın farkına varmış durumdalar. Bu yüzden de yetişen genç Müslüman neslin kendi toplumlarına faydalı bireyler olaraktoplumun geri kalanına olumlu etki yapmasını istiyorlar.

Sunday, August 10, 2008

KURAN MUCİZELERİ-Sirius Yıldızı

Kuran'da geçen bazı kavramlar, 21. yüzyılın bilimsel verileriyle araştırıldığında karşımıza bir Kuran mucizesi olarak çıkmaktadırlar. Bunlardan biri, Necm Suresi'nin 49. ayetinde geçen Sirius yıldızıdır:

Doğrusu, "Şi'ra (yıldızı)nın" Rabbi O'dur. (Necm Suresi, 49)

Arapça karşılığı "Şi'ra" olan Sirius yıldızının, sadece "yıldız" anlamına gelen Necm Suresi'nin 49. ayetinde geçmesi son derece dikkat çekici bir durumdur. Çünkü bilim adamları geceleri gökyüzünün en parlak yıldızı olan, Sirius yıldızının hareketlerindeki düzensizliklerden yola çıkarak, onun bir çift yıldız olduğunu keşfettiler. Dolayısıyla Sirius, Sirius A ve Sirius B olarak ifade edilen iki yıldızdan oluşan bir takım yıldızdır. Bunlardan daha büyük olan Sirius A, Sirius B'den Dünya'ya daha yakındır ve özelliği çıplak gözle görülebilen en parlak yıldız olmasıdır. Sirius B yıldızının özelliği ise teleskopsuz görülememesidir. Sirius takım yıldızları, birbirlerine doğru yay şeklinde bir eksen çizerler ve her 49,9 yılda bir birbirlerine yaklaşarak gökyüzünde sarkarlar.

Bu bilimsel veri, günümüzde Harvard, Ottawa ve Leicester Üniversiteleri'nin astronomi bölümlerinin fikir birliğiyle kabul ettikleri bilimsel bir gerçektir. Bir kaynakta bu bilgiler şöyle aktarılır:

En parlak yıldız Sirius gerçekte bir çift yıldızdır... Dolanım periyodu 49.9 yıldır. (La troisième loi de KEPLER, Exposes Astronomiques )

Burada, dikkat edilmesi gereken nokta, iki yıldızın birbirleri etrafında dolanırken yay şeklinde iki adet yörünge çizdikleridir. Ancak 20. yüzyılın sonlarına doğru anlaşılabilmiş bu bilimsel gerçeğe, mucizevi bir şekilde bundan 14 asır önce Kuran'da işaret edilmiştir. Necm Suresi'nin 49. ve 9. ayetleri beraber olarak okunduğunda bu mucize karşımıza çıkmaktadır:

Doğrusu, 'Şi'ra (yıldızı)nın' Rabbi O'dur. (Necm Suresi, 49) Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha yakınlaştı. (Necm Suresi, 9)


Necm Suresi'nin 9. ayetinden anlaşılan "ikisi arasındaki uzaklık" anlatımı bizlere bu iki yıldızın çizdiği yörüngede birbirlerine yaklaştığını ifade etmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Kuran'ın vahyedildiği dönemde bilinmesi mümkün olmayan bu bilimsel gerçek, bize, Kuran'ın Yüce Rabbimiz'in bir sözü olduğu gerçeğini bir kez daha kanıtlamaktadır..

Saturday, August 9, 2008

Ahir Zamanda İnsanlara Gelen Büyük Bela: Sevgisizlik

Evrendeki tüm güzellikleri yaratan, güzelliğin ve mükemmelliğin esas sahibi olan Allah'tır. İnsana zevk veren her detay, Allah'ın üstün güzelliğinin, yarattığı varlıklardaki tecellisidir. Ruhun bu güzelliklerden heyecan duymasını ve sürekli güzel olanı aramasını sağlayan ise, Rabbimiz'in insanı yaratırken onun ruhuna ilham ettiği sevgi duyarlılığıdır. Diğer insanlardaki takdir edilecek mümin özelliklerini fark etmek ve bunlara daha güzeliyle karşılık vermek gibi, insanı diğer canlılardan ayıran pek çok üstün ahlaki özellik, sevmeye ve sevilmeye olan bu duyarlılıkla şekillenir.



İnsanın ruhundaki bu sevme ve sevilme eğilimi, bazı kişilerde diğerlerine göre çok daha güçlüdür. İnsanların bir kısmı, varlıklardaki sevilmeye layık özellikleri detaylı olarak teşhis edebilirler ve bu özellikler onların ruhuna derin bir zevk verir. Sevgi, şefkat ve coşku meydana getiren yönleri göremeyen ya da bunlara kayıtsız kalan kişiler ise daha donuk ve katı bir ruh hali içindedirler. Diğer bir deyişle, insandaki sevgi duyarlılığı, insanın ruh hali ve yaşadığı ahlak ile doğru orantılıdır. Dolayısıyla sevgiyi algılama ve yaşama şekli, insanın samimi olarak iman etmesine ve imanın getirdiği birer nimet olan gerçek anlamda iyi, şefkatli ve merhametli, akılcı ve güvenilir oluşuna bağlıdır.

Gerçek sevgiyi yaşayabilmek, dünya üzerinde insana verilmiş en büyük ve en güzel nimetlerden biridir. Ve bu nimet, Allah'ın samimi ve derin olarak iman eden kullarına bir lütfudur.

Allah'ın Rızası için Sevenler ve Kendi Nefisleri için Sevenler

Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda gerçek sevgiyi bulanlardan çok, bulduğunu zannedip yanıldığını anlayanların yakınmalarına ve pişmanlıklarına rastlanır. Bu yanılma ve pişmanlıkların sebebi, insanların birçoğunun farkında olmadıkları bir gerçektir. Sevilecek varlıkları yaratan Allah'tır ve insana bu varlıkları sevme yeteneğini veren de yine ancak Rabbimiz'dir. Dolayısıyla sevgi gibi büyük ve eşsiz bir nimete layık olmak için sevginin esas sahibi olan Allah'a samimi olarak iman etmek, O'nu herşeyden çok sevmek, O'na gönülden bağlanmak ve O'nu razı edecek şekilde davranmak gerekir.

Hayatları boyunca Allah'ın rızasını arayanları, iman etmeyenlerden ayıran özellik, onların Allah'ı herşeyden çok sevmeleri ve Rabbimiz'e duydukları derin sevgi ve içli korkularından dolayı güzel ahlakı yaşıyor, iyi davranışlarda bulunuyor olmalarıdır. Müminler severken de, sevdikleri tüm varlıkları Allah'ın yarattığını, onlara sevilecek özellikleri verenin Allah olduğunu, Allah dilediği için sevgiyi hissettiklerini bilerek ve yine sevgilerini asıl olarak Rabbimiz'e yönelttiklerini unutmadan severler. İman etmeyenler ise nefislerinin kötü telkinlerine aldanırlar ve sevginin esas sahibi olan Allah'ı bırakıp, O'nun yarattığı varlıkları kendilerince O'ndan bağımsızlaştırarak sevme yanılgısına düşerler.

Samimi olarak iman edenlerin sevgileri her zaman Kuran'daki sevgi kavramına uygundur. Müminler bu konuda son derece titiz davranırlar. Bu titizlik, onları kendi nefisleri için sevgi arayışında olanlardan ayırt eden temel farklardandır.

Allah'tan Başkasını O'nu Sever Gibi Sevenlerin İçine Düştükleri Yanılgı

Allah'a samimi olarak iman eden bir insan, vicdanına uygun olarak sever. Vicdanlarının gösterdiği sevgi şeklini reddeden inkarcıların yol göstericileri ise nefisleridir. Dolayısıyla iman edenlerle inkar edenlerin sevgi konusundaki ölçüleri de farklılık gösterir.

Allah bu insanların, O'nun rızasını gözeterek sevenlerden farkını Kuran'da şöyle bildirir:
"(İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz…" (Ankebut Suresi, 25)

Ayette haber verilen putlar, herşeyi yaratanın Yüce Allah olduğunu unutarak veya göz ardı ederek sevilen herşey olabilir. Güzel bir insan, lüks bir ev, iş yerinde edinilen başarı, zekadan ileri gelen yetenekler… Oysa iman eden kişilerde seven taraf, sevdiği güzelliğin aslında Allah'a ait olduğunu bilir ve bunu asla aklından çıkarmaz. İnsan güzelliğindeki fiziksel mükemmellik, ruhun hoşuna giden sözler, gözlerdeki anlam dolu ifade, dinlemekten zevk alınan müzik, lezzetli bir yemek ya da parıltılı bir mücevherin görüntüsündeki göz alıcılık, tüm bunlar Allah'ın insan ruhuna verdiği algılama yeteneğiyle değer bulmaktadır. Allah sevgisini kalplerine yerleştirememiş olanların ruhları ise tüm bu saydığımız nimetlerden iman edenlerin alabildiği zevki almaktan yoksun bırakılmıştır. Bu kişiler için çoğunlukla, nefislerindeki ilk heyecan geçtikten sonra, güzel bir insan artık sıradan bir insan, bir iltifat yalnızca bir söz, gözdeki derin ifade sadece bir bakış, bir müzik notası yalnızca bir ses, lezzetli bir yemek yalnızca pişmiş bir et ve sebze karışımı, göz alıcı bir mücevher ise yalnızca bir cam parçasından ibaret hale gelir.

Bahsettiğimiz bu "zevklerin tükenişi", ruhlarını Allah'ın istediği gibi eğitmeyenlerde sıkça görülen bir durumdur. İş yerlerinde, gazete haberlerinde ya da dost çevrelerinde her türlü güzellikten bıkmış ve artık hiçbir şeyden zevk almayan çeşitli insanlar bulunur. Bu kişiler, Allah'ın yarattığı sonsuz çeşitlilikteki güzelliklere karşı duyarsız hale gelmiş, hatta bunlara karşı nefret duymaya dahi başlamışlardır. Güzellikleri sevememelerinin sebebi, Allah'ı da gereği gibi tanımıyor ve sevmiyor oluşlarıdır. Allah sevgisini unutmuş bir insanın, Allah'ın yarattıklarını sevmesine de imkan yoktur. Bu kişilerin ortak özelliği, Allah'tan saygıyla korkmaya ve O'nu yücelterek sevmeye karşı direnmeleri ve kendilerini büyük görme hastalığına kapılmış olmalarıdır. Allah bu kişilerin durumunu bir ayette şöyle haber verir:

"İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) "Siz dünya hayatınızda bütün 'güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız."" (Ahkaf Suresi, 20)

Allah'a içli bir sevgiyle ve saygı dolu bir korkuyla bağlı olan insanlar ise gerçek sevgiyi bilen ve yaşayanlardır Allah'ın her yerde apaçık görülen büyüklüğünü ve tek Yaratıcımız olduğunu gereği gibi takdir edebilen Müslümanlar, hiçbir gücü, insanı ve varlığı O'na ortak etmezler. Yaratılıştaki mükemmelliğin sahibi yalnızca Allah'tır ve herşey O'na muhtaçtır. Bu olağanüstü ve harikalarla dolu yaratılışı gördükleri halde Allah'a kul olmaktan kaçınan insanlar ise, güzellik ve güç sahibi gibi görünen her varlığı Allah'a ortak koşabilirler. Güzelliğin, gücün, yeteneğin ya da zenginliğin gerçek sahibinin kendilerini de yaratan Allah olduğunu görmezden gelirler. Hiç şüphesiz bu çok büyük bir hatadır. Bu hataya düşen insanlar, tavırlarını değiştirmezlerse, yaptıkları yanlışın karşılığını hem dünyada hem de ahirette almaktan korkmalıdırlar. Kuran'da samimi olarak iman edenlerle etmeyenlerin sevgi anlayışındaki fark bir ayette şu şekilde bildirilir:

"İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi." (Bakara Suresi, 165)

Her an her yerde karşılarına çıkan bu gerçeği unutmaya çalışanlar için -ayette bildirildiği gibi- dünyada da bir sıkıntı ve ceza vardır:

"Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azap vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar." (Tur Suresi, 47)
Bu insanların, Allah'ın verdiği en büyük nimetlerden biri olan samimiyetle sevmek ve sevilmekten yoksun oluşları da ayette bahsedilen azap şekillerinden biri olabilir. (En doğrusunu Allah bilir) Kendisinden başka hiç kimseyi ve hiçbir şeyi samimi olarak sevemeyen bir insan için artık dünyada herşey son derece anlamsızdır. Ruhları aslında sevgiye açık yaratılan, fakat bu yaratılışı, Allah'a isyan ve şirkle bozan bu kişiler de sevgiyi ararlar. Fakat karşılarındaki kişi de, iman ahlakını yaşamadığı ve kendileri gibi bencil ve egoist olduğundan aradıklarını bulamazlar. Gerçek sevgiyi bulabilmeleri için Allah'ın kendilerinden istediği gibi yaşamaları ve O'nun beğeneceği ahlaktan ödün vermemeleri gerekir. Oysa nefislerinin isteklerini tatmin etmeyi hedef edinenlerin, samimi sevginin oluşabileceği ortamın şartlarını yerine getirmelerine imkan yoktur.

İman Etmeyenler Samimi Sevgiyi Neden Yaşayamazlar?

Daha önce de belirtildiği gibi, gerçek sevginin kaynağı, Allah'a saygı dolu bir korku ve içli bir sevgi duymaktır. Çünkü ancak Allah'tan korkan ve bundan dolayı O'nun istemediği ahlaktan titizlikle kaçınan bir insan sevilmeye layık olabilir. Allah'tan gereği gibi korkan bir insan, nefsinin oyunlarına ve kötülüklerine karşı her zaman dikkatli olur. Çünkü Kuran'da Hz. Yusuf'un söylediğinin bildirildiği ayetteki gibi insanın nefsi durmak bilmeksizin kendisini kötülüğe çağırmaktadır:
"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir…" (Yusuf Suresi, 53)

Buna karşılık, Allah korkusu olmayan ya da Allah'tan gereği gibi korkmayan, Allah'ın ölümden sonra dünyadaki davranışlarının hesabını soracağını görmezden gelen ve nefsi her ne isterse ona boyun eğen kişi ise, kötülükte sınır tanımaz. Nefsin sınırsız kötülük telkin ettiği, onu arındıran müminlerin felah bulduğu, onun telkin ettiği kötülükleri savunanların ise helak olacağı Kuran'da şöyle bildirilir:

"Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla günahla bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 8-9-10)

Durmaksızın kötülüğü emreden nefsine sınır koymayan bir insana güvenmek mümkün değildir. Böyle bir insanın, vereceği söze sadık kalması beklenemez, zira bu kişinin sözünden dönmemesi için hiçbir neden yoktur. Sevginin gerçekliği, zor günlerde, fakirlikte ve hastalık zamanlarında ortaya çıkar. Nefsani davranan bir kişinin ise sevdiğini söylediği insana vefa göstereceğinden asla emin olunamaz. Çünkü kendi nefsini seven bir insan, fedakarlıkta bulunma konusunda tahammülsüzdür. Böyle bir insan, karşısındaki insanın doğal acizliklerini görmezden gelemez, en basit hatalarını dahi çoğu zaman tolere edemez. Hatta hata bile sayılamayacak olaylar yüzünden hiç yoktan kavga çıkarabilir. Önemli olan kendi keyfidir ve keyifsiz olduğunda sevdiğini iddia ettiği insanların dahi mutlu olmalarını istemez.

Tüm bunlara karşılık, diğer insanların güzel özelliklerini takdir edebilmeyi ve bunlara daha güzeliyle karşılık verebilmeyi ancak Allah'tan korkan bir insan başarabilir. Samimi bir Müslümanın hayatındaki her davranışın amacı, Allah'ı razı etmektir ve güzel davranışların karşılığını karşısındaki insandan değil yalnızca Allah'tan bekler. Allah'ın Kuran'da tarif ettiği ahlakın özü, fedakarlığa, zorlukta vefa göstermeye, her zaman dürüst olmaya dayanır. Samimi bir Müslüman, karşısındaki insanın dünyadaki imtihanı gereği pek çok acizlikle yaratıldığını bilir ve sevdiklerini bu yönlerine şefkat duyarak sever. İnsanın güzel ahlaklı olma konusunda nefsine ve şeytana karşı mücadele verdiğini bilir ve vazgeçilen anlık hataları gönül rahatlığıyla affedebilir. Sevdiklerinin keyfi ve huzuru, kendisininkilerden önde gelir ve zaten ancak böyle mutlu ve huzurlu olabilir. Hırs yapmadan paylaşabilmeyi, herşeye rağmen affedebilmeyi ve yalnızca nefis istediği süre boyunca değil her koşulda sevmeyi başarmanın yolu, bunları yalnızca Allah için yapmaktır. Bahsettiğimiz bu özellikler olmadan gerçek sevgiyi yaşamak imkansızdır ve bundan dolayı da gerçek sevgiyi ancak tüm bunları Allah için yapanlar yani gönülden iman edenler yaşayabilir.



Gerçek ve Kalıcı Sevgiyi Elde Edebilmek

Kitaplarda, gazetelerde, televizyon programlarında, şiirlerde, şarkılarda ve dost sohbetlerinde sevgiden bu kadar çok bahsedilirken, birçok kişi gerçek ve kalıcı sevginin bir türlü elde edilememesinin nedenini hiç düşünmez. Bu kişiler zaman zaman düşünseler dahi, Kuran ahlakını tam olarak bilmedikleri ya da yaşamadıkları için, gerçek sevgiyi nasıl elde edeceklerini veya yaşayacaklarını bulamazlar. Hayatını Allah için yaşayanlarla nefisleri için yaşayanların sevgi ölçüleri karşılaştırıldığında, ikinci grubun neden sevgiden yoksun kaldığı da daha net görülecektir.

Bu insanlar herşeyden önce sevecekleri kişi seçiminde ahlak güzelliği yerine fiziksel güzelliğe öncelik verirler. Oysa bir insanı fiziksel özelliklerine göre sevmek demek, onu ancak birkaç sene sevmek ve yaşlanmaya başladığında artık sevmekten vazgeçmek demektir. Müslümanlar ise kimi seveceklerine karar verirken, bu kişinin Allah'a olan sevgisinin delillerini görmek isterler. Allah'ı seven bir insanın doğal olarak ahlakı da güzel olacaktır. Ayrıca şu da bir gerçektir ki; ahlakı güzel olmayan bir insan fiziksel olarak ne kadar mükemmel olursa olsun, o insana karşı kalpte gerçek bir sevgi ve muhabbet oluşması mümkün değildir. Allah, sevgiye duyarlılığının takva sahibi olmakla yani Allah rızasını gözetmekte titiz davranmakla bağlantılı olduğunu Hz. Yahya peygamberin ahlakını övdüğü şu ayetle bildirir:

"Katımızdan ona bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi." (Meryem Suresi, 13)

Biraz önce bahsettiğimiz bu farktan dolayı, ahlak güzelliği sürdükçe iman edenlerin birbirlerine duydukları sevgi de artarak devam eder. Öte yandan en derin sevgi olarak niteledikleri duyguların bile çok kısa sürdüğü, iman etmeyenlerin sık sık dile getirdiği bir durumdur. Dünyevi şartlara ve nefse bağlı bir sevgi kısa sürede bitmeye mahkumdur, çünkü nefis eninde sonunda en etkileyici güzelliklerden bile bıkacak şekilde yaratılmıştır. Allah korkusuna ve sevgisine bağlı bir sevgi anlayışı yerine, nefsani sevgiyi tercih edenlerin birbirlerini gerçek anlamda sevmediklerini anlamaları için aslında uzun bir süre geçmesi de gerekmez. Bu insanlar birbirlerinin acizliklerini gördükleri anda, karşılarındaki kişinin aslında zihinlerinde büyütüp hayran oldukları insan olmadığının farkına varırlar. Bu tür bir sevgi, daha en başından çürük temellere oturtulmuş ve biteceği baştan belli bir anlaşma gibidir. Güzellik bir kaza ya da yaşlanma sonucu kaybedildiğinde, ya da maddi bir krizle zenginliğin sağladığı rahatlık ve güven sona erdiğinde, kişilerin birbirlerine olan "sevgi" isimli anlaşmaları da bitmiştir. Bu ahlaktaki insanların aslında birbirlerinin bencil ve hırslı ahlakını sevebilmeleri imkansızdır. Dolayısıyla asıl sevdikleri ancak birbirlerine sağladıkları çıkarlar olabilir. Bu yüzden hayat boyu bağlanıp sevecekleri insanı ararken önce güzel ahlak, sadakat, güvenilirlik değil; maddiyat, eğitim durumu ve fiziksel üstünlük ararlar. Bir süre sonra da artık birbirlerinin bencil davranışlarına ve kötü ahlaklarına dayanamayan insanlar, birbirlerinin neredeyse en büyük düşmanı haline gelirler.

İnsan, gerçek sevgiyi Allah'ı sevmeyen ve Kuran'da anlatılan güzel ahlaka uymayan insanlardan bekledikçe, her arayışta aynı sonla karşılık görecektir. Sevilmeyi sevginin gerçek sahibi olan Allah'tan istemek yerine, aracıları ilahlaştırıp (Allah'ı tenzih ederiz) onlardan bekleyen kişiler, tüm hayatları boyunca gerçek sevgi yerine onun taklidiyle karşılaşıp hüsrana uğrarlar. Çünkü nefsi için seven bir insan, gerçek sevginin değil kıskanç ve bencil tutkularının peşinden gitmektedir.

Gerçek ve kalıcı sevgiyi elde edebilmek, öncelikle sevgiyi kalplere ilham eden Yüce Rabbimiz'in hoşnutluğunu elde etmeye çalışmakla mümkün olabilir. Allah'ı herşeyden çok seven ve O'nun istediği güzel karakteri her yerde ödün vermeden sürdüren insanlar, birbirlerini de içli bir sevgi ve saygıyla severler. Dünya hayatında Allah sevgisini nefsani sevgiye üstün tutan samimi müminler de ahirette, Allah'ın izniyle, sonsuza kadar sevdikleriyle birlikte yaşayacakları cennet bahçelerinde olmayı umarlar:
(O gün) Zalimleri kazandıkları dolayısıyla korkuyla titrerlerken görürsün; o (yaptıkları) da üstlerine çöküvermiştir. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet bahçelerindedirler. Rableri Katında her diledikleri onlarındır. İşte büyük fazl (nimet ve üstünlük) budur. (Şura Suresi, 22)

DÜNYA HAYATININ ACİZLİKLERİ, MÜMİN İÇİN PEK ÇOK HAYIR VE HİKMETLE YARATILMIŞTIR

Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)
İnsanın nefsinde sonsuza kadar yaşama isteği vardır. Hasta olmak, kusurlu hale gelmek, bakımsız görünmek hatta ölmek istemez. Hep güzel ve genç kalmak, sağlıklı olmak için çaba harcar. Sağlığa dikkat etmek, zararlı yiyeceklerden kaçınmak, bakım merkezlerine gitmek, spor yapmak hatta estetik ameliyatlar yaptırmak, hep bu özlemin gerçekleştirilmesi içindir. İnsanın içinde hep güzele doğru bir eğilim vardır. Çünkü Rabbimiz insanı bu özelliklerle, yani güzelliklerden zevk alacak şekilde yaratmıştır. Ruha sonsuz ve genç yaşama isteğini veren Yüce Allah’tır.

Ancak, bu kadar güçlü bir isteğe sahip olunmasına rağmen dünyada hiçbir zaman kusursuz bir yaşama ulaşılamaz. İnsan hasta olmak istemez ama küçük bir soğuk algınlığında bile grip olur. Yaşlanmak istemez ama ne kadar imkânlarını seferber etse de, ömrünü en fazla birkaç sene uzatabilir ve en sonunda da yaşlanmak kaçınılmazdır. Hep canlı ve hareketli olmak ister ama, hastayken ya da uykudan kalkıldığında bunu başaramaz. En güzel yiyecekleri yemek ister ama, kolesterol açısından bunların çoğunu sınırlı tüketmek durumundadır. Çoğu da sağlıksız kiloya dönüşür. Sevdiği, zevk aldığı yiyeceklerin büyük kısmını zarar vereceği için yiyemez. Sabahları temiz, bakımlı bir şekilde güne başlamak ister. Ama yıkanmadan, saçını düzeltmeden, dişini fırçalamadan, bakım yapmadan bu görünümü elde edemez. Ne kadar hoşa gitmese ve nefse zor gelse de her gün bunları yapmak zorundadır. Dahası insan sonsuza kadar yaşamak asla ölmemek ister, ancak bunun da hiçbir çaresi yoktur. Allah’ın belirlediği zaman geldiğinde bizim için hazır bekleyen ölüm meleği Rabbimiz'in emriyle canımızı alacaktır. Dolayısıyla insanın nefsindeki bütün bu isteklere, dünya hayatında ulaşma imkanı yoktur.

Peki, tüm bunlar normal midir? Bunca mükemmelliğin ve güzelliğin yanında, dünya şartlarının neden kusurlu ve eksik olarak yaratıldığını hiç düşündünüz mü?

Allah insanı, bu acizlikleri hiç yaşamayacak şekilde de yaratabilirdi. İnsan hep canlı, güzel, bakımlı, sağlıklı olabilirdi. Hiç hastalanmazdı. Hücreler birden karar değiştirmez; insan hiçbir zaman kanser olmazdı. Makineler hiçbir zaman bozulmaz; iş kazaları meydana gelmez, böylece vücutta herhangi bir eksiklik yaşanmazdı. Uçaklar, arabalar, trenler kaza yapmaz, bu sebeple insanların ölümüne sebebiyet vermezlerdi. Hücreler hep aynı kalır, bozulup yaşlanmaya neden olmazdı. İnsan sabah uyandığında da, en bakımlı haliyle yataktan kalkıp güne başlayabilirdi. Üstün güç sahibi, herşeyi benzersiz var eden, nimet veren Rabbimiz dileseydi insanı bu kusurlardan arındırarak yaratabilirdi.


Ancak elbetteki Yüce Allah’ın dünya hayatını, insanı acizlikler içinde, eksik ve kusurlu yaratmasında düşünen insanlar için hikmetler ve alınacak dersler vardır. Eğer böyle olmasaydı, insan o zaman hayatın sadece bu dünyayla sınırlı olduğu hissine kapılabilir; hiçbir şey düşünmeden, daha iyi, daha kusursuz bir modele ulaşmak için çaba göstermeden yaşayabilirdi. Ahiret hayatına karşı özlem duymayabilir, sonsuz güzellikteki cennet nimetine layık olabilmek için çaba harcamayabilirdi. Sadece bu dünya için yaşayıp, son derece sığ ve yüzeysel bir bakış açısında kalabilirdi. Eksiklikleri, kusurları, acizlikleri bilmeyeceği, yaşamayacağı için, Allah’ın yarattığı güzellikleri gereği gibi farkedip takdir edemeyebilir ve bunlardan derin zevk alamayabilirdi. Allah'ın rızasını arayarak, O’nun büyüklüğünü ve gücünü tanıyıp takdir etmeye çalışarak ömür sürmeyebilir, gaflet içine yaşayabilirdi. Ahlakını güzelleştirme ihtiyacı içinde olmayabilirdi.
Bu nedenle dünya hayatındaki ve insanın yaşamı boyunca karşılaştığı hastalık, yaşlılık gibi acizlikler, tüm kusurlar ve eksiklikler insan için yaratılmış çok büyük nimetlerdir aslında. Kişinin hem dünyada hem de sonsuz ahiret hayatındaki tüm güzelliklere ulaşmasını sağlayan çok önemli vesilelerdir. İnsan bu acizlikleri özel olarak istemez belki, ama insanın başına gelen acizlikten, eksiklikten yana olan her olay, aslında onun için yaratılmış büyük bir nimettir. Samimi vicdanla, imanla, Allah korkusuyla yaklaşan bir insan için tüm bunlar, aklını açabileceği, derinleşebileceği, nimetleri güzellikleri, Allah'ın insanlara olan rahmetini ve lütfunu daha güzel takdir edebileceği çok önemli fırsatlardır.


Dünya hayatındaki acizliklere ve kusurlara bu gözle bakan bir mümin, “Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi” (Ankebut Suresi, 64) ayetinde belirtildiği gibi, gerçek hayatının, sonsuza kadar huzurlu ve mutlu olacağı yerin ahiretteki cennet hayatı olduğundan emindir. Yüce Rabbimiz Allah’ın, gerçek ve sonsuz hayatımızı yaşayacağımız ahireti düşünmemiz; dünyaya bağlanmaktan ve büyüklük hissine kapılmaktan sakınmamız, Allah’a karşı boyun eğici olmamız için bu acizlikleri yarattığını fark eder. Ahirette Allah’a hesap vereceğinin bilincinde, cennetle ödüllendirilmeyi umarak var gücüyle Allah’ın rızasın kazanmaya çalışır. Tüm yaşamını, düşüncelerini buna göre düzenler. Allah için güzel bir sabırla sabreder. Kuran'ın, “Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık.” (Sad Suresi, 46) ayetinde buyurulduğu gibi, yalnızca ahireti anan, ahireti isteyen samimi bir kul olur. Ahirettten gafil olmaktan, dünyaya bağlanıp ahirette bunun sonsuz pişmanlığını yaşamaktan sakınır, Allah’a sığınır. Rabbimiz bu samimi çabalarına karşılık müminleri sonsuz güzelliklerle dolu; insaların tüm kusur ve acizliklerden uzak olarak yaratılacağı cennetlerle ödüllendireceğini müjdelemiştir:
Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir.Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30)

Thursday, August 7, 2008

ALLAH’IN ÜZERİMİZDEKİ SONSUZ MERHAMETİ VE İLGİSİ


İnsan doğduğu andan itibaren, doğum denen büyük mucizeyle birlikte, acizlikler de başlar. Acizlikler, insanın hayatı boyunca sürekli yanıbaşında olan; güzellikler, nimetler içinde olunsa da, diğer yandan hep varlığını hissettiren, Allah’ın, dünyanın geçiciliğini ve eksikliğini düşündürtmek için birçok hikmetle birlikte yarattığı, dünyanın kusurlu yönleridir.

Akıl ve şuur sahibi her insan, bedenine ve çevresine dönüp baktığında birçok acizlikle karşılaşır. Allah sonsuz aklı ve yaratma kudretiyle, bu acizlikleri de mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Sayısız nimet, güzellik, rızık içinde, acizlikler bu güzelliklerin içine adeta serpiştirilmiş gibidir. Güzellik vardır ama, hemen yanıbaşında eksiklik de vardır. Birbirinden güzel çeşitlilikte ve lezzette yiyecekler vardır, ama acizlikler çok yakınındadır. Allah’ın dünyada nimet olarak yarattığı herşeyin; güzel insanlar, güzel mekanlar, güzel rızıklar, teknoloji, güzel evler, canlılar, hayvanlar, bitkiler, mücevherler, bağlar, bahçeler, makinaların, kısacası herşeyin bu mükemmel yaratılışın yanında özel olarak hikmetle yaratılmış kusurları da vardır.

Bu acz içinde tecelli eden Allah’ın sonsuz merhameti

Unutulmaması ve üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir nokta vardır ki; Allah üstün aklı ve yaratma sanatıyla, bu acizlikleri sayısız hikmetle yaratmış ve yine sonsuz aklı ve sonsuz merhametiyle bunların karşısında kolaylıklar ve çözümlerini de yaratmıştır. Güzelliğin ve nimetin hemen yanında acizlik ve kusurlar vardır. Ancak acizliğin de yanında Allah’ın sunduğu kolaylıklar vardır. Allah dileseydi, hiçbir eksiklik olmaksızın sadece güzellikler olur, dünya hiçbir kusurun görülmediği, herşeyin mükemmel olduğu, eskimediği, yaşlanmadığı, bozulmadığı bir yer olabilirdi. Ancak Allah dünyanın çok kısa kalınacak geçici bir yer, asıl sonsuz hayatın ise ahiret olduğunu; ve çok kısa bir süre bulunacağımız bu mekanın asla bağlanılacak, çok sevilecek, amaç edinecek bir yer olmadığını anlamamız açısından dünyayı bu kadar çok çeşitlilikte acizlikle yaratmıştır. Allah sonsuz merhameti ve şefkatiyle, bu acizlikleri bizlere hissettirmeyecek, geçici de olsa önlem almamızı sağlayacak çok fazla sayıda kolaylık ve nimet yaratmıştır.

Acizlikler ve Allah’ın sunduğu kolaylıklar


Acizlikler insanın yaratıldığı anda başlar. Allah’ın büyük mucizelerinden birisi olarak yarattığı insan, doğduğu andan itibaren kendisine güç yetirecek, bakacak, kendisini temizleyecek kısacası her yönden kendisiyle ilgilenecek güçten yoksun olarak yaratılır. Doğar doğmaz çok fazla ihtiyaç içindeyken, bunların hiçbirisini yapamayacak durumda olmak, insanın dünyada karşısına çıkan ilk aczidir. Allah sonsuz merhametiyle, sonsuz şefkatiyle onu en iyi şekilde besletir, giydirtir, ona baktırır. Tüm ihtiyaçlarını o daha dile getiremezken eksiksizce karşılatır.

İnsanın bedeni çok yönlü acizliklerle birlikte yaratılmıştır. Beden kirlenmeye, eskimeye göre ayarlıdır. Çok iyi temizlense bile, insanın kendisini bu şekilde koruyabileceği zaman dilimi çok kısıtlıdır. Allah birçok temizlik malzemesi yaratarak, yine merhametini çok güçlü bir şekilde bizlere hissetirmektedir. Allah, türlü şekil ve kokularda sabunlar, şampuanlar, yaratarak insanın bu bedeni eksikliğini gidermesine imkan vermektedir.

Yüce Allah, insanın hücrelerini yaşlanacak ve zaman içinde ölecek şekilde yaratmıştır. Bu süreç, birkaç on sene içinde gerçekleşmektedir. Allah yarattığı gıdalarda insanı bir süre daha genç, sağlıklı tutacak vitaminler, mineraller varetmiştir. Elbette ki bu vitaminler, alınan gıdalar Allah’ın dilemesiyle sadece birer sebeptir, ancak Allah bunların tümünü merhametinin birer tecellisi olarak yaratmıştır.



Allah vitaminlerin herbirini insanın birçok eksikliğine bir şifa vesilesi olarak yaratır. Cildin korunması, tırnakların sağlıklı olması, bedenin virüslere karşı direnç kazanması, kanser çeşitlerine karşı koruyucu olmaları, kemiklerin gelişmesi, iç organların sağlıklı bir şekilde faaliyetlerine devam edebilmeleri ve bunun gibi birçok açıdan önemlidirler. İnsan bedeni, hastalıklara ve çökmeye eğilimli olmasına karşın Allah çeşit çeşit vitaminler yaratarak bedenin güç bulmasına bunları birer sebep kılmaktadır.

Allah insana hayatı boyunca birçok hikmetle, küçük veya büyük hastalıklar verir. Çoğu zaman ancak mikroskopla görülebilen bakteriler, virüsler bu hastalıklara sebep olurlar. Allah yine sonsuz merhametiyle bunların geçmesine vesile olacak ilaçları ve tedavileri yaratır. Allah’ın izin verdiği kadarıyla her türlü bilgiye sahip olan doktorlar, ameliyathaneler, hastaneler, tedavi yöntemleri, ilaçlar, hepsi Allah’ın insanlara olan yakın ilgisinin birer tecellisidir.

Teknoloji de Allah’ın rahmetinin üzerimizdeki bir tecellisidir. Allah günlük hayatımızda ve iş alanında kullanılan tüm makineleri insanın emrine vererek, çok büyük bir kolaylık sağlamıştır. Dünya hayatında sabredilmesi gereken birçok eksiklik yaratan Allah, insanın neredeyse her ihtiyacına yönelik çeşitlilikte makine, teknik alet yaratmış, bunları kullanmak için gerekli bilgiyi buldurmuş ve bunu insana öğretmiştir. Bunlar bozulduğunda sebebini bulmak ve gidermek üzere onları tamir edecek kişileri yaratmıştır. Tamirciye herhangi bir teknik aleti, bir makineyi onarması için gerekli ilmi ve yeteneği veren Allah’tır. Allah tüm bu kişileri en küçük detaylarıyla birlikte yaratmıştır. Bir bilgisayarı tamir eden kişiyle, akan bir musluğu onaran kişi bir değildir. Her ikisine de bilmeleri gereken bilgileri öğreten Allah’tır.

İnsan bedeni normal bir ısıya ayarlı olduğu için, aşırı sıcak ve aşırı soğuk insana rahatsızlık verir. Sıcağı yaratan Allah, insanın bunun etkisini hissetmemesi için klimayı da yaratmıştır. Benzer şekilde soğuğu yarattığında, insanın duyacağı rahatsızlığı gidermek için kaloriferi varetmiştir. Ve Allah tüm bunları çeşit çeşit özelliklerde, markalarda, boyutlarda yaratmakta, merhametini ve yaratmadaki kusursuzluğunu göstermektedir.

İnsanların evlerinde ihtiyaç duyabilecekleri, hayatlarını kolaylaştıracak, onlara zamandan ve harcayacakları enerjiden tasarruf ettirecek her türlü makineyi Allah yaratmaktadır. Dünyanın eksikliklerinden birisi olarak kıyafetler, eşyalar kirlenmekte ama çamaşır makineleri sayesinde bunların temizlenmesi en kolay şekilde halledilmektedir.

Allah çok yüksek binaları, büyük iş merkezlerini, yaratmaktadır. Bu binaların içinde çok fazla sayıda insan çalışmaktadır. Yine Allah’ın rahmetinin ve merhametinin bir tecellisi olarak, bu binaların korunması, temizlenmesi, tüm eksiklerinin giderilmesi için insanlar yaratmaktadır. Bu mekanların içerisindeki insanların düşünmelerine bile gerek kalmadan, Allah onlar için birçok kolaylığı, rahatlığı hazırlamakta ve bunların her birini hergün tekrar tekrar yaratmaktadır.

Allah hepsi birbirinden güzel nimetler olarak meyveleri, sebzeleri yaratmakta ve bunların tarlada yetiştirilmesi, olgunlaşınca toplanması ve manavlara getirilmesine kadar çok fazla detayı yaratmaktadır. Yine bu birbirinden güzel renkte, kokuda, lezzette ve görünümde olan nimetleri en rahat ulaşabileceğimiz şekilde alışveriş yaptığımız manava getirten de Allah’tır.

Allah mağazaları ve dükkanları da yine insanın istediği her türlü eşyayı, malzemeyi bulabileceği şekilde yaratmıştır. İnsana bu ihtiyaçları hissetiren, ihtiyaç duyulan her türlü şeyi bir mekanda yaratan, bunları insana buldurtan Yüce Allah’tır.

SONUÇ

Sonsuz ahiret hayatının yanında -kıyas dahi yapamayacağımız kadar- kısa bir zaman kalacağımız dünya hayatı, Allah’ın sonsuz rahmetinin tecellileriyle doludur. Ancak geçici dünya hayatının bir gereği olarak, bu güzelliklerin hepsinde kusurlar ve eksikler vardır. Bu kusur ve eksikleri yaratan Allah, sonsuz aklı ve ilmiyle bunlara çözüm olacak şekilde kolaylıkları da yaratmıştır. Allah’ın, insanın üzerinde çok yoğun bir ilgisi, merhameti ve bağışlayıcılığı vardır. Şu unutulmamalıdır ki; bu acizliklerin tümü insanı Allah’a yaklaştıracak vesilelerdir. Mümin bir yandan dünyanın geçiciliğini görüp ahirete sürekli artan bir özlem duyarken, diğer- yandan da Allah’ın yarattığı kolaylıklar için Rabbimiz'e şükreder.

Wednesday, August 6, 2008

GERÇEK SEVGİ: ALLAH RIZASI İÇİN SEVMEK

Gazetelerde, dergilerde, televizyon kanallarında veya çevremizde sık sık birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini söyleyen insanların, tatillerde, eğlence yerlerinde çekilmiş resimlerini, iş arkadaşlarının, iş ortaklarının ise şirketleri önünde yine aynı şekilde verdikleri pozları görürüz. Bir süre sonra yine aynı kişilerin arkadaşlıklarının, dostluklarının, iş ortaklıklarının veya evliliklerinin bittiği ile ilgili haberler karşımıza çıkar. Daha çok kısa bir süre önce, birbirlerini sevdikleri, birbirlerine değer verdikleri, “bizim sevgimiz çok farklı” iddiası ile ortaya çıkan kişiler, büyük kavgalar ederek, birbirlerine karşı hem de toplumun önünde çok ağır sözler söyleyerek, iftiralar atarak, birbirlerini maddi kayıplar içinde bırakarak ayrılırlar.

Bu kişiler gazetelerden, televizyon kanallarından birbirlerine ağır suçlamalarda bulunarak, sevgilerinin bittiğini söylerler. Birbirlerinin çirkin suçlamalarına yine aynı şekilde basit üsluplarla karşılık verirler. Birbirlerinden çok yüklü maddi tazminatlar talep ederler.

İnsanlar arasındaki bağlar ne olursa olsun; bu ister evlilik, ister iş ortaklığı, ister arkadaşlık olabilir, aralarındaki bağların kopuşu genel olarak bu veya buna benzer şekillerde olur. Adliyele koridorları birbirleriyle kavga eden, tartışan, nefretinden birbirinin yüzüne dahi bakamayan insanlarla dolup taşar.
Kısa veya uzun, sonuçta bir süre öncesine kadar birbirlerini seviyor görüntüsü veren bu insanlar, birbirlerini aşağılayarak, nefret ederek ayrılırlar.

Bu insanların büyük bir çoğunluğu, bu aşamada “sevgilerinin bittiğini” iddia ederler.

Aslında yaşadıkları bu sistem içerisinde ‘sevgi’ olarak adlandırdıkları şey, ‘gerçek sevgi’ değildir. Bu sadece, geçici heveslere dayanan, sağlam bir dayanağı olmayan, karşılıklı menfaatler doğrultusunda gelişen ve korunan, manevi anlamda hiçbir derinliği olmayan, çoğunlukla maddi değerlere dayanan ve taraflardan birisinin çıkarının bitmesiyle son bulmaya mahkum olan bağlardır.

Örneğin karşısındaki kişiyi çok sevdiğini söyleyen bir kişi, onun ciddi bir kaza geçirip tek kolunu kaybetmesiyle birlikte, ona olan sevgisini, ilgisini de kaybeder. Kişi belki bunu bir anda ortaya koymaktan, hem kendisine hem çevresine karşı utanabilir. Ancak kısa bir süre içinde, değişik bahaneler ortaya koyarak bu konuma gelen birisiyle tüm bağlantısını koparır. Zaten dünyevi bir bakış açısına sahip olan bir insan böyle bir durumda karşısındakinden kesin olarak soğuyacağı için, şartlar otomatik olarak gelişir ve o sevdiğini iddia ettiği kişiyle artık birarada bulunmak istemez.

Aynı şekilde, yine bir başka kişi de, karşısındakini çok sevdiğini iddia ettiği yakını tüm malını ve imkanlarını kaybettiğinde ve bunun sonucunda, yaşam şartları tamamen değişip beklentilerini karşılayamaz hale geldiğinde, ona karşı duyduğu ilgi ve sevgiyi tamemen kaybeder. İman etmeyen insanların bir arada bulunabilmelerini sağlayan para, fiziki görünüm, kariyer, mevki, çocuk sahibi olma gibi ortak menfaatler vardır. Bu menfaatlerden biri veya birkaçına bir zarar geldiğinde, artık iddia edilen bu “sözde sevgi” bile bu insanları bir arada tutmaya yetmez. Toplumda yaşanan bu ve buna benzer örnekler çok sayıda arttırılabilir.

Hayatlarını Kuran’a göre yaşamayan insanların, gerçek sevgiyi yaşamaları da asla mümkün değildir. İmana dayalı gerçek sevginin yaşandığı durumlarda ise, yukarıda sayılan türden, hatta çok daha zor olaylar, ağır şartlar meydana gelse dahi sevgi asla bitmez, önemini kaybetmez.

Çünkü gerçek sevgi; temeli Allah sevgisi ve rızası üzerine kurulan, imanla, takvayla, Allah’a olan yakınlıkla artan sevgidir. İman eden bir insan Allah’ı büyük bir coşkuyla, heyecanla sever. Allah aşkı, Allah’ı razı etme, Allah’ın sevdiği bir insan olma umudu kişiye çok büyük bir şevk ve heyecan verir. Allah sevgisi; ruhundaki coşkuyu, hareketliliği, huzuru, mutmainlik hissini hep canlı tutar. Allah’ın sonsuz sevgisi, aklı, merhameti, sanatı, yaratma gücü, kudreti, ihtişamı, Allah’a olan sevgisini daha da arttırır. Allah’a olan sevgisinden dolayı, mümin Allah’ın yarattıklarına karşı da büyük bir sevgi ve muhabbet duyar. Allah’ı çok sevdiği için, yine Allah’a sevgi duyan, imanlı insanlara karşı coşkun bir sevgi duyar. Allah’ın yarattığı bitkileri, hayvanları sever. Takvaya dayanan sevgide cahiliye ahlakında sık sık duyduğumuz “... sevgim bitti, sevgim azaldı, artık sevemiyorum... vs” gibi ifadelere yer yoktur. Mümin, karşısındaki kişi imanlı ve takva olduğu sürece, daima, her şart ve durumda çok sever. Yaşlılık, sakatlanma, fiziksel bir eksiklik, makamı mevkiyi kaybetme, iflas etme, hastalık, hata yapma gibi durumlar asla sevgiyi olumsuz yönde etkilemez. Aksine bunlar oluştuğunda, karşısındakinin mümin olmasından ötürü Müslümanın sevgisi daha da derinlik ve anlam kazanarak artar. Allah için yaşanan sevgi çok yönlüdür, çok kapsamlıdır. Bu sevgide vefa, sadakat, merhamet, bağışlama vardır. Eksiklik kusur olsa bile, yine de güzel gözle bakma vardır. Allah için sevmede, sevginin bir süresi ya da sonu yoktur. Bu sevgi, dünyada ve sonsuz ahiret hayatında yaşanmak üzere kilitlenmiş bir sevgidir. Sonsuz Ahiret hayatına ayarlıdır. Ölüm anında Allah canını alırken de müminin yüzünde Allah’a karşı coşkun bir sevgi ve iman güzelliği vardır. Hiçbirşey, sonsuz güzelliklerin sahibi olan Rabbimiz'e duyulan sevgi ve iman coşkusu kadar insan ruhunda huzur ve mutmainlik oluşturamaz.

Allah, gerçek sevginin yaşanmasının ancak imanla mümkün olduğunu Kuran’da bizlere şöyle bildirmektedir:
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)

Tuesday, August 5, 2008

GERÇEK GÜZEL AHLAK, HAYIRLARI HİKMETLERİ BİLİNMEYEN OLAYLAR KARŞISINDA GÖSTERİLEN KADERE TESLİMİYETLE ORTAYA ÇIKAR



Müminler daima Allah’a karşı korku ve umut arasında yaşarlar. Hayatlarının her anında Allah’ı razı etme, imanda derinleşme ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanma ümidi taşırlar.

Müslüman her nefesinde, her adımında, her sözünde, davranışında Allah’a daha yakın olmak, Allah’ın sevgisini daha çok kazanmak ister. Cahiliye insanlarında görülen kendinden eminlik müminlerde olmaz. Allah’ı razı etme amacıyla yaşamanın ve cahiliye ahlakına dair her türlü kötülükten uzaklaşmış olmanın getirdiği güzel bir mutmainlik, huzur ve güven duygusu vardır. Müslümanda ayrıca, yaşadığı herşeyi Allah’ın verdiğini, dilerse Allah'ın bunların tümünü yok etme gücüne sahip olduğunu bilmenin tevazulu ruhu vardır. Yüce Rabbimiz Hadid Suresi’nde Müslümanların bu ahlakını, “Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez” (Hadid Suresi, 22-23) şeklinde tarif etmiştir.

Yeryüzünde 7 milyara yakın insan yaşamaktadır. Tüm bu insanların her birinin kaderi Allah Katında an an belirlenmiştir. Tüm bunlar, Allah tarafından sonsuz hayır ve hikmetlerle dolu olarak yaratılmıştır. Her insanın doğumundan ölümüne kadar geçireceği bütün hayatı, her detayıyla Allah tarafından tespit edilmiştir. Başı da sonu da Allah’ın sonsuz hafızasında tek bir an olarak mevcuttur.

İnsanın hayatında, her gün yeni detaylar, her gün yeni konular meydana gelir. İnsan aniden hiç beklemediği bir anda, hayatındaki olayların seyrinin değiştiğini görebilmektedir. Ancak bir Müslüman Allah Katında olmuş bitmiş, sonucu belli olan olaylara karşı daima saygı dolu, mutmain bir teslimiyet içerisinde olur. Hiç bir olay, daha evvel sahip olduğu, sonradan elinden çıkan hiç bir şey, hiç bir konu, Müslümanı teslimiyetli bir bakış açısının dışına sürüklemez. Aksi önemli bir vakit kaybıdır. Allah her olayın başını, gelişimini ve sonunu takdir etmiş, bitmiştir. Müslümanın sorumluluğu, sonsuz aklıyla, insanlar için hayırlar, güzellikler, iyilikler dileyen Rabbimiz'in hikmetlerle dolu, müthiş incelikli sanatlarla detaylandırarak yarattığı güzel kaderi şükür içerisinde teslimiyet ve sevgiyle izlemektir. Mümin bollukta da, yoklukta da kendisi için mutlaka sonsuz hayırlar dileyen Güzel Yaratıcımız’ın verdiklerine sevgiyle şükretmeli, ‘bunların ardından acaba nasıl hayırlar güzellikler açılacak Rabbimden’ diye ümitle beklemelidir.

Müminin Allah’a olan güveni sarsılmazdır. Bir olayla karşılaştığında, ‘Allah mutlaka bir güzellik dilemiştir, ben bu olayları bu sebeple yaşıyorum. Ben bilmem Rabbim bilir’ diye düşünür. “Zahiren olumsuz gibi görünen olaylar, ardında çok hayırlı sonuçları barındırıyordur” diye ümit, şükür ve sevinçle sabreder. Ve mümin olanlar daima bu güzel imanlarının, Allah için gösterdikleri sabrın ardından, olumsuz gibi görünen her olayın ardında, Allah’ın ne kadar hayırlı güzellikler yaratmış olduğuna şahit olurlar. Kimi zaman bu sonuç imtihanın bir gereği olarak dünya hayatında gerçekleşmeyebilir. Ancak Yüce Allah, gerçekten samimiyetle Kendisine yönelmiş olan kullarını ahirette mahsun bırakmayacağını, mutlaka onları kurtaracağını vaadetmiştir.

Allah’a karşı güven dolu bir teslimiyet konusunda bizlere en güzel örnekler, Kuran’da yaşantılarına, sapasağlam kararlılıkla dolu imanlarına şahit olduğumuz peygamberlerdir. Kuran'da Hz. Musa’nın, Firavun ve orduları tarafından etkisiz hale getirilmek amacıyla takip edildikleri haber verilir. Hz. Musa ve İsrailoğulları, Firavun ve adamlarından uzaklaşmak isterlerken deniz kıyısına gelirler. Zahiren artık uzaklaşacak hiç bir yer kalmamış, çıkış yolları tamamen tükenmiş gibi görünmektedir. Hatta Hz. Musa’nın yanındakiler Firavun’un adamlarını görünce “gerçekten yakalandık” demişlerdir. Ancak zahiren her yol sanki kapanmış gibi görünen böyle bir durumda dahi Hz. Musa, Allah’a olan derin güveniyle, Allah’ın kesin olarak yardımcısı olduğunu bilmenin sağlamlığıyla hemen, ‘Rabbim benimledir’ demiştir.
(Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." Bunun üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. (Şuara Suresi, 62-63)
Bir Müslümanın imanı, Allah’a olan güveni, Hz. Musa’nın imanı gibi keskindir. Allah’tan bir imtihan olarak insan kaderinde olayların, zahiren her yolu kapanmış, hatta herşey insanın aleyhine gelişiyormuş, elindekileri tamamen yitirmiş gibi seyrettiğini görebilir. Eğer insan, Allah’tan arınmayı dileyen, Allah’ın hoşnutluğunu isteyen, Allah’ı, meleklerini, peygamberleri, müminleri seven, Allah’tan korkan bir ruha sahip ise Allah mutlaka, zahirde ne görünürse görünsün, yaşadığı olayların ardında mümin için çok büyük hayırlar, güzellikler saklamaktadır. Allah Kendisine sığınanları, Kendisine dua edenleri mutlaka kurtarır, yardım eder. Allah yardım edenlerin en hayırlısıdır. İnsan kudret sahibi ve herşeye kadir olan Rabbimiz'i çok iyi, çok derin takdir edebilecek bir ahlaka ulaşmaya gayret etmelidir. Müslüman Hz. Yusuf’un da söylediği gibi, ‘Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendir’ (Yusuf Suresi, 100) inancı ile yaşar.

Dinden uzak yaşayan insanların ise en belirgin özelliklerinden biri karşılaştıkları olayları hemen dıştan görünen yüzüyle değerlendirmeleridir. Rum Suresinin 7. ayetinde Rabbimiz, “Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.” buyurmuştur.

Müslüman ise zahirde görünene aldanmaz. Daima olayların ardında gizlenen hayırlara, hikmetlere; dışta görünenlerin ardındakilere bakar. Ve daima Rabbimiz'in hayırlarla dolu yarattığı kaderi, şükürle, sevinçle hikmetlerini düşünerek izlemeye gayret eder.

Allah'ı Anmak En Büyük İbadettir


Dünyada yaşayan tüm insanların yapmaları gereken en önemli ibadetlerinden biri Allah'ı anmaktır. Allah bu durumu kullarına Ankebut Suresi’nin 45. ayetinde şöyle bildirmektedir:

“ … Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir.”

İman eden insanlar Kuran’da Allah'ın bildirdiği bu gerçeği bildikleri için hayatlarının tamamını Allah'ı anarak geçirme gayreti içerisinde olurlar. Mümin sabah uyanır uyanmaz Allah'ın kendisine tekrar can vermiş olmasının şükrü ile Allah'a hamd ederek güne başlar. Yaşayacağı gün için ana gayesi Allah'ın rızasını kazanmaktır. Örneğin sabah erken kalkmak kimi zaman insanın nefsine zor gelebilir. Ancak mümin Allah'a iman ettiği, bu dünyanın çok kısa ve geçici bir imtihan ortamı olduğunu bildiği için büyük bir şevk ve coşku ile uyanır. Hızlıca kalkıp o gün Allah'ın rızasını nasıl kazanacağını, İslam’ın, Müslümanların lehine neler yapabileceğini düşünür. Kahvaltısını ederken Allah rızası için güç bulup, Allah yolunda daha fazla iş yapabilme niyetindedir ve rızkı verenin Allah olduğunu bilir. Yola çıktığında karşısına çıkan her olayı Allah'ın yarattığını bilmenin tevekkülü ve teslimiyeti vardır. Örneğin trafik sıkışık olabilir, gideceği yere geç kalabilir veya her zaman gittiği yolun kapandığını görebilir. Bütün bunları son derece teslimiyetli bir tavırla karşılar. Olayların tamamının kaderde ve Allah'ın kontrolünde hayırla yaratıldığını farkındadır. İşine gidip katıldığı bir toplantıda veya çevresindeki insanların kendisine karşı takındıkları olumsuz gibi gözüken bir tavırda, yine Allah'a teslim olmanın verdiği iç huzurunu yaşar. Bütün insanları ve bütün işleri yaratanın Allah olduğunu ve herşeyin Allah'ın ‘Ol’ demesiyle olup bittiğini bilir. O nedenle insanın kızacağı, sinirleneceği, endişe edeceği, tedirginlik duyacağı hiçbir durumun olmadığını; her şeyi en ince ayrıntısına kadar en güzel surette yaratanın Allah olduğunun farkındadır. Gün boyunca yaşadığı her dakikayı, Allah'ı daha fazla anarak, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanma gayesi ile geçirir. Sonsuz ahiret hayatının yanında bir ‘göz açıp kapatmak kadar kısa’ olan dünya hayatının sadece imtihan yönünden bir değeri olduğunu, bu imtihan ortamını Allah'ı en çok razı edebileceği şekilde geçirmesi gerektiğini bilir. Bu bilinç de müminin akıllı, olgun, vicdanlı ve Allah'tan korkarak hareket etmesine, her anını Allah'ı anarak geçirmesine vesile olur.

Kuran'da her an Allah'ı düşünerek ve O’nun rızasını arayarak hareket etmenin mümini Allah'ın rahmetine kavuşturacağı şöyle bildirilmektedir:

“… Allah'ı çokca zikredin; umulur ki felaha (kurtuluşa ve umduklarınıza) kavuşmuş olursunuz.” (Cuma Suresi, 10)

Monday, August 4, 2008

DAWKINS’İ KAMUOYU ÖNÜNDE TARTIŞMAYA DAVET EDİYORUZ

Darwinizmin en büyük destekçilerinden biri olan Richard Dawkins, kainattaki kusursuz yaratılışı, uzun yıllardan bu yana dünya çapında yıkıma uğramış olan evrim teorisiyle açıklamaktadır. Ancak son zamanlarda tüm yazılarında, yaptığı tüm söyleşilerde ve tüm röportajlarında “canlılığın tesadüfen oluşamayacağını” dile getirmeye başlamıştır. Bir yandan evrimi savunup, diğer yandan canlılığın tesadüfen oluşamayacağını söylemek, çok ciddi bir mantıksızlıktır. Çünkü Dawkins’in savunduğu evrim teorisi, canlılığın varlığını tamamen başıboş tesadüflere dayandırmaktadır.

Richard Dawkins tesadüfle hiçbir yere varamayacağını anlamıştır. Ancak buna rağmen “Evrim tesadüfler sonucu olamaz, ama tesadüflerle oluşmuştur” gibi çelişkili bir açmaza girmiştir. Fakat artık demagojiyle bir yere varamayacağını o da anlamalıdır.

Richard Dawkins, eğer düşüncelerinde samimiyse, kendisini Türkiye’ye davet ediyoruz ya da biz İngiltere’ye gidelim. Karşılıklı tartışalım. Aşağıda birkaçını yazdığımız yüzlerce sorumuza Richard Dawkins kameraların önünde açıklık getirmelidir. Cevaplarını hem kamuoyu duysun, hem de biz anlayalım. Yoksa tek yanlı programlar yaparak bir yere varılamayacağı açıktır. Üstelik böyle bir yaklaşım ile Richard Dawkins sadece kendi kendini kandırmış olur. Richard Dawkins’e Yaratılış Atlası’nın 1., 2., 3. ve 4. ciltlerini yollayalım. Bu atlasların içinde yer alan ve yüz milyonlarca yıldan bu yana hiç değişmemiş olan fosillerin fotoğraflarını incelesin ve bunları evrim teorisine göre kendi meşhur mantığı ile eğer açıklayabiliyorsa açıklasın!

1- Yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda, canlıların yoktan yaratıldıklarını ispat eden yüz milyonun üzerinde fosil bulunmuştur. Ancak evrim teorisini ispat eden tek bir ara fosil yoktur. Richard Dawkins, eğer iddasında samimi ise tek bir ara fosil getirsin. Kamuoyuna bunu “Bu bir ara fosildir” diye ilan etsin !

2- İşlevsel bir proteinin tesadüfen oluşması ihtimali 10950’de 1’dir. Bu ihtimalin pratikte gerçekleşmesi ise imkansızdır. (Matematikte 1050'de 1'den küçük ihtimaller "sıfır ihtimal" kabul edilirler.) Eğer Richard Dawkins samimiyse tesadüfen oluşmuş veya kendi mantığı ve yöntemleri ile meydana gelmiş tek bir protein kitlesi göstersin. Canlılığın yapıtaşı olan tek bir protein bile tesadüflerle oluşamazken, Richard Dawkins, canlıların oluşumuna evrim teorisiyle nasıl cevap verebiliyor. Bunu bize açıklasın!

3- Richard Dawkins, insan beyninde, simsiyah bir ortamda, rengarenk, hareketli, üç boyutlu ve mükemmel netlikte meydana gelen görüntünün yani hayatın nasıl oluştuğunu, bu görüntüyü beynin içinde kimin gördüğünü bize açıklasın!

4- Tamamen sesten yalıtılmış olan beynin içinde konuşmaların, müziğin ve diğer tüm seslerin ne şekilde oluştuğunu; bu sesleri kimin dinlediğini, kimin bu seslerden hoşlandığını ve bu seslerin anlamını bildiğini, kimin şuurlu olarak bunları düşündüğünü, hangi varlığın bu seslere cevap verdiğini Richard Dawkins bize evrim teorisiyle açıklasın!

Richard Dawkins de bize bu soruları sorsun, biz de ona bu soruların cevabını açıklayalım. Biz delillerimizi getirelim. O da varsa kendi delillerini getirsin. Sonra kamuoyu hangimizin haklı olduğuna karar versin. Darwinizm’in, sahte bir teori olduğunu ve dünya tarihinin en büyük aldatmacası olduğunu kamuoyunun daha geniş çapta öğrenmesini istiyoruz. İnsanların “Biz bu teoriye nasıl inandık!” diyerek gülecekleri günlerin çok yakın olduğunu biliyoruz. Yakın gelecekte insanlar bu teoriye nasıl inandıklarına şaşırarak hayret edeceklerdir. Bu durum süratle oluşmakta ve sürati gün geçtikçe daha da artmaktadır. Dünya çapında yapılan anketlerden elde edilen istatistikler bunu göstermektedir.

Demagoji ve propoganda ile ayakta tutulmaya çalışılan Darwinizm her yönden çürümüştür ve artık demagoji ile Darwinizm’i korumaya çalışmanın mümkün olmadığı yaygın olarak anlaşılmıştır. Richard Dawkins’in son olarak dile getirdiği “Evrim tesadüfler sonucu olamaz, ama tesadüflerle oluşmuştur” şeklinde oluşturduğu mantık çocukları bile güldürecek bir mantık sefaletidir.

Sunday, August 3, 2008

Rüyadaki Mucizenin İki Farklı Yönü


Yüce Allah uykuyu ve geceyi tüm canlılar için bir dinlenme zamanı olarak yaratmıştır. Uyanıkken düşünen, hareket eden, muhakeme yapan, yürüyen, konuşan bir insanın uykuya dalmasıyla birlikte hayati faaliyetler dışında dış dünya ile ilişkisinin kesilmesi büyük bir mucizedir. Ancak insan uykuya dalınca, herşeyin eksiksiz devam ettiği başka bir mucize gerçekleşmektedir. Bilim adamları tarafından hala tam olarak açıklanamayan bu mucize “rüya”dır.

Uyku; vücudumuzun yemek, içmek ve nefes almak kadar önemli bir ihtiyacıdır. İnsan genellikle, 24 saatlik zaman diliminin gündüz bölümünü çalışmayla geçirirken, gece bölümünü dinlenmeyle geçirir. Gece; uyuyarak bedenin dinlendiği, yeni bir gün için fiziksel ve ruhsal yönden hazırlıkların yapıldığı zamandır. Vücudumuzun en temel ihtiyaçlarından biri olan uykuyu, Yüce Allah bizler için bir dinlenme süreci olarak yarattığını Kuran’da şöyle bildirmiştir:
O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp-çalışma (zamanı) kılandır. (Furkan Suresi, 47)
Ancak uyku sadece bir dinlenme süreci değildir. Uyku esnasında görülen rüyalar, Yüce Allah’ın insanlara çok önemli bir gerçeği de kavramalarına yardımcı olmalarını sağlayan bir rahmetidir.

Rüyanın Oluşum Mucizesi, Uykunun Evreleri ve Rüya

Uyku sırasında soluk alıp verme yavaşlar, kalp atış ritmi düşer, metabolizma minimum enerji kullanarak hücre yenileme faaliyetlerine hız verir, hormon aktivitesi artar. Vücudumuz dinlenirken beyin aktivitesi, ilk uykuya dalınca yavaşlarken daha sonra birden artmaya başlar. Uykuda beyin, sanılanın aksine uyumaz. Beyin faaliyetinin arttığı bu devre “rüya görme” devresidir. Stanford Tıp Merkezi Uyku Kliniği’nden Dr. William Dument’in görüşüne göre; rüya görmek son derece önemlidir ve rüyalar fiziksel dengenin oluşmasını sağlamaktadır.

Bütün evren hassas ve kusursuz dengelerle donatılmıştır. Gel-git olayları, Güneş ve Ay'ın doğup batmaları, mevsimler, Dünya'nın ekseni etrafında dönmesi ve daha pek çok düzenli ve amaçlı hareket, Yüce Allah’ın yarattığı hassas dengelerin bir sonucudur.

Evrende bulunan tüm bu dengeler gibi vücut dengesi de zamana bağlı ritm değişimleriyle sağlanır. Örneğin organlarımızın ritminin en yetersiz olduğu anlarda uyku ihtiyacı hissedilir. Bu ihtiyacın giderilmesi için dalınan kesintisiz bir uyku ise çeşitli evrelere ayrılır: Yavaş dalga uykusu ve REM (Rapid Eye Movement- Hızlı göz hareketlerinin gözlendiği uyku evresi). Yavaş dalga uykusu da dört evreden oluşur.

Bölüm 1: Uykuya giriş bölümüdür. Normal bir uykunun %2-5’lik bölümünü oluşturur. Bu bölüm 30 dakikayı aşarsa bir uyku probleminin habercisi olabilir.

Bölüm 2: Hafif uyku dönemidir. Normal uykunun %45-55’lik bölümüne karşılık gelir.

Bölüm 3-4: Delta uykusu. En dinlendirici uyku anıdır. Bu bölüm bütün uykunun %13-23’ünü oluşturur. Burada beynin aktiviteleri, solunum ve kalp atışları yavaşlar.

5. bölüm diye de adlandırılan REM uykusu ise uykunun en aktif olduğu dönemdir. Uykunun %20-25’lik kısmına karşılık gelir. Solunum, kalp atışı ve beyin aktivitesi bu sırada artar. Rüyalar bu anda görülür.

Ayrıntılı ve uzun rüyaların görüldüğü REM sırasında soluk alma duraklar, atardamar tansiyonu yükselir. Bunun yanı sıra nörolojik olarak değerlendirildiğinde, REM gerçekten de beynin temizlenmesi anlamına gelmektedir. Serbest radikaller ve karbon monoksit bu evrede atılır. Ayrıca REM sırasında sinir hücreleri arasında sinaps bağlantıları da yeniden düzenlenir. REM’den çıkıştaysa, uyanıklık sırasında yeni bağlantılar kurmaya elverişli serbest sinapsların sayısında %60’lık bir artış gözlenmiştir. (İnsan vücudu trilyonlarca hücreden meydana gelmiştir. Bu hücrelerden bir kısmı da nöron denilen sinir hücreleridir. Nöronlar elektrokimyasal bir işlemle bilgi taşımak için özelleşmiş hücrelerdir. İnsan beyninde yaklaşık 100 milyar nöron vardır. Bu nöronlar değişik şekil ve büyüklüktedirler. Bazıları sadece 4 mikron genişliğinde iken 100 mikron genişliğinde olanlar da vardır. Sinaps ise, iki nöronu birleştiren küçük bir aralıktır. Bilgi bir nörondan diğerine sinapslar aracılığı ile geçer.)

Rüya Görürken de Beyin Çalışır

Rüyalar sadece REM uykusu bölümünde görülür. EEG (beyin aktivitesini inceleyen alet)’lerin kullanılması sayesinde, rüya görülürken beyinde meydana gelen hareketlilik incelenebilmektedir. Yapılan araştırmalarda, rüya görüldüğü sırada vücudun hareketsiz kalmasına rağmen beynin uyanıkken olduğu kadar çok çalıştığı belirlenmiştir. Özellikle de limbik sistem denen duyguların merkezi olan bölüm ile beynin çelişki ve yanlışlıkları analiz eden bölümlerinin çok fazla çalıştığı ortaya çıkmıştır.

Bunun yanı sıra uyanıkken beyin belli bir anda temelde beş tip algıyı değerlendirir:

  1. Dışarıdan gelen uyarı (ses, renk ve beş duyu ile ilgili olabilir).
  2. Vücut duruşu ile ilgili veya eklemlerden, kaslardan gelen uyarılar (kuvvet veya gerginlik artışı/azalışı).
  3. Vücudun kendi içinden gelen bir uyarı, örneğin bir diş ağrısı veya kaşıntı.
  4. Bilinçli iç uyarı, düşüncenin içinden gelen uyarı.
  5. Bilinçsiz iç uyarı, yani duygusal ve psikolojik uyarı.


Mucizevi olan ise, uyanıkken bu beş tip uyaranın değerlendirilmesiyle algıladığımız dünyayı, uyku esnasında rüya görürken de algılıyor olmamızdır. Ancak, rüyada bu uyaranların hiçbiri olmaksızın gerçek bir hayat yaşandığı zannedilmektedir. Üstelik rüyada zaman algısı çok farklıdır. Normal saatlerde 10-15 saniye gibi algılanabilecek süreç içinde, saatlerce sürebilen bir film şeridi dolusu rüya görülebilir. Örneğin zil sesi 10 saniyede gelişen bir kavramdır; fakat bu süre içerisinde kişi, sonu zil sesi ile biten çok detaylı, uzun ve konulu bir rüya görebilir.

Boyut farkı, rüyada ve dünyada farklı zaman algılarına neden olmaktadır. Kuran ayetlerinde, farklı boyutlarda zamanın daha farklı bir hızla aktığı bildirilmektedir. Allah Katındaki bir günün insanların bin yılına eşit olması (Hac Suresi, 47) da bu konuya bir örnektir. Bu konu ile ilgili diğer ayetler şöyledir:

Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4) Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir. (Secde Suresi, 5)

Aynı şekilde, dünyada ve ahirette de zamanın algılanışının çok farklı olacağı Kuran’da şu şekilde bildirilmiştir:

Dedi ki: “Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?”
Dediler ki: “Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.”
Dedi ki: “Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz,” (Müminun Suresi, 112-114)

Uyku, Rüya, Ölüm, Ahiret

Kuran’da uyku hali “ölüm” olarak adlandırılmakta ve bilinen “ölüm”le “uyku hali" arasında bir ayrım bildirilmemektedir. Bu da uyku sırasında yaşanan olayın, ölümle aynı sistem içinde gerçekleştiğini göstermektedir. Sonsuz ilim sahibi Yüce Allah Kuran’da uykunun niteliğini şöyle bildirmektedir:

Allah, ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda. Böylece, kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanı tutar, öbürsünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Zümer Suresi, 42)


Uykuda Gerçekleşen ve Ölümle Bu Kadar Benzeşen Olay Nedir?

Uyku, insanın ruhunun, “uyanık” olduğu sırada kullandığı bedenini bırakmasıdır. Rüya görmeye başlandığında ise bu kez yepyeni bir beden kullanılmaya başlanır ve yepyeni bir ortam algılanır.

Aynı şekilde, ölümle birlikte de dünya ortamı ve bu ortamda kullanılan bedenle olan ilgi kesilir. Yeniden dirilişe kadar sürebilecek olan bir “uyku” döneminden sonra, ahiret ortamı ve bu ortamda kullanılacak olan bedenle yeniden yaşama başlanır. Kuran’da ölümden sonra dirilişe inanmayanların, dirildiklerinde söyledikleri sözler şöyle bildirilmektedir:
Demişlerdir ki: “Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va’dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş”. (Yasin Suresi, 52)

Rüyanın Öğrettikleri

Rüyanızda olaylar tamamen sizin kontrolünüz dışında gelişir. Ne yeri, ne zamanı, ne de senaryoyu siz tayin edersiniz. Uykunuzun içinde kendinizi aniden olayların içinde bulursunuz. Değişik mantık örgüleri, anlaşılmaz doğa yasalarıyla karşı karşıya kalmanıza rağmen bunlar size asla garip gelmez.

İnsanlar için gerçek; elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Oysa rüyada da “elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz” ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak birşey. Rüyaların aldatıcılığının farkına varan Alman bir felsefeci bu konuda şunları söylemektedir:

Biz şimdi uyanık halde miyiz yoksa düş mü görüyoruz? Bu kuşkusuz anlamlı bir sorudur. Aslında bu soruyu çoğu kere düşümüzde de sorduğumuz olmuştur. Gene düşümüzde soruya verdiğimiz yanıtın, yani uyanık olduğumuz yanıtının, biz uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşüzdür. Peki aynı yanılgı şimdi de olamaz mı? Hayır diyemeyiz, çünkü pekala bir gün düş gördüğümüz ortaya çıkabilir. (Hans Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, s. 179)

Benzer sorular tarih boyunca birçok bilim adamı ve felsefeciyi meşgul etmiştir. Bunlardan biri de ünlü filozof Descartes’tır. Descartes bu konu hakkında şu yorumu yapmıştır:

Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda da rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir? İşte bütün bunlardan, içinde bulunduğum dünyanın gerçekliği tümü ile şüpheli birşey oluyor. (Macit Gökberg, Felsefe Tarihi, s.263)

Peki gerçek yaşamla rüyayı ayıran nedir? Gerçek yaşamın sürekli olup, rüyanın kopuk kopuk olması ya da rüyada farklı sebep-sonuç ilişkilerinin bulunması mı? Bunlar temelde önemli farklar değildir. Çünkü sonuçta her iki yaşantı da beynin içinde oluşmaktadır.

İnsan rüya sırasında, gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsa, aynı durum dünya hayatı için de geçerlidir. Rüyadan uyandığımızda “gerçek yaşantı” denilen daha uzun bir rüyaya başladığımızı düşünmemize engel, hiçbir mantıklı gerekçe yoktur. Elde hiçbir delil olmamasına rağmen, bu konuda herhangi bir şüphe duyulmamasının nedeni, alışkanlıklar ve önyargılardan başka birşey değildir.

Rüya mı Gerçek Hayat mı?

Neyin gerçek neyin rüya olduğu konusunda yaşanan çelişkilerin temel sebebi, her ikisinde de seyredilen hayatların zihinde oluşmasıdır. Gerçek olarak adlandırılan hayat da, yalnızca beyne ulaşan elektrik sinyallerinin oluşturduğu etkidir. Ayrıca yaşanılanların gerçekçi olarak hissettirilmesi de hiçbir zaman bir ölçü değildir. Madde dış dünyada vardır ancak insan bunlara erişemez; bir başka deyişle insan sadece algılarının beynindeki yorumlarıyla muhatap olur ve bu algılarının, dış dünyada varolan maddesel karşılıklarına hiçbir zaman ulaşamaz. Tıpkı rüyalarında olduğu gibi...

Rüya ile ilgili bir örnek, konuyu daha iyi açıklayacaktır. Beynimizin içinde bir rüya seyrettiğimizi düşünelim. Rüyada hayali bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de hayali bir beynimiz. Rüya sırasında bize “nerede görüyorsun?” gibi bir soru sorulduğunda vereceğimiz cevap “beynimde görüyorum” olacaktır. Ama ortada gerçek bir beyin yoktur. Sadece hayali bir vücut, hayali bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Rüyanızdaki görüntüyü gören irade ise, rüyadaki hayali beyin değil, ondan daha “ötede” olan bir varlıktır.

Rüyadaki ortamla gerçek hayat denilen ortam arasında herhangi bir fiziksel fark olmadığı bilinmektedir. Öyleyse, gerçek hayat denilen ortamda, “nerede görüyorsun?” sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi “beynimde” cevabını vermenin bir anlamı yoktur. Her iki durumda da gören ve algılayan irade, bir et parçası niteliğindeki beyin değildir.

Beyin analiz edildiğinde, yalnızca diğer canlı organlarda da bulunan protein ve yağ molekülleri gibi moleküllerden ibaret olduğu görülmektedir. Başka bir deyişle, beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri seyrederek yorumlayacak, bilinci oluşturacak, kısacası “ben” denilen şeyi oluşturabilecek birşey yoktur.

O halde beynin içinde, ışıl ışıl renkli bir dünyayı seyreden, senfonileri, kuşların cıvıltılarını dinleyen, gülü koklayan kimdir? Beynin içinde göze, kulağa, burna ihtiyaç duymadan tüm algıları hisseden bir şuur bulunmaktadır. Bu şuur kime aittir?

Bu şuur, Allah’ın yaratmış olduğu ruhtur. Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde düşünmek için beyne ihtiyaç duymaz.

Bu açık ve ilmi gerçeği okuyan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık mekana, tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak sığdıran Yüce Allah’ın gücünü düşünüp, O’ndan korkup, O’na sığınması gerekir.

Aslına Ulaşamayacağınız Bir Dünyanın Seyircisi Olduğunuzu Unutmayın!

Maddenin gerçek mahiyetinin anlaşılması son derece önemlidir. Çünkü maddenin ardındaki bu sırrı kavrayan kimseler çok daha farklı bir ruh hali yaşayacaklardır. Herşeyden önce, maddenin gerçek yönünün anlaşılması ile insanlar sonsuz güç sahibi Allah’ın nerede olduğu, cennet ve cehennemin varlığı, ruhun mahiyeti, ölümden sonraki yaşam, sonsuzluk gibi konuları rahatlıkla kavrayabilmektedirler. Örneğin; önceleri materyalist bir dünya görüşüne sahip veya bu görüşün telkini altında yetişmiş insanlar bu konuları kavrayamazken, maddenin bir hayal olarak algılandığının fark edilmesiyle, Yüce Allah’ın tek mutlak varlık olduğunu açıkça görebilmektedirler.

Bunun sonucu olarak dünya hayatında bağlanılan herşeyin, hırsların, tutkuların anlamsızlığı görülecek; kibirin yerini tevazu ve yumuşak başlılık, cimriliğin ve bencilliğin yerini fedakarlık ve yardımlaşma, güvensizlik ve sıkıntının yerini ise huzur ve tevekkül alacaktır. Çünkü maddenin bir görüntü olduğunu, Yüce Allah’ın “his ve vehim mertebesinde yarattığı” bir dünyada yaşadığını anlayan insan, Allah’ın yarattığı olaylar ve varlıklar arasında mücadele etmekten kurtulur. Her hayrın ve şerrin Allah’tan olduğunu bilir ve her işinde Allah’a dua edip O’ndan yardım ister.

Herşeyi benzersiz yaratan Allah’ın her an kendisini işittiğini ve gördüğünü bilen, yaptığı her hareket nedeniyle ahirette hesap vereceğini idrak eden bir kişi, doğal olarak güzel ahlaklı olacak, Allah’ın emir ve yasaklarına titizlik gösterecektir. Böylece toplumda herkes birbirine karşı sevgi ve saygı dolu olacak, iyi ve güzel davranışlarda birbiriyle yarışacaktır. İnsanlar arasındaki değer yargıları değişecek, madde değerini yitirecek; böylece insanlar arasında üstünlük, mevki ve makama göre değil, ahlaka ve takvaya göre olacaktır.

Küçük çıkarları için bile sinirlenen, öfkelenen, saldırganlaşan insanların yerini, her gördüğünün Rabbimiz’in bir denemesi ve görüntüsü olduğunu bilen, bu nedenle öfke, kızgınlık, bağırıp çağırma gibi tepkilerin kendisini küçük düşüreceğinin bilincinde olan insanlar alacaktır. Bu sayede insanlara ve toplumlara huzur ve güven hakim olacak, herkes yaşamından ve sahip olduklarından hoşnut olacaktır.

Bu gerçeğin bilinmesi, düşünülmesi ve yaşanmasıyla beraber insanlar daha pek çok güzelliklere kavuşacaklardır. Bu güzelliklere kavuşmak isteyen kişilerin yapması gereken şey ise, bu son derece önemli gerçeği iyice düşünmek ve anlamaya gayret etmektir. Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yaratan Yüce Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmiştir:

Gerçek şu ki size Rabbiniz’den basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir...(En’am Suresi, 104)


Tehlikeli Denizlerin "Taklit Ustası"


Deniz altı canlılarının tümü birbirinden ilginç özelliklere sahiptir. Bilim adamları tarafından yakın zamanlarda keşfedilmiş olan bir ahtapot türü de bunlardan biridir.

Bu ahtapot türü, deniz diplerinde yaşamakta ve birbirinden çok farklı hayvanların şekillerini birebir kopyalayarak taklit edebilmektedir.

Bu canlı, taklit ettiği canlıların bütün görünümlerini de birebir kopya edebilmekte ve düşmanının anlayamayacağı şekilde davranarak rol yapmaktadır.

Taklitçi ahtapot Endonezya Adaları’nda özellikle Solawesi ve Bali sahillerinde yaşamaktadır. Genel olarak gündüzleri kum tünelleri yakınlarında görülür. Küçük kurtlar, balıklar ve kabuklularla beslenir ve bunlara kolayca ulaşabildiği yerler oldukları için tümsekleri sever.

Ahtapotun açık yüzey kumlarında ve özellikle de tümseklerde bulunuyor olması aslında onu düşmanları için kolay bir av haline getirebilir. Ancak taklitçi ahtapotun şeklini ve rengini değiştirme kabiliyeti onu korur. Bu yetenek “cephalopod” olarak adlandırılan başka hiçbir “kafadan bacaklı” türde mevcut değildir. Buradaki en dikkat çekici noktaysa, ahtapotun sadece tek bir canlıyı değil birden fazla deniz canlısını ve özellikle de güçlü zehirler üretenleri taklit edebilmesidir.

Ahtapot Böyle Taklit Yapıyor…

Birçok hayvan kamuflaj yetenekleri sayesinde bulundukları yerin rengini alarak taklit yapabilir. Ancak hem renk hem de şekil değiştirerek farklı türlerin rolüne girmek ve kusursuz taklitlerini yapabilmek bilimin canlılarda yeni keşfettiği bir davranış şeklidir.

Bir ahtapotun vücudu “kromatofor” isimli onbinlerce keseden oluşur, bunlar kompleks bir kas ağının kontrolündedir. Keseler pigmentler içerir. Ahtapot, keseleri büzerek veya gevşeterek kendini herhangi bir arka plan rengi veya görünüşüne benzetebilir. Bu arada, diğer kaslar da ahtapotun derisinin dokusunu değiştirir. Bir ahtapot tüm bu yöntemleri birleştirerek düzgün ve kumlu deniz tabanında bir anda gözden kaybolabilir.

Taklitçi ahtapot, bilinen kamuflaj yöntemlerinin ötesinde, diğer hayvanların taklidini yapmak için şeklini de değiştirir. Kendini bir aslan balığının şeritlerinin renkleriyle renklendirebilir, sonra aslan balığının zehirli dikenlerine benzemek için sekiz kolunu vücudunun çevresinde genişleterek cesurca yüzer. Veya başını ve yedi kolunu bir iğneli vatozun üçgen şekli gibi konumlandırabilir ve sekizinci kolunu kuyruğuymuş gibi arkasından sürükleyerek deniz tabanında hareket eder. Ya da büyük bir zehirli deniz anemonuna benzemek için bir kum tepeciğine atlar ve kollarını zig zaglı bir şekilde tutar. Sert iç ve dış iskeleti olmaması bu canlıya taklit için ideal bir vücut yapısı sağlamaktadır.

“Doğada birçok ahtapot türünü inceledim, bu hayvanların renk ve biçim değiştirme kapasiteleri beni çok şaşırtmadı. Ancak bu canlı, kamuflajın ötesine geçerek tehlikeli canlıların kılığına girebilen karşılaştığım tek canlı gibi görünüyor.” (Mark Norman / Melborn Müzesi, Avustralya)

Ahtapot Neden Taklit Yapar?

  • Ahtapot düşmanlarından korunmak için herhangi bir zehire ya da başka bir savunma mekanizmasına sahip değildir. Yani ahtapotun taklit yeteneği onun için hayati önem taşır.

  • Diğer taraftan ahtapotun yaşadığı alanların da genelde düz kumlu alanlar olması hayvanın saklanmasını zorlaştırmakta, bu anlamda taklitçilik bu canlı için en ideal korunma mekanizması haline gelmektedir.


Taklitçi Ahtapot’un Mucizevi Kararı

Öte yandan taklitçi ahtapotun yaptığı taklitlerin güçlü zehirler üreten canlıların taklidi olması da dikkat çekicidir. Ahtapot hangi yırtıcı hayvanla karşılaştıysa, o hayvanın düşmanını taklit etmeye karar verir. Örneğin “damselfish” adlı balığın saldırısına uğradığında, bu balığın bilinen düşmanlarından biri olan deniz yılanını taklit eder.

Bu noktada aklımıza şu sorular gelebilir:

  • Hiçbir akla ya da bilince sahip olmayan ahtapot, karşılaştığı canlıyı tanıyıp onu korkutacak düşmanı nasıl tahmin edebilmektedir?

  • Ayrıca bu ahtapot bütün ihtimaller arasından doğru olarak “tahmin ettiği” bu canlının nasıl yüzdüğünü, nasıl hareket ettiğini ve ona benzemek için nasıl davranması gerektiğini nereden bilmektedir?

Elbette ahtapot tüm bunları gerçekleştirecek akla sahip bir canlı değildir; bu ve benzeri soruların cevabı hiç şüphesiz ahtapotun Allah’ın ilhamıyla hareket ettiği gerçeğini ortaya koymaktadır.
"Allah, herşeyin Yaratıcısı'dır. O, herşey üzerinde vekildir." (Zümer Suresi, 62)
Dikkat ederseniz, yazı boyunca sözünü ettiğimiz taklit ve rolleri yapan, vücudunun çoğunluğu sudan oluşan, hiçbir akla ve bilince sahip olmayan bir ahtapottur. Oysa taklit yeteneği, gözlem, teşhis ve sonuç çıkarma gibi akıl gerektiren özellikler sonucunda ortaya çıkan bir yetenektir. Bu durumda akla ahtapotun taklit yeteneğinin nasıl ortaya çıktığı sorusu gelecektir. Taklitçi ahtapotun çevresindeki canlıları gözlemleyerek, teşhisler yaptığını, taklit ettiği türdeki canlılara ait davranış şekillerini aklında tutarak tıpatıp aynısını yaptığını iddia etmek akılcılıktan son derece uzak bir davranış olacaktır. Hiç şüphesiz taklitçi ahtapota yapması gerekenleri Allah ilham etmektedir.

Allah'ın ilhamıyla hareket eden bu canlı da yeryüzündeki diğer canlılar gibi Allah'a boyun eğmiştir. Bu gerçek ayetlerde şöyle bildirilir:
Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur; hepsi O’na gönülden boyun eğmiş bulunuyorlar. Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O’dur; bu O’na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misal O’nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi, 26-27)
Yüce Rabbimiz’in deniz altında yarattığı çeşit çeşit canlı ve bu canlılardaki örneksiz yapılar, hayret uyandıran özellikler, bize O’nun sonsuz sanatını ve sınırsız ilmini tanıtmaktadır.
Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. Denizi de sizin emrinize veren O'dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir. (Nahl Suresi, 13-14)

Kaynaklar: Dynamic Mimicry of the Indo-Malaysian Octopus
Newfound Octopus Impersonates Fish, Snakes
Magnificent mimic reveals multiple impressions
http://sciencenow.sciencemag.org

Saturday, August 2, 2008

Bir Basitlik Göstergesi: Mesleğe Göre Karakter


Din ahlakından uzak yaşayan toplumlarda insan karakterleri çoğunlukla belirli kriterlerin etkisinde kalarak gelişir. Bu kriterlerden biri de mesleklerdir. Böyle toplumlarda meslek, insanın toplum içerisindeki sosyal kimliğini ve sınıfını belirleyen en önemli etkendir. Çoğu zaman da kişi mesleğini seçerken o meslekle elde edeceği sosyal konumu ve itibarı göz önünde bulundurur. Mesleğini seçtiği andan itibarense o güne kadar sergilediği karakteri bir yana bırakır, o mesleğe ait özel bir karaktere bürünür. Bu durum yaşam tarzından karakterine kadar hayatının her alanında etkisini gösterir. Giyim tarzından, yürüyüşüne, oturuşuna, ses tonuna, konuşma üslubuna kadar herşeyi mesleğini temsil eder.

Mesleki Karakter İnsana Huzurlu Bir Hayat Sağlayamaz

Rabbimiz'in Kuran’da bildirdiği güzel ahlaka değil de yaptığı mesleğin karakterine bürünen kimseler arasında olumlu ve dengeli özelliklere sahip, gerçek anlamda huzurlu bir hayat yaşayan modele rastlamak pek mümkün değildir. Çünkü tüm bu karakterler din ahlakına uygun olmayan bir sistemden türemiştir. Ancak bu noktada önemle belirtilmesi gerekmektedir ki, farklı eğitim ve özveri gerektiren her meslek kuşkusuz çok değerlidir. Burada vurgulanmaya çalışılan Allah rızası unutularak yapılan herhangi bir mesleğin kişilere suni birer karakter verdiği ve kişileri kibirlenmeye sürüklediğidir. Örneğin bir konunun uzmanı olan bazı bilim adamları, uzmanı oldukları konularda gösteriş yapmaya çalışırlar. Bu alanlarla ilgili bildikleri, özellikle yabancı kelimelerden oluşan anlatımları arkadaş sohbetlerinde gösteriş unsuru olarak kullanırlar.

Bir diğer örnek olarak da bazı doktorlar verilebilir. Allah'ın Şafi sıfatının birer tecellileri olan doktorlar, insanların sağlıklarını kazanmalarına vesile olan değerli insanlardır. Meslekleri de çok özveri isteyen değerli bir meslektir. Ancak bazı doktorlar, şifayı verenin Allah olduğunu göz ardı ederek herkesin sağlığının kendilerinin ellerinde olduğu gibi büyük bir yanılgıya kapılıp bu psikolojiyi ömürlerinin sonuna kadar taşıyabilmektedirler. Ya da bazı yöneticiler patronlarının yanında son derece ezik bir karaktere bürünürler. Onlara karşı her zaman için son derece temkinli, hatta kimi zaman "iki büklüm"dürler. Buna karşılık kendilerine bağlı olarak çalışan kimseleri ahlaklarını hiç değerlendirmeden ezmeye çalışırlar. Sahip oldukları çarpık mantığa göre kendileri o insanlardan makamca ve maddi olarak üstündürler, o halde onlara her türlü kötü muameleyi yapma hakkına sahiptirler. Bu tavırları Kuran ahlakından uzak yaşayan toplumların çarpık ahlak anlayışı içerisinde göze batmaz ve gündeme getirilmez. Ancak bu, Kuran ahlakına göre büyük bir vicdansızlık örneğidir.

Verilen örnekler bu meslek gruplarının çok küçük bir bölümünü oluştursalar da, sergiledikleri ortak tavırlar dikkat çekicidir. Oysa Allah mesleği ne olursa olsun insanları ancak din ahlakını yaşadıklarında ve iman ettiklerinde mutlu olacakları şekilde yaratmıştır. Kuran'da belirtilen bu ahlak modeli dışında binlerce yaşam şekli, binlerce karakter yapısı daha türetilse de yine aynı sonucu verecek, sıkıntı, karmaşa ve huzursuzluk getirecektir. Hüküm ve hikmet sahibi Yüce Rabbimiz, din ahlakından uzak olan insanların bu durumunu, Kuran'da bildirdiği bir örnekle şöyle haber vermiştir:
"İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır." (Bakara Suresi, 16)

Müminin Karakterini Mesleği Belirlemez

Mümin, içinde bulunduğu birtakım dünyevi şartlara göre tavır ve karakter değiştirmez. Örneğin çok büyük bir maddi zenginlik, önemli bir mevki kazandığında şımarmaz ya da maddi olanakları az olduğunda ezik bir ruh haline girmez. Dünya hayatında, mevkiyi de zenginliği de sadece Allah rızası için ister. Sahip olduğu tüm imkanları Allah yolunda kullanır, bu imkanları kullanarak Kuran ahlakının tüm dünyaya yayılması için çaba harcar. Allah’ın o iş ya da mevkiyi kendisinden dilerse bir anda alabileceğini bildiğinden bununla ilgili hiçbir büyüklenmeye kapılmaz.

Elbette müminler de meslek sahibi kişilerdir, fakat Allah'a samimi bir şekilde iman eden bu kişilerin karakterlerini iş yerleri, statüleri gibi hususlar belirlemez. Müminler o mesleğin getirdiği özel bir ruh haline girmezler, her zaman yaşadıkları Kuran ahlakından ödün vermezler.

Kuran'da bununla ilgili örnekler verilmekte, Hz. Süleyman'ın büyük bir maddi güce ulaşmasına rağmen tevazusunu ve Allah'a olan teslimiyetini koruduğu bildirilmektedir. Buna karşın, samimi Müslümanlardan farklı olarak, basit ve zayıf karaktere sahip olan kişiler her ortam ve şarta göre ahlaklarını değiştirirler. Kendilerince en ufak bir aksaklık olduğunda telaşa kapılarak umutsuzluğa düşen bu kimseler, "İnsana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa kapılır" (İsra Suresi, 83) ayetinde bildirilen kötü ahlakı gösterebilirler.

İslam Ahlakının Kazandırdığı Üstün Şahsiyet

Kuran ahlakına uyulmadan yaşandığında, bir insan için ortaya binlerce ayrı inanç ve karakter çıkar. Bu farklı karakterleri taşıyan insanların her birinin yaşama amaçları, idealleri, ahlak anlayışları, doğruları, yanlışları ve yaşam tarzları da birbirinden ayrıdır. Bu yapılar birbirlerine kıyasla o kadar büyük zıtlıklar içerir ki, bu kimselerin bir arada uyumlu bir şekilde yaşayabilmeleri çoğu zaman mümkün olmaz. Herkes kendi inancının ve kendi yaşam tarzının doğruluğunu savunur ve başkalarınınkini eleştirir. Birbirlerini beğenmedikleri ve pek çok noktada birbirleriyle çeliştikleri için de zor bir hayat yaşarlar.

Oysa bir kişinin erkek veya kadın olması, genç veya yaşlı olması, işveren ya da işçi olması o kişinin ahirette hesap günü sorguya çekileceği konular değildir. İnsanlar ancak takvalarından, Allah'a olan yakınlıklarından, gösterdikleri tavırların Allah’ın rızasına uygun olup olmadığından sorumlu tutulacaklardır. Herkes kendi bulunduğu şartlar içerisinde Kuran ahlakına uymakla, bu ahlaka uygun bir karakter geliştirmekle ve Allah'ın emrettiği şekilde yaşamakla sorumludur.

Bu yüzden mesleki karaktere bürünmenin getireceği sıkıntıdan kurtulmanın tek çözümü, Allah’ın emrettiği ve üstün bir şahsiyet kazandıran hayatı yaşamaktır. Tüm varlıkları yoktan var eden üstün kudret sahibi Yüce Rabbimiz insanın huzur bulabileceği yaşantıyı Kuran'da bildirmiştir. İnsan ancak Kuran ahlakını yaşayarak ve mümin karakteri sergileyerek mutlu olabilir. Bir ayette şöyle buyrulur:
"Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler." (Rum Suresi, 30)

Friday, August 1, 2008

Kuran Ahlakını Tam Anlamıyla Yaşamanın Önündeki Engellerden Dinde Pasifizm


Allah, Kuran'da, tavır ve konuşmalarıyla, Müslümanların Kuran ahlakını yaşama ve yayma konusundaki şevk ve azimlerine olumsuz etki edebilecek bazı insanların varlığına dikkat çekmiştir. Bu tür kimselere karşı dikkatli olmak, şeytanın ve taraftarlarının müminleri pasifize etmek için sürdüregeldikleri sinsi yöntemlerini iyi kavramak gerekmektedir.

Müslümanları pasifize etmeye yönelik hal ve tavırlara sahip kişiler, müminlerle birlikte yaşar, iman ettiklerini söylerler. Bunlar, henüz imanı tam olarak kavrayamamış, Allah'ı gereği gibi takdir edemeyen zayıf imanlı kimseler olabileceği gibi, münafık karakterli ve kalplerinde hastalık olan kişiler de olabilirler.

Bu kişilerin en büyük özelliği, din ahlakını anlamakta ve yaşamakta çekimser ve gevşek davranmaları, dahası müminleri de kendileri gibi olmaya -gizli ve açık olarak- teşvik etmeleridir. Bu karakterdeki insanlar, konuşma ve davranışlarıyla da iman edenleri kısa süreliğine de olsa pasifize etmeye çalışırlar.

Ne var ki samimi ve vicdanlı bir mümin, asla böyle pasif bir karaktere bürünmez. Yüce Allah'a gönülden bağlıdır, O'nun azametinden içi titreyerek korkar ve hayatı yalnızca Allah rızası için yaşamaya adanmıştır.

Şevkini ise iman gücünden alır ve çevresine de şevk ve güzel ahlakı aşılar. Ancak aşağıda temel özelliklerini anlatacağımız pasif karakter sergileyen insanlar sevgi, yakınlık, samimiyet, dostluk, kardeşlik, sadakat, vefa, bağlılık gibi Allah'ın razı olacağını bildirdiği Müslümanların üstün ahlak özelliklerinden yoksundurlar. Bunlar, cansız, şevksiz ve donuk kişilikleriyle çevrelerine negatif etki yayan, soğuk, duyarsız, keyiflerine düşkün ve vakitlerinin çoğunu nefislerini savunmakla geçiren insanlardır. Herşeyin nefislerine uygun olmasını ister, rahatlarından taviz vermezler. Sürekli bir uyuşukluk hali üzerlerine çökmüştür. Ayrıca akıl zayıflığı, ferasetsizlik, tembellik, korkaklık, sinsilik, mal hırsı, olumsuzluk, kibir, kıskançlık gibi -samimi müminlerde Allah'ın izni ile asla rastlanmayan- bazı temel özellikler, bu kimseler üzerinde yoğun olarak görülür.

Gerçek bir Müslümanın vicdanı, nefsine daima üstün gelir. Allah bir Kuran ayetinde Müslümanların bu ahlak özelliğini şöyle bildirmiştir:
"İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır..." (Bakara Suresi, 207)
Menfaatleri Doğrultusunda Değişen Tavırları

Kuran ayetlerini anlama ve uygulama konusunda Müslümanların genel inanç ve anlayışlarından çok farklı bir anlayış geliştiren bu insanlar menfaatleriyle çatışan, rahatlarını bozan bir olayla karşılaştıklarında hemen tevekkülsüz, sabırsız, korkak, paniğe kapılmış veya küstah bir ruh haline bürünebilirler. Din ahlakını gerçek Müslümanlar gibi, Kuran'da bildirildiği doğru şekliyle yaşamaya kalpten razı olmazlar. Kuran'a uyan Müslümanların samimi, teslimiyetli, akılcı davranışları, hikmetli konuşmaları ve Allah'a yakınlıkları bu kişilerde hissedilmez. Aksine, çoğu zaman çevrelerindeki insanlara din ahlakını benimsemiş bir kişinin yaşaması imkansız olan bir soğukluk, samimiyetsizlik, yapmacıklık veya gerilim hissi verirler.

Vicdanlarını Bastırarak Hareket Etmeleri

Her konuda vicdana uyarak hareket etmek güzel ahlakın temelidir ve Müslüman özelliğidir. Müslümanların arasında yaşayan pasif insanlar ise vicdanlarını tam olarak kullanmazlar. Kolaylarına gelen konularda vicdanlarına uyar; nefislerine ağır gelen, çıkarları ile çatışan ya da üşendikleri konularda vicdanlarına uymazlar.

Örneğin bu insanlar affediciliği, güzel bir ahlak özelliği olarak anlatabilirler, konuyla ilgili ayetleri de söyleyebilirler. Ne var ki böyle bir ahlakın gösterilmesi gereken bir durum söz konusu olduğunda nefislerine uyarlar. Ya da, vicdanları diğer Müslümanlar gibi canlı olmayı, her konuda tam bir şevk içinde yaşamayı söylerken bu insanlar nefislerine uyarak işleri yavaşlatmayı, ağırdan almayı çıkarlarına daha uygun bulurlar.

Müslümanları İlgilendiren Konular Karşısında Kayıtsız Kalmaları

Kuran ahlakını yaşamakta pasif davranan insanlar dünyanın çeşitli yerlerinde acı çeken, eziyet gören kimselere karşı kayıtsızdırlar. Müslümanların menfaatlerine aykırı gelen olaylara gereken önemi göstermezler. Kimi zaman da olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki vermeyerek iyice pasif bir tavır içine girerler. Manevi değerlere karşı yapılmış sözlü bir saldırı karşısında dahi haklı bir öfke duymazlar. Bu ilgisiz halleriyle, duyarsız, tepkisiz olmanın makbul olduğunu çevrelerindeki zayıf kişilere de hissettirirler. Bu metodla başka insanları da pasifliğe sürükleyebileceklerini düşünürler. Ancak nefislerine ve kendi menfaatlerine ters düşen durumlarda bir anda tüm kinlerini ve öfkelerini ortaya dökebilirler. Aslında Yüce Allah'ın mazlum olan insanlara nasıl davranılması gerektiğini emreden Kuran ayetlerini çok iyi bildikleri halde, bu konuda çekimser kalmaları münafıkane davranışlara bir örnektir.

Kuran'ı hayata geçirme konusunda pasif davranan insanlar, mümınlere özgÜ karakter özelliklerı olan sabır gösterme, tevazu, fedakarlık, sadakat, vefa ve benzeri özellikleri yaşama konusunda hep geridedirler. Hareketlerinde iman etmeyenlerin karakteri, alışkanlıkları, tepkilerı ve tavırları hakimdir.

Kuran Ayetlerini Menfaatlerine Göre Yorumlamaları

Bu kişiler Kuran ahlakından son derece uzak yaşamalarına rağmen, nefislerine zor gelen veya menfaatlerine aykırı bir durum oluştuğunda, ayetleri Müslümanlara karşı kullanarak kendilerini savunmaya kalkışırlar. Bu durumda karşı tarafa; yaptıklarının kaderde olduğu, hataları kendi istekleriyle yapmadıkları, kendilerine karşı mutlak bir hüsn-ü zanla yaklaşılması gerektiği yönünde hatırlatmalar yaparlar. Amaçları karşı tarafın tebliğini engellemek, kişiyi konuşamaz, Kuran'la hatırlatma yapamaz hale getirmektir. Oysa Müslümanlar herşeyin kaderde olduğunu ve Allah'ın izniyle meydana geldiğini bilirler. Ancak dünyadaki imtihanlarının bir gereği olarak olayları görünen şekilleriyle ve Kuran'da verilen ölçüler doğrultusunda değerlendirirler. Bu nedenle Müslümanları pasifize etme amacı taşıyabilecek her türlü tavra ve münafık alametlerine karşı her an dikkatli olmak ve gereken tedbirleri almak durumundadırlar.

Sonuç

Bilerek veya farkında olmadan, Müslümanların şevkini kırmaya yönelik bir tutumu olan, ağır davranarak Kuran ahlakının yayılması için yapılan çalışmalara güç kaybettirme eğilimi olan kişilerin, Müslümanları zor duruma düşürmeleri, Allah'ın izniyle, söz konusu olamaz.

Bununla birlikte Müslümanlar, kendilerini pasifize etmeyi amaçlayan, şevklerini ve azimlerini kırmak isteyen veya böyle bir etki oluşturabilecek insanların telkinlerine karşı çok dikkatli olmalıdırlar. Unutmamak gerekir ki, bu tarz insanlar çoğu zaman açıkça faaliyet göstermemekte, "iyilik yaptıkları" iddiasıyla ortaya çıkarak gizli ve sinsi telkinlerde bulunmaktadırlar. Kendilerine Kuran-ı Kerim'i ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetlerini rehber edinen salih Müslümanlar ise, Allah'ın izniyle, bu telkinlerin etkisi altında kalmayacak, büyük bir şevk ve heyecanla Allah yolunda çalışmalarına devam edeceklerdir. Allah, samimi müminleri kendilerinden öncekiler gibi başarıya ulaştıracağını vaat etmiştir ve bu vaat, müminlerin şevklerini, azimlerini ve kararlılıklarını güçlendiren çok önemli bir müjdedir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)
Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler. (Rum Suresi, 60)
Mümın, Kuran ahlakını yaşamada pasif davranan kimselerden etkilenmez, onların olumsuz telkinlerıne karşı daima dikkatli ve kararlı olur. Yüce Allah bir Kuran ayetinde şöyle buyurur:
"Öyleyse sen sabret; şüphesız Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler." (Rum Suresi, 60)

Pasif İnsanlar Nasıl Tanınır?

  • Genel olarak uyuşuk bir yapıya sahiptirler.

  • Kuran'da Allah'ın yapılmasını emrettiği pek çok konuyu göz ardı edip, kendi belirledikleri birkaç tane hükme uymayı yeterli görürler.

  • Nefislerinin isteklerine göre yaşamaya kendilerini alıştırmışlardır. Tatil, gezme, daha fazla uyku gibi fırsatları kaçırmamaya özen gösterirler.

  • Başkalarına verdikleri fikirlerde, dünya hayatının geçici yararına tamah eden, Kuran ahlakına uygun olmayan öneriler getirirler.

  • Müminleri sevindiren müjde niteliğindeki konularla değil, nefislerine güzel gelen şeylerle mutlu olurlar.

  • Çok basit bir konuda bile gizliden gizliye sorun çıkarırlar.

  • Nefisleriyle çatışan herşeyde, Kuran ahlakına uygun olanın değil, nefislerinin tarafını tutarlar.

  • Takva sahibi müminlerle gizli ve açık çatışmaları olur.

  • Dedikoduya çok meyilli olurlar. Nefislerinin hoşuna gitmeyen bir şeyde hemen bir başkasının arkasından konuşurlar.

  • İnce düşünce, fedakarlık, vefa gibi güzel ahlak özelliklerinden çok uzaktırlar.

  • Herhangi bir konuda kendilerine müdahele edilmesinden çok rahatsız olurlar.

  • Umursamaz, çocuklanarak işi başkalarına yıkan, çözüm bulmaya gerek duymayan, vurdumduymaz bir yapıya sahiptirler.

  • Kuran ahlakını anlamak ve insanlara tebliğ etmek için kendini geliştirme yönünde bir çabaları olmaz.

  • Çabuk sinirlenebilen, tepki verebilen, her an ruhi dengeleri bozulabilecek bir karaktere sahiptirler. Bu şekilde etraflarında tedirginlik uyandırır ve içinde bulundukları durumun düzeltilmesine ve daha başka hayırlara engel olurlar.

Tüm bu olumsuz özelliklerinin bir sonucu olarak;

  • Olayların derinliğine inemeyen, yüzeysel bir bakış açıları olur.

  • Kuran'da tevazunun nasıl olması gerektiğini bilmelerine rağmen kibirli, kendi aklını beğenen, yanına yaklaşılıp samimi diyaloğa geçilemeyen bir karakter gösterirler.

  • Ne şekilde sabır göstermeleri gerektiğini bilmelerine rağmen son derece aceleci, beklemekte zorlanan, taleplerinin hemen gerçekleşmesini isteyen huzursuz bir kişilik gösterirler.

  • Tevekkül ve kader kavramlarını çok iyi bilmelerine rağmen sürekli bu konularda sorun yaşayan, olayların sonucunu beklemeye dayanamayan, yaşadıklarını hayır gözüyle değerlendirmekte zorlanan bir yapı sergilerler. Hemen paniğe kapılır, şüpheye düşer, öfkelenir ve korkarlar. Meydana gelen tüm olaylarda Allah'ın mutlak kontrolünü kavrayamadıklarını tepkileriyle açık bir şekilde belli ederler.

Darwinistler Demagoji Yapmak Yerine, Evrimi Kanıtlayacak Delil Getirmelidir

Ellerinde hiçbir bilimsel delil bulunmadığından Darwinistler, evrim konusunda demagoji dışında başka bir yöntemi kullanamamaktadır. Uzun paragraflar içinde kendilerinin bile anlamadığı garip ve anlaşılmaz kelimeleri bir arada kullanmakta ve bununla okuyucuları etkileyeceğini zannetmektedirler. Halk tabiriyle “laf salatası” denilen bu açıklamaların insanları ikna etmek için yeterli olduğunu zanneden Darwinistler, eski yöntemlerin hala geçerli olacağını zannetmektedir. Oysa şu anda tüm dünya çapında bu demagojik ve delilsiz açıklamalara kimse itibar etmemektedir.

Dünya çapında çıkarılmış olan 100 milyondan fazla fosil vardır. Jeologlar, 19. yüzyıldan beri kazı yapmaktadırlar ve buldukları 100 milyon fosilin bir tanesi bile ara form değildir. Bunların tamamı, mükemmel, tam ve kusursuz canlılara aittir. Çok büyük bir bölümü günümüz canlılarının aynısıdır, yaşayan fosillerdir. Bunlar, Yaratılış Atlası vesilesiyle tüm görkemi ile açıkça sergilenmiştir. Ve evrim teorisi, bu önemli deliller karşısında şiddetli ve dehşetli bir yıkıma uğramıştır.

Bu açık Yaratılış delillerine eğer bir cevap vermek istiyorlarsa, tüm Darwinistlerin yapması gereken, sayfalar dolusu yaptıkları demagojik açıklamalar yerine, yalnızca “tek bir delil” getirmeleridir.


Tüm dünyadaki evrim savunucuları;
İstediğiniz kadar demagoji yapın, ister 6, ister 60 bin sayfa dolusu yazı yazın, 100 milyon kanıta karşı demagojiyle bir yere varamazsınız. Sizin de kanıt getirmeniz gerekir. Yalnızca 10 tane veya o olmazsa üç tane, buna da gücünüz yetmezse en azından “tek bir tane” ara fosil getirmeniz yetecektir. Tek bir protenin tesadüfen meydana geldiğini ispat etmeniz yeterli olacaktır. Eğer bunu yapamazsanız –ki yapamayacaksınız– bu durumda boş sözlerin kendi kendinizi tatmin etmek dışında başka bir faydası yoktur. “Deliliniz var mı?” deyince, “bizim demagojimiz var” diyorsunuz. Ama bunun çözümü demagoji değildir.

100 milyon fosile karşılık 100 milyon demagoji olmaz. Darwinistler hala 100 milyon delile karşı cevap vermenin yolunun sayfalarca yazı yazmak olduğunu zannederler. İnsanların demagoji yöntemine artık inanmadıklarını kabul etmek istemezler. Oysa insanlar tüm dünyada artık Darwinistlerden delil beklemektedirler. Dolayısıyla Darwinizm’i kurtarmak için yazdıklarınız tümüyle etkisiz ve boşunadır. Size tavsiyemiz, Darwin destekçilerinin 19. yüzyıldan beri düştükleri yanılgıyı bir an önce terk etmeniz, eğer elinizde evrimi destekleyecek bir deliliniz yoksa, gerçek delillerin ve “gerçek bilim”in gösterdiği gerçeği görmeye çalışmanızdır.