30 Temmuz 2008 Çarşamba

NASA’LI BİLİMADAMLARI KUZEY VE GÜNEY IŞIKLARININ NEDENİNİ TESPİT ETTİLER


Kuzey ve Güney ışıkları ya da diğer bir deyişle auroralar, genellikle kutup bölgelerinde görülen gece ışımalarıdır. Güneşin dünya atmosferi üzerindeki etkilerinin en belirgin şekilde görülebileni olan bu ışıklar genellikle gece görülür ve çıplak gözle de izlenebilir.

Kuzey Yarımküre'deki aurora görüntüsüne aurora borealis, Güney Yarımküre’dekine de aurora australis denir. Çoğu aurora yüksek kuzey ve güney enlemlerinde görülür. Özellikle yay, bulut ve çizgi şeklinde oluşurlar. Bazıları hareket eder, parlaklaşır ya da aniden yanıp sönerler. 100 ile 1000 kilometre aralığında oluşan auroraların bazıları atmosfer boyunca binlerce kilometre yatay uzunluğa sahip olabilir.

Geçtiğimiz günlerde NASA uzmanları en ilgi çekici doğa olaylarından biri kabul edilen bu ışık görüntülerini neyin tetiklediğini tespit ettiklerini açıkladılar. Araştırmalara göre bu ihtişamlı ışıklar Dünya ile Ay arasındaki manyetik enerji patlamaları vesilesiyle görünüyor.1 Bu manyetik patlamaların ise Dünya’dan yaklaşık 128 bin kilometre uzakta meydana geldiği biliniyor.

Bilimadamları THEMIS adı verilen uydu filosundan ve yer üstündeki gözlemevlerinden gelen verileri inceledikten sonra, Dünya ile Ay arasındaki mesafenin üçte biri uzaklıkta meydana gelen manyetik enerji patlamalarının Kuzey ve Güney’de ani ışımalara neden olduğunu gördüler. California Üniversitesi’nden Vassilis Angelopoulos bugüne kadar bu bilginin elde edilememesini daha önce doğru yerde ve doğru zamanda uydu bulunduramamış olmalarına bağlıyor. Uzmanlar araştırmada elde edilen bulguların, daha az sıklıkla oluşan ve uydulara, yörüngedeki astronotlara, enerji ve iletişim hatlarına zarar verebilen güçlü jeomanyetik fırtınaların anlaşılması için faydalı olacağını belirtiyorlar. 2


Görüldüğü gibi her geçen gün bilimsel bulguların sayısı artmakta, buna da bilim ve teknolojideki gelişmeler vesile olmaktadır. Hiç kuşku yok bugün insanın vakıf olamadığı pek çok sır, bilimsel çalışmalar doğrultusunda yakın gelecekte aydınlığa kavuşturulacaktır.

Yüce Allah kainatı, insanların Rabbimiz'in büyüklüğünü ve üstün gücünü takdir edebilmeleri için sayısız iman hakikatleri ve harikalıklarla birlikte yaratmıştır. Bilimin ulaştığı bu gibi sırların her birinin çözülmesi, insanların imanı kavramalarını sağlayacak bu iman hakikatlerini görebilmeleri için yeni imkanlar sunmaktadır. Allah Kuran'da kullarına yeryüzündeki ayetlerini göstereceğini şöyle bildirmiştir:
Ve de ki: "Allah'a hamdolsun, O size ayetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız." Senin Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Neml Suresi, 93)
Kaynak: newscientist.com; 24 Temmuz 2008

Bilimadamları Yırtıcı Balığın Pullarından Sağlam Zırhlar Üretmeye Çalışıyorlar


Amerikalı araştırmacılar Afrika’nın çamurlu sularında yaşayan Senegal Bişiri (Polypterus senegalus) balığının pullarını inceliyorlar. Balığın pullarından hafif ve sağlam zırhlar yapılabileceği düşünülüyor.

Bilindiği gibi, içinde bulunduğumuz yüzyılda bilimadamları teknolojik ürünler üzerinde çalışırken çoğunlukla doğadaki modellerden faydalanıyorlar. Son yıllarda, doğada bulunan sistemler örnek alınarak yapılan pek çok alet, sistem ve mekanizma insanlığın hizmetine sunuldu. Doğadaki modeller taklit edilerek geliştirilen teknolojik ürünlere pek çok örnek vermek mümkün. Bunlardan biri sağlam zırh sistemleri… Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (Massachusetts Institute of Technology – MIT) araştırmacıları hafif ve sağlam zırhlar üretmek için bir balığın pullarındaki yapıdan ilham alıyorlar. 1

MIT mühendisleri yaptıkları araştırmalarda 40 santimetre boyundaki Senegal Bişiri adlı balığın pullarının, dışarıdan gelen darbelere karşı oldukça sağlam bir kalkan görevi gördüğünü fark ettiler. 2

Bunun üzerine balıklardan pul örneği alan MIT ekibi, dört katmandan oluşan bu “kalkanları” bilgisayar ortamında incelemeye başladılar.
Dört katmandan her birinin mükemmel geometrik yapılara sahip olduğunu belirleyen araştırmacılar, katmanların birbirleriyle eklemlenme şeklinin, pulları son derece dayanıklı kıldığını gördüler. MIT ekibinden Christine Ortiz balıktaki yapıyı örnek alarak neler yapılabileceğini şöyle açıklıyor: “Kaya gibi dayanıklı kesişim noktaları ve enerji dağıtan mekanizmalar zırh sistemlerine uyarlanabilir.” 3

Bilimadamlarının teknolojik çalışmalarında ilham aldıkları doğayı ve tüm canlılığı büyük bir uyum ve kusursuzluk içinde, ihtişamla yaratan sonsuz ilim sahibi Yüce Rabbimiz’dir. Rabbimiz Allah, tüm incelikleri dünyada rahat yaşabilmemiz için biz insanların hizmetine vermiştir.

Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
Ey insanlar, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında bir başka Yaratıcı var mı? O'ndan başka İlah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz? (Fatır Suresi, 3)
Kaynak: reuters.com; 27 Temmuz 2008
  1. http://www.reuters.com/article/scienceNews/idUSN2730875220080727
  2. http://www.reuters.com/article/scienceNews/idUSN2730875220080727
  3. http://www.reuters.com/article/scienceNews/idUSN2730875220080727

İSLAM DİNİNİN BÜYÜK ZAFERİ

http://www.haber7.com/haber/20080722/Islam-dininin-11-Eylul-zaferi.php
22.07.2008


İngiltere İçişleri Bakanı Jackoi Smith geçenlerde BBC’ye verdiği demeçte İslam’ın Avrupa’da akıllara durgunluk veren yayılma hızıyla ilgili ilginç bilgiler verdi.

İngiltere İçişleri Bakanı Jackoi Smith’e göre, İngiltere’de her yıl 50 bin İngiliz İslam dinine giriyor.

Bakan, 11 Eylül 2001 olaylarından beri toplam 400 bin İngilizin Müslüman olduğunu söyledi.

İngiltere’de iki milyondan fazla Müslüman olduğunu ve Hıristiyanlıktan sonra ikinci din haline geldiğini bildiren İngiliz bakan, aynı zamanda Müslümanların ihtiyacını karşılayacak bir İslam Üniversitesi kurulması gerektiğini söylüyor.

İslam dininin Avrupa’da yayılma hızı, Avrupalı politikacıları, dini liderleri, araştırmacıları ve basını şaşırtıyor. Avrupalıların İslam dinine girmeleri 11 Eylül olaylarından sonra akılları hayrette bırakacak şekilde bir ivme kazandı.

Araştırmacılar, bunun başlıca sebebinin Batı toplumundaki dini ve kültürel değerlerin erozyona uğraması sonucu, İslam’ın daha kapsamlı ve doyurucu olması; sağlam bir sosyal ve aile yapısı sunmasına bağlıyorlar.
ABD’nin saygın dergilerinden olan Time dergisi geçenlerde yayınladığı bir raporda, Batı’da yüzlerce caminin yapıldığını ve artık Avrupa şehirlerinin çoğunda günde beş kez ‘ezan’ duyulmaya başlandığını yazdı.

Geçenlerde yayınlanan BM raporuna göre Avrupa’da 21 milyon Müslüman yaşıyor. Ancak, Avrupa Müslüman Azınlıklar Yönetim Kurulu Başkanı Dr Mahmud Sıddık Said Nursi, bu sayının 50 milyon olabileceğini söylüyor.

Avrupa’da Müslüman sayısının artması ile birlikte, cami ve İslam merkezlerinin de sayısı hızla artıyor.
1963’de İngiltere’de sadece 13 cami bulunuyordu. Şimdi ise 600 cami ve 1400 İslam organizasyonları var.
6 milyon Müslümanın yaşadığı Fransa’da 1300 cami ve İslam merkezi ile 600 civarında İslam organizasyonu bulunuyor.

Almanya’da 4 milyon Müslüman yaşıyor. 1400 cami ve İslam merkezi var.

İtalya’da ise 1 milyon Müslüman yaşıyor ve 450 cami ve İslam merkezi var. Roma’da 30 milyon dolara mal olacak büyük bir cami yapılıyor.

Kanada’da İslam dinine giren Kanadalı sayısı 1991 ile 2001 arasında yüzde 130 arttı.

İsviçre’de de 11 Eylül olayından sonra 6 bin Hıristiyan, Müslüman oldu.

San Diego Üniversitesi’nde çalışan araştırmacı Jan Wax, 2020 yılına kadar her dört Avrupalı’dan birinin Müslüman olacağını söylüyor.

Yine araştırmalara göre, yakın bir zamanda Müslümanların Avrupa işgücünün yüzde 20’sini oluşturacağı ve Avrupa’nın siyasi geleceğini etkileyeceği belirtiliyor.

En çarpıcı haberi ise İtalyan The Journal dergisi veriyor. Önümüzdeki 200 yıl içinde bütün Avrupa’nın İslam dinine gireceğini ve İslam’ın tek din olacağını yazıyor.

Bütün bu Avrupa ülkelerinden gelen müjdeli haberler tek bir gerçeğe işaret etmektedir. Allah’ın insanlara göndermiş olduğu son hak din olan İslam, tüm dünyada müthiş bir hızla yayılmaktadır. İslam’ın bütün bu ülkelerdeki muazzam yükselişi insanların dine ne kadar muhtaç durumda olduklarını da göstermektedir.

Avrupa’daki dejenere toplum yapısının karşısında İslam dininin güzelliğini ve Müslümanların üstün ahlakını gören birçok insan hiç tereddüt etmeden Müslüman olmaktadır. Allah insanların büyük topluluklar halinde dine yöneleceklerini Kuran’da bizlere şöyle bildirmiştir:
Ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir. (Nasr Suresi, 2-3)

PAPAĞAN BALIKLARININ OLAĞANÜSTÜ GÜVENLİK ÖNLEMİ


Hiç düşündünüz mü, insan geceyi birçok tehlikenin var olduğu, vahşi hayvanların bulunduğu bir ormanda geçirmek zorunda kalsa ne yapar?

Yapacağı ilk ve en önemli şey, kendisini tehlikelere karşı korumaya almaktır. Gizlenmek, sığınacak kuytu ve güvenli bir köşe bulmak, kendisine geçici bir barınak yapmak veya bedenini, farkedilmesini engelleyecek şekilde bir kılıfla örtmek ilk akla gelen savunma yöntemleri olabilir.

Peki, bir insanın değil ama Papağan balığının bu yöntemlerden,- üstelik de en zor olanını kullanarak-, kendisini güvenli bir şekilde korumaya aldığını biliyor muydunuz?

Papağan balığı güvenliğini sağlama konusunu en akılcı şekilde hem de kendi imal ettiği uyku tulumu sayesinde sağlıyor.

Allah’ın sonsuz yaratma gücünün tecellilerinden birisi olan Papağan balıkları, geceleri kendilerini dış etkenlerden koruma ihtiyacı hissederler. Bunun için de jelatimsi bir madde üretirler. Ve kendi ürettikleri bu jelatinimsi madde ile tüm vücutlarını kaplarlar. Bu madde herhangi bir madde değildir. Çünkü bir yandan balığı geceleri ciddi bir tehlike oluşturan düşmanlarından korurken, diğer yandan da balığın başarılı bir kamuflaj yöntemiyle gizlenmesini sağlar.

Peki bu jelatinimsi maddenin üretimi bu kadar kısa bir sürede nasıl gerçekleşir?
Bu kılıf, solungaç boşluğunun üst kenarında bulunan salgı bezinden nefes alıp verirken salgılanır. Bir süre sonra da balığın tüm vücudunu sarar. Böylece balık adeta şeffaf bir uyku tulumuyla kaplanmış olur. Balığın en büyük düşmanlarından birisi müren balıklarıdır. Mürenler olağanüstü hassas bir koku alma yeteneğine sahiptirler ve avlarını bu şekilde bulurlar. Ancak bu koruyucu kılıf sebebiyle papağan balığının kokusunu alamazlar. Hatta yanından geçerken çarpsalar bile onu fark edemezler.

İşte burada insanın durup, dikkatini ve şuurunu açarak bir kez daha düşünmesi gerekir. Çünkü bu olayda, Allah’ın sonsuz aklının, sonsuz merhametinin ve yaratma gücünün çok güzel bir örneği tecelli etmektedir.

Bir balık kimyevi bir maddeyi kendi vücudunda üretip sonra da kendisini bu maddeyle kaplamayı akledemez. Böyle bir şeyi planlayıp, böyle bir kararı alamaz. Daha ileriki aşamada böyle bir maddeyi üretmek için gerekli ortamı hazırlayamaz. Gereken kimyasalları biraraya getirip, tam gereken miktarlarda bunları kullanamaz. Tehlikelere karşı böyle bir güvenlik duvarı öremez. Bunları balığın zekası ile yaptığını düşünmek son derece akıl dışı bir iddia olur. Bu üretimin ve savunmanın her aşamasına Allah sonsuz aklı ile hakimdir. Papağan balığı Allah’ın sonsuz yaratma gücünün örneklerinden sadece birisidir. Allah bu örnekle düşünen vicdan sahibi kullarına yaratma gücünün sınırsız mükemmelikte ve çeşitte olduğunu göstermektedir. Denizin dibinde küçük bir balığı böyle bir mekanizma ile koruyarak yine sonsuz merhametini bizlere hatırlatmaktadır. Allah sonsuz yaratma gücüne sahiptir, sonsuz sayıda, çeşitte, güzellikte, birbirinden farklı yapılarda varlığı dilediği anda yaratır. Yarattığı tüm varlıklara dilediği özellikleri verip dilediği gibi rızıklandırır. Onları, onlar için yarattığı tehlikelerden dilediği şekilde korur. Allah bu üstün yaratma gücünü ve herşey üzerinde vekil olduğunu Kuran’da bizlere şöyle bildirmektedir:

Allah herşeyin yaratıcısıdır. O herşey üzerinde vekildir. (Zümer Suresi, 62)




29 Temmuz 2008 Salı

SAVUNMASI SAĞLAM ANNE RAHMİ

Sizi basbayağı bir sudan yaratmadık mı? Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Belli bir süreye kadar; İşte (buna) güç yetirdik. Demek ki, Biz ne güzel güç yetirenleriz. (Mürselat Suresi, 20-23)

Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir. (Müminun Suresi, 12-14)
İnsanın yaratılışı ile ilgili yukarıdaki ayetler, embriyoloji alanına ait temel bilgiler içermektedir. Ayetlerdeki rahim bölgesini tarif eden "savunması sağlam bir karar yeri" ifadesinin, önemli bir özelliğe işaret ettiği günümüz tıp bilgisi ile anlaşılmaktadır. (En doğrusunu Allah bilir.) Sperm ve yumurta hücrelerinin birleşmesi ile oluşan zigot ile başlayan, trilyonlarca hücrenin uyum içinde çalıştığı, bütün bir insan bedeni oluşana kadarki süreç anne rahminde geçer. Embriyonun 9 aylık bir sürede gelişimini tamamladığı bu yer -rahim- ayette de bildirildiği gibi, “savunması sağlam” bir mekandır.

Ayetlerdeki "savunması sağlam" olarak çevrilen "mekiynin" ifadesi, "sarsılmaz, sağlam, muhkem, güçlü, yerinden ayrılmayan, sağlamca yerine yerleşmiş" gibi anlamlar içermektedir. "Kararin" kelimesi ise "yerleşme mekanı, kalma, sabitlik, sağlamlık, duraklama yeri" gibi anlamlara gelmektedir. Bu kelimeler rahmin sağlam, korunaklı bir mekan olduğunu çok hikmetli bir şekilde tarif etmektedir.

Dış etkenlere, ışığa, sese karşı yalıtım sağlayan anne rahmi, öncelikle bebeği her türlü darbeden ve baskıdan korur. Pelvis boşluğunda yer alan rahim, bu bölgenin kalın ve güçlü kemiklerle çevrelenmiş olmasından ötürü, oldukça korunaklıdır. Rahim bölgesi, hamilelik sonuna kadar bebeğin ağırlığını taşımasını sağlayan, dışta güçlü kas duvarları, içte de "endometrium" denilen katmanla kaplıdır. Bu güçlü kaslardan oluşan yapı, bebeğin büyümesi ve gelişimi için son derece elverişli bir yapıya sahiptir. Hamilelik döneminde bölgedeki kemikleri birbirine bağlayan bağlar da kalınlaşır ve uzar. Sağlam pelvis kemikleri ile rahmin üst kımına yapışık halde olan bağlar, rahme sağlam ve sabit bir yapı kazandırır.


Resimde pelvis bölgesindeki kemikleri birbirine sıkıca yapıştıran bağlar görülmektedir.

Embriyo, gelişimi sırasında ihtiyacı olan ısı, su, oksijen ve beslenme kaynağına da sahiptir. Anne rahmi, hamilelik döneminde, sağlamlığını artıracak çok sayıda değişikliğe uğrar. İçerdiği kas, bağ ve elastik dokularla birlikte, kan damarları ve sinirler de miktar olarak artış gösterir. Böylece rahmin zarar görmeden ağırlığının 20 katına çıkması, kapasitesinin 1,000 kat artması mümkün olur (1). Rahme destek veren fallop tüpleri, yumurtalıklar ve diğer bağ dokuları da tümüyle genişleyerek, esneklik kazanır (2). Rahmin değişim süreci, embriyo yüzlerce kat büyüyüp sağlıklı bir bebek haline geldikten sonra da devam eder. Bu sefer bebeğin rahimden sağlıklı bir şekilde çıkmasına imkan sağlayacak şekilde yapısı değişir.

Hamilelik döneminde, bebeğin korunmasıyla ilgili bir başka mucizevi olay daha gerçekleşir. Bu da bebeğin annenin savunma sistemine karşı korunmasıdır. Organ veya ilik nakillerinde yabancı bir maddenin vücuda girmesiyle, kişinin savunma sistemi tepki göstermeye başlar ve kimi zaman bu tepkiler ölümcül sonuçlar doğurabilir (3). Fakat cenin için böyle bir durum söz konusu değildir. Annenin savunma sistemi, onu yabancı olarak algılamaz. Annenin bağışıklık sisteminin, babadan gelen yabancı genleri taşıyan cenine karşı tolerans göstermesi olağanüstü bir durumdur; çünkü bebek %50 yabancı bir insanın yapısını taşımaktadır. Bu durumu "hayranlık verici" olarak nitelendiren Guelph Üniversitesi’nden bilim adamı Marianne van den Heuvel, "Bu bağışıklık açısından her zaman bir bilmece olarak kalmıştır; çünkü cenin aslında anneye yabancıdır. Annenin parçası olduğu kadar, babanın da parçasıdır. Vücudun bunu reddetmesi gerekir."(4) demektedir.

Virüs, tümör gibi yabancı hücreleri tanıyıp, öldüren bağışıklık sisteminden beklenen, cenin hücrelerine de savaş açmasıdır. Ancak Allah'ın dilemesiyle böyle bir durum gerçekleşmez ve rahim son derece güvenli, sağlam bir yer olma özelliğini korur.

Kuran'da embriyoloji konusunda verilen bilgiler günümüz tıp bilgileri ile tam bir uyum içindedir.İleri teknoloji kullanılarak ortaya çıkan bu bilgiler, Kuran'ın tüm ilimlerin sahibi, herşeyin Yaratıcısı Yüce Rabbimiz'in vahyi olduğunun en açık kanıtlarındandır. Yüzyıllar öncesinden bilim dünyasına ışık tutacak bilgilerle dolu Kuran-ı Kerim'de, Allah bize şöyle bildirmektedir:
Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 4)

ALINTILAR:

  1. http://health.howstuffworks.com/understanding-pregnancy-symptoms1.htm
  2. http://health.howstuffworks.com/understanding-pregnancy-symptoms1.htm
  3. http://www.wch.sa.gov.au/research/releases/documents/lachlanyia06.pdf
  4. http://www.uoguelph.ca/mediarel/archives/002054.html; Marianne van de Heuvel, "Biomedical Scientist Explores Role of Immune System in Pregnancy", Communications and Public Affairs, 20 Kasım 2002.

MÜMİN OLMANIN RAHMETİ


Allah’ın bir insana iman nasip etmesi ve kişinin bütün hayatını Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşama gayreti içinde olması, Allah’ın bir insana verdiği en büyük nimetlerden biridir. Dünyadaki bütün insanlar doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Bu durum, binlerce yıldır süregelmektedir. Bu süreç içerisinde bazı insanlar hayatlarının tamamını Allah’a iman ederek, Allah’ın rızasını, rahmetini, cennetini kazanmaya çabalayarak geçirirken, bazı insanlar da dünyanın boş aldanışlarına, şeytanın kışkırtmalarına uyum sağlayarak Allah’ın rızasından tamamen uzak bir hayat yaşarlar. İlk bakışta bu insanların çoğunluğunun benzer hayatlar yaşıyor olmaları iman etmeyenleri aldatmaktadır. Nihayetinde herkes yemek yemekte, uyumakta, işe gitmekte, para kazanıp bir yaşam sürmektedir. Halbuki Allah’a iman etmeyenlerin ömürleri boyunca kavrayamayacakları bir gerçek vardır; Allah’a iman etmenin inananlar üzerinde oluşturduğu güzellikler.

İman eden bir insan dünyadaki diğer insanlar gibi yemek yese de, işe gidip, çalışıp para kazansa, araba kullansa, otobüse trene binse de, esasında tüm bu hareketleri yaparken Allah’a iman etmenin, Allah’tan korkarak ve vicdanını kullanarak yaşamanın rahmetini yaşamaktadır. İman eden kişi her an Allah ile birlikte olduğunu, insanların rızasının hiçbir öneminin ve değerinin olmadığını, esas razı edilmesi gereken tek varlığın Allah olduğunu bilir. Tüm hareketlerini, yaşam tarzını Allah’ın rızasını kazanmak gayesi ile planlar ve ahirete iman eder. Dünya hayatının yaşanılacak asıl yer olmadığını, aksine sonsuz ahiret hayatı ile kıyaslandığında çok kısa ve geçici bir süreç olduğunu bilir. Bu da iman eden bir Mümin için bir sevinç vesilesi haline gelir. Çünkü iman edenler imtihan ortamının, zorluk, sıkıntı gibi gözüken olayların sadece dünya hayatının bir parçası olduğunu bilirler. Eğer dünya hayatlarını Allah’ın istediği gibi yaşarlarsa sonsuz ahiret yaşantısında Allah’ın rızasını kazanmış olarak cennette olmayı umarlar. Bu da sonsuz zamanlar boyunca güzellikler, nimetler ve hepsinin üstünde Allah’ın rızasını kazanmış olarak yaşamak anlamına gelmektedir.

İman edenlerin yaşadıkları en büyük güzelliklerden biri de Allah'ın, herşeyi kendileri için en hayırlı şekilde yarattığına iman etmelerinden kaynaklanan kadere teslimiyetleridir. Bulundukları iş yerindeki bir toplantıda, okuldaki bir sınavda veya sıkışık bir trafikte daha birçok insan aynı şartlarla karşı karşıya olup, içinde bulundukları durumdan dolayı öfkelenir, heyecanlanır veya korkarken, iman edenler Allah’a tevekkül etmenin derin hazzını yaşarlar. Başlarına her ne gelirse gelsin bunun göklerin ve yerin Rabbi olan Yüce Allah’tan olduğunu bilirler. Allah tüm evreni yoktan var eden, sonsuz güç sahibi, en Yüce varlıktır. Yüce Rabbimiz mükemmel bir düzen, olağanüstü bir sistem yaratmış ve tüm bu olağanüstülüklerin arasında gelmiş geçmiş milyarlarca insanın da kaderlerini belirlemiştir. Yüce Rabbimiz'in yarattığı kadere teslim olup, sevinç ve şevkle bu kaderi izlemek, bu kadere canı gönülden razı olmak ise Allah’ın müminlere bahşettiği büyük bir rahmettir.

ADAMLIK DİNİNDE ‘ KAFALAMA MANTIĞI’

İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. ( Bakara Suresi, 165 )
Allah’ın ayette bildirdiği gibi inkar edenler ‘Allah’tan başkasını eş ve ortak tutarlar’. Yani tüm gücün ve aklın sahibi bir tek İlahımız olan Allah için yaşamak ve Allah’tan korkmak yerine birbirlerini put edinirler. İnsanların ne düşündüğünü esas alarak kişiye göre karakter gösterirler. Eğer birinden çıkarları varsa o kişinin hoşlanacağı gibi konuşup onu ikna etmeye çalışırlar. Karşısındaki kişi espirili kişilerden etkileniyorsa bir anda espirili bir kişilik sergiler, ciddi kişilerden etkileniyorsa bir anda ‘ciddi taklidi’ yaparlar. Yani aslında samimi olarak karşısındakini ciddiye aldığı için değil ondan öyle beklendiğini düşündüğü için bu tavrı gösterirler. Bu yapmacık tavırlar halk arasında ‘kafalama’ olarak da bilinmektedir. Böyle bir insan hiç bir zaman kalben hissettiklerini yansıtmaz. Çünkü bu gibi kişilerin mantığına göre ancak ‘kafalama’ yaptıklarında dünyevi menfaatlerini elde edebilirler. Kafalama çeşitlerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
- Örneğin işyerinde yükselmek isteyen bir çalışan, patronunun gözüne girmek için ‘işle ilgili herşeyi çok iyi biliyor ve sahipleniyor taklidi’ yapar. Oysa işyerini gerçekten sahiplendiğinden ve işyerinin çıkarlarını gözettiğinden değil sadece mevki olarak yükselip daha fazla maaş almak istediğinden o şekilde davranır.
- Kadın-erkek ilişkilerinde de kafalama taktiği sık sık uygulanır. Erkek ‘güçlü ve zengin taklidi’ yapar. Kadın da ‘ seviyor taklidi ’ yapar . Ama aslında iki tarafta samimi kişilliklerini göstermiyordur ve belli çıkarlar peşindedirler.

- Bankalarda veya sıra beklenen kamu kuruluşlarında sıra beklememek için ‘acil işi ya da bakması gereken bir hastası olan mağdur insan taklidi’ yapılır. Bu kişilerin kafalama taktiğini kullanmak istemelerinin sebepleri ise sadece zorluktan kurtulmak ve rahat etmektir.

- Kafalama taktiğini kullanan kişi kasten ahlaksızlık ya da zalimlik yaptığında eğer eleştirilmiş ve tepki almışsa kendini temize çıkarmak için ‘iyi niyetli ve saf taklidi’ yapar. Bu taktik karşı tarafı ikna etmeye yetmediyse ‘üzerine gelindiği için kalbi kırılmış ve kendisine güvenilmediği için üzülmüş mağdur insan taklidi’ yapar. Böylece Allah rızasını esas almayan bu insanlar ‘kendilerince’ hem karşı tarafı iyi niyetli olduğuna inandırmış hem de o kadar iyi niyetli olduğu halde bunun anlaşılamaması nedeniyle karşı tarafı suçlu konuma düşüren, mağdur insan olacaklardır. Kendilerince bu ahlaksız tavırla insanların gözünde üstün geldiklerini düşünürler. Oysa Allah’ın hoşnutluğu esas alınmadan yapılan böyle bir tavır ancak insanın aşağılanmasına ve küçük düşmesine yol açar.

- Arkadaşlar arasında yapılan ‘kafalama taktiğinde’ ise ‘birbirini koruyup kolluyor taklidi’ yapılır. Fakat birbirlerine karşı Allah rızasından kaynaklanan içten ve samimi sevgileri olmadığı için zorluk ve sıkıntı zamanı geldiğinde ‘güvenilir arkadaş taklidi’ yapan bu insanlar hiç düşünmeden yüz çevirerek arkadaşlarını ortada bırakırlar.

- Evlenmeden önce birbirlerine hediyeler alıp, mektuplar yazan, sürekli birbirlerini hoşnut etmeye çalışan çiftlerin kafalama taktiği ise ‘mükemmel insan taklidi’ yapmaktır. Böyle insanların gerçek yüzü evlendikten sonra ortaya çıkar. Daha önce son derece ‘yumuşak başlı, ilgili, hoşsohbet taklidi’ yapan bu insanlar istediklerini elde ettikten sonra kendi kişiliklerini saklama gereği duymazlar ve bir anda vurdumduymaz, bencil ve kaba kişiliklerini yaşamaya başlarlar. Allah korkusu olan bir mümin ise Allah’ın kalbindekinden her an haberdar olduğunu bildiği için asla ikiyüzlü ve samimiyetsiz bir tavır gösteremez. Aksine içi dışı bir, güvenilir bir insandır. İnsanların rızasını hedeflemenin (haşa) Allah’a ortak koşmak (şirk) olacağını bildiği için Kuran’da yasaklanan bu küçükdüşürücü tavırdan şiddetle kaçınır.

- Maddi imkanı lüks ve gösterişli yaşamaya yetersiz olan bazı insanlar ise zengin ve çevresi olan kişilere yanaşarak ‘en iyi arkadaş taklidi’ yaparlar. Haksız, hatalı, adaletsiz hatta ahlaksız olsalar dahi karşılarındaki kişiye sürekli övgüler yağdırırlar. Böylece bu kişinin bulunduğu lüks mekanlarda bulunarak kendilerince zengin gibi görünebilecekler ve bu kişilerin maddi imkanlarından yararlanabileceklerdir. Oysa Allah rızası için yaşayan bir insan için mal, itibar, para gibi dünyevi isteklerin hiç bir önemi yoktur. Dolayısıyla bunları elde etmek için asla aşağılayıcı bir tavra girmez ve sadece Allah’ı hoşnut etmek için Kuran’ın emir ve yasaklarına göre yaşar.

- Bir de mağazalarda görevli olan bazı kişilerin kıyafet satmak için yaptığı ‘çok beğenme taklidi’ vardır. Bu kişiler için satacakları kıyafetin kişiye gerçekten yakışıp yakışmamasının bir önemi yoktur onlar sadece kıyafeti satmak isterler.
Kişiler arasında samimi bağlantının olmasının asla mümkün olmadığı ‘KAFALAMA MANTIĞI’ nın uygulamalarından sadece bir kısmına baktığımızda bile Allah rızası için yaşamayan insanların samimiyetsiz, mutsuz ve huzursuz yaşantılarını anlayabiliyoruz. Bu aslında inkar edenlerin, Allah’a iman etmedikleri için dünyada çektiği sıkıntılardan bazılarıdır. İman edenler bu tür sıkıntıları hiç yaşamadıkları gibi vicdanlarını kullanıp Kuran’da bildirilen ahlakı uyguladıkları için çok mutlu, huzurlu, samimi ve güvende yaşarlar. Kimseyi ikna etmeye, yaranmaya, çıkar elde etmeye, üstün gözükmeye çalışmadıkları ve sadece Allah’ın razı olacağı samimiyete önem verdikleri için Allah dünyada onlara, inkar edenlerin sahip olamayacağı, maddi ve manevi imkanları nasip eder. Allah asıl nimet bolluğunu ise, müminlere sonsuz cennet hayatlarında nasip edecektir. Cennette müminler için sürekli bir mutluluk, neşe, huzur ve güzellikler vardır. Allah bu nimetleri iman edenlerin samimiyetlerinin ve salih amellerinin karşılığı olarak vermiştir. İnkar edenler ise ‘KAFALAMA MANTIĞINA’ kapılarak dünyada samimiyeti ve gerçek sevgiyi yaşayamadıkları gibi ahirette de, cehennem azabıyla sonsuza kadar cezalandırılacaklardır. Bu, onların Allah rızasını esas almadan kendi istek ve tutkularına kapılarak yaşamayı amaç edinmelerinin bir karşılığıdır.

Allah Kuran’ı gözardı edip sadece kendi çıkarları için yaşayan inkarcıların cehennemdeki konumunu şu şekilde bildirmektedir:
Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az (bir şeyi) satın alanlar; onların yedikleri, karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır. Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! (Bakara Suresi, 174-175)

OLAYLARIN ZAHİRİ, BATINI VE GERÇEĞİ

İman etmeyen insanlar kendilerini Allah’tan bağımsız görürler. Olayları yönlendirenin kendileri olduğunu düşündüklerinden sürekli bunun gerilimi içlerinde yaşarlar. Herşeyin Allah’ın dilemesiyle kaderlerinde yaratılan değişmez bir gerçek olduğunu, herşeyde Allah’ı vekil kılarak huzurlu ve tevekküllü yaşayabileceklerini bilmemeleri, çok sıkıntılı, stresli ve zorlu bir yaşam sürmelerine neden olur. Örneğin hayatının kendi kontrolünde olduğu yanılgısında olan bir insanı düşünelim, bu kişinin hayallerini gerçekleştirmek için bir dizi planı olur. Rahat yaşamak ister. Fakat bunun için paraya ihtiyacı vardır. Para kazanmak için iyi bir okul bitirip meslek edinmesi gerektiğini düşünür. Yıllarca çalışıp istediği parayı elde ettiğindeyse aile kurma telaşı içine girer. Kafasındaki herşey tamamlansa bile bu sefer ailesini, çevresini, malını, işini ve bunun gibi hayatına hakim bir çok detayı elinde tutabilmek için gerilim yaşar. Sürekli kendi kontrolüyle hayatını yönlendirdiğini düşündüğü için kaderin konforunda hissedilen mutmainliği yaşayamaz. Örneğin kazandığı parayla araba alır, bu sefer arabanın kaza yapma tehlikesini böyle bir durumda oluşabilecek yaralanma tehlikesini, kaza sonrası gerekli hastane masraflarını veya ölüm durumunda cenaze işlemlerinin ayarlanmasını detay detay düşünüp gerilim içinde yaşar.

Elbetteki insanın dünya hayatına ilişkin; nasıl yaşayacağı, nasıl para kazanacağı, ne tür faaliyetlerde bulunacağı gibi konularda düşünmesi, bunlara yönelik maddi manevi tedbirler alması son derece normaldir. Önemli olan insanın gerçek yaratılış amacını unutmaması ve yapacağı tüm bu işlerde mutlaka Allah'ın en razı olacağı seçeneği seçip, hayatına bu şekilde yön vermesidir. Bunları hayata geçirirken de, yukarıda anlatıldığı gibi Allah'ın kainattaki ve tüm insanlar üzerindeki sonsuz gücünü ve kontrolünü unutmayarak tevekkülü son noktasına kadar yaşamasıdır.

Nitekim akılcı ve samimi bakıldığında insanın kendini kontrol edebilecek bir akıl ve güçte olmadığı açıktır. Allah’ın gücüne ve aklına teslim olmayı reddetip sıkıntılı, gerilimli ve stresli bir hayatı tercih eden inkar edenler Allah’ın ayete bildirdiği gibi ‘kendi nefislerine zulmederler’:
Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgara benzer ki onu (ekini) helak etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler. (Al-i İmran Suresi, 117)
İman edenler ayette bildirildiği gibi Allah’ın herşeyi hayırla ve bir ilim üzere yarattığını bilerek, olayların kaderde yaratılmış ve bitmiş olduğunun şuurunda olmanın getirdiği huzur ve teslimiyette olurlar. İşte müminleri diğer insanlardan ayıran bu bakış açısı olayları BATINİ’ yani “dış görünüşüyle değil, gizli hayır ve hikmetleriyle” değerlendirmelerini sağlar. Örneğin BATINİ bakış açısında olan bir mümin, iki kişinin karşılıklı konuşmasını izlerken onlara müstakil kişilik vermez; onları Allah’ın tecellisi olan insanlar olarak değerlendirir. İşte bu noktada önemli bir detay vardır ki derin düşünen mümin bu insanlar konuşurken, meydana gelen her konuşmayı yaratanın Allah olduğunu bilir. İki kişi konuşuyor gibi gözükse bile ağızlarından çıkan her kelime kaderlerinde Allah’ın dilemesiyle yazılmış ve konuşulmuştur. Allah herşeyi yaratanın Kendisi olduğunu bir ayetinde şöyle bildirmektedir:
Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Müminleri Kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 17)

Müslüman tek mutlak varlığın Allah olduğunu dolayısıyla Allah’ın her yerde olduğunu sürekli düşünür. Bakışlardan bakanın, seslerden duyulanın Allah’ın tecellileri olduğunu bilir. Bu ‘GERÇEĞİ’ sürekli tefekkür ederek Allah’a derinliğini, yakınlığını, samimiyetini çok artırır. Allah’ın can vermesiyle yoktan ‘VAR’ olduğunu bilen müminin hayatında Allah’ı unuttuğu bir an dahi olmaz. Yaşadığı anı değerlendirirken ‘Acaba Allah imtihan olarak ne yaratıyor? Nasıl tavır gösterirsem Allah’ın rızasına en uygun davranış olur? diye düşünür. İşte bu bilinç Müslümanın Allah rızası için sürekli salih amellerde bulunmasına vesile olur. Allah bir ayetinde, salih amellerde bulunanları cennetiyle mükafatlandıracağını şu şekilde bildirmektedir:


(Ey Muhammed) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: "Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 25)

25 Temmuz 2008 Cuma

İman Etmeyenlerin Hayatını Kabusa Çeviren Duygu Korku!..

Allah dedi ki: "İki ilah edinmeyin: O, ancak tek bir İlahtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun." ( Nahl Suresi, 51 )
İman etmeyen insanlar Allah’tan başka ilahlar edindikleri ve kendi isteklerine göre bir yaşam sürerek herşeyin ‘kör tesadüfler’ sonucu oluştuğunu düşündükleri için sürekli birşeylerden korku duyarak tedirginlik içinde yaşarlar. Korkularının kaynağı, şeytanın kulaklarına fısıldadığı şüphelerdir. Şeytanın amacı insanları Allah’ın yolundan saptırmak, dünyada boş işlerle oyalayarak ibadet etmelerini engellemek, akıllarını kapayarak doğruyu yanlıştan ayıramamalarını sağlamak böylece Allah’ı düşünmelerini durdurup cehenneme sürüklemektir. Şeytanın iman edenler üzerinde hiçbir etkisi olamaz. Fakat inkar edenler hayatlarını Allah’tan bağımsız görmelerinin bir sonucu olarak çok çeşitli korkular duyarlar. Bu korkulardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

  • Örneğin insanlardan korkarlar, bu hayatlarının her aşamasında görülür. Kazandığı parayı kendisine işyeri sahibinin vereceğini düşünen bir insan kendini ona bağımlı hisseder. Hata yaptığı taktirde işten atılacağını düşündüğü için her zaman tedirginlik içinde yaşar. Çevresinde bulunan insanlara da düşman gözüyle bakar. Her an kendisine bir kötülük yapılacağı, arkasından iş çevrileceği, yalan söyleneceği, zarar verebilecekleri, küçük düşürüleceği şüpheleri ile şeytan inkar edenlerin içini daraltır ve korku içinde yaşamalarını sağlar. Ama iman eden bir insan Allah’ı kendine vekil kıldığı için insanlardan asla korkmaz. Herşeyin kaderinde hayırla yaratıldığını, Allah’ın dilemesi dışında hiç kimsenin ne zararı ne yararının dokunamayacağını bildiği için her zaman huzurlu ve mutmaindir ve yalnızca Allah’tan korkar. O yüzden de şeytanın vesveselerinin müminler üzerinde etkisi olmaz. Dolayısıyla mümin, korku, endişe, sıkılma, tedirgin olma gibi hisleri yaşamaz.
  • Makam ve mevkiye çok önem veren inkar edenlerin itibarlarını kaybetme korkusu da vardır. O yüzden kendileri ile ilgili olumsuz bir haberin duyulmasından ve etrafta konuşulmasından çok tedirgin olurlar. ‘Cahili mantıkta’ ne kadar ünlü, itibarlı ve zengin olurlarsa olsunlar hayatlarında hiçbir şeyden zevk alamadan yaşarlar. Mutlu olacaklarını sandıkları dünya hayatı, ‘iman etmedikleri için’ kabusa döner. Oysa iman edenler için tek üstünlük takvaya göre olur. Yani kimin Allah korkusu daha fazla ise en çok sevilen odur. Dolayısıyla makamda mevkide gözleri yoktur, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yaşarlar. Allah da imanlarından dolayı onları inşaAllah mutlu yaşatır.
  • Ahiretin varlığına inanmayan ve hayatlarının sadece dünyayla sınırlı olduğunu düşünen inkar edenler, Allah’ın rızasını kazanmayı hedeflemedikleri için para ve mal kazanma hırsı içindedirler. Mala çok düşkün oldukları için de her an bunu kaybetme korkusuyla yaşarlar. Dolayısıyla istedikleri gibi harcayamazlar. Yığdıkça yığarlar. Sonunda biriktirdikleri bu yığınla parayı dünyada bırakır ve ölürler. Hayatları boş bir amaç uğruna hiç mutlu olamadan geçmiş olur. Böylece şeytan da, ‘’Dedi ki: ‘Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr Suresi, 39-40) ayetlerindeki sözünü gerçekleştirmiş olur. Fakat müminler ayette bildirilen ‘muhlis olan kullardan’ oldukları için inşaAllah şeytanın oyununa gelmezler. Dolayısıyla da hem dünyada mutlu yaşarlar hem de ahirette Allah’ın dilemesiyle sonsuza kadar nimet içinde ve ‘sevinç dolu bir meşguliyet’ içinde olacaklardır.
  • İman etmeyen insanlar Allah sevgisini bilmedikleri için birbirlerine karşı samimi sevgiden kaynaklanan merhameti gösteremezler. Sevginin ancak Allah’ın dilemesiyle kalbe verilen bir duygu olduğunun farkında olmadıkları için yapmacık tavırlarıyla insanların ‘sahte sevgisini’ kazanmaya çalışırlar. Fakat bu hoşa giden bir çaba değil onları sıkıntıya sokan, kalplerine korku salan ve yorucu bir çabadır. Çünkü ‘sahte sevgisini’ kazanmaya çalıştıkları insanlar, Allah korkusu olmayan, dolayısıyla her an bir terslik ve düşmanlık yapıp, yüz çevirebilecek ahlaktadırlar. Bunu içten içe bildikleri halde yine de insanların rızasını aramaları ve insanların rızasını kaybetme korkuları şeytanın hileli düzeninin bir sonucudur. İnsanların rızasını kaybetme korkusu, onların hayatları boyunca samimiyeti hiç yaşayamamalarına neden olur. Böylece inkar edenler şeytana uymalarının cezasını dünyada da çekmektedirler.
İman etmeyen insanların hayatlarındaki korkular ve şüpheler sadece bu sayılanlarla sınırlı değildir. Dünya hayatında adeta kabus gibi bir hayat yaşarlar. Allah’ın kaderde herşeyi hayırla yarattığını düşünmedikleri için sürekli vesveseli bir ruh halleri vardır. Zahiren güzel bir şeyle karşılaştıklarında bile, herşeye olumsuz bir bakış açısıyla baktıklarından, arkasında kötü bir şey olduğunu düşünür ve o anda karşılaştıkları güzelliklerden de zevk alamazlar. Olumsuz düşünmelerini engelleyecek Allah korkuları olmadığı için bu ümitsiz ruh halinden de kurtulamazlar. Bu ruh hali onların akıllarının kapanmasına sebep oldukça, şeytanın etkisiyle artan korkularından ötürü daha da sıkıntılı bir ruh halinin içine girerler ve dünyada adeta cehennem hayatı yaşarlar.

Bu durumdan kurtulmanın tek yolu ise Allah’a iman etmektir. İmanla birlikte herşeylerini Allah’a teslim eden müminlerin Allah’tan başka korktukları hiçbir şey olmaz. Kendilerini sonsuz güç ve akıl sahibi Yüce Rabbimiz'in kontrolüne bırakır, o yüzden de büyü bir güven içinde yaşarlar. Müminler her şeyin Allah Katında belirlenmiş bir kader dahilinde olduğunu; bu belirlenmiş an ve olayları zamanı geldikçe yaşadıklarını bilirler. Dolayısıyla yaşamlarında hiçbir şeyi değiştirmeye güçlerinin yetmediğini, Allah’ın sonsuz aklıyla herşeyi en güzel şekilde yarattığını bilir ve ‘tevekküllü’ bir ruh halinde olurlar. Allah’ın mutlaka onları koruyacağını, müminlerden kendilerine yardımcı kılacağını, tek başlarına olsalar dahi Allah’ın mutlak destekçileri olduğunu sürekli düşünür ve Allah'tan razı olarak yaşarlar. Allah bir ayetinde sadece müminlerin felaha kavuşacağını şu şekilde bildirmektedir:
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)

24 Temmuz 2008 Perşembe

MÜSLÜMAN SAKİN OLMAZ: GECE GÜNDÜZ CANLI VE HEYECANLIDIR


İnkar edenlerin hayatlarının en önemli ideali ‘dünya hayatından en iyi şekilde istifade edebilmek’tir. Buna dair az da olsa bir şeyler elde edebildiklerinde, bununla yetenir ve mutlu olurlar. Sonrasında ise bu ellerindekilere de kısa sürede alışır; sakin, monoton ve tekdüze bir hayat içerisinde elde ettikleri bu imkanları kullanmaya çalışırlar. Ama hiçbir zaman için hayatlarına anlam katacak; bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji, canlılık ve heyecan duyacakları yüksek bir idealleri olmaz.

Müslümanların durumu ise inkar edenlerden çok keskin farklılıklarla ayrılmıştır. Mümin Allah'a iman etmenin, hayatının her anında imanın delillerini görmenin, Kuran ahlakını yaşamanın ve başkalarına da yaşatma arzusunun, hayırlarda yarışmanın, inkar edenlere, münafıklara karşı fikri zeminde imani bir mücadele vermenin, cehennemden sakınıp cenneti kazanabilme çabasının yüksek heyecanını yaşarlar.

Kuran ahlakını hem yaşamanın, hem de dünya çapında tüm insanları bu ahlakı yaşamaya teşvik etmenin, sakinlikle, durağan, ağır, monoton bir stil ile gerçekleştirilemeyeceğini bilirler. Böyle bir tavır bozukluğu içerisine girmenin, gerçekten samimi olarak iman etmiş bir insan için çok büyük bir gaflet olacağının farkındadırlar. Eğer bir mümin kendisinde böyle bir sakinlik ve atalete hak görecek olursa, öncelikle şu gerçeği kısaca bir düşünmesi gerekir: “Eğer dünyadaki tüm Müslümanlar bu şekilde kendi dertlerine dalarak, ağır, sakin ve içe kapalı bir kişilik geliştirecek olurlarsa, Kuran ahlakının insanlara tebliğ edilmesi, münafıkların ve inkar edenlerin Müslümanlara karşı kurdukları tuzaklara karşı koyulması ve bu tuzakların bozulması nasıl gerçekleşecektir? İnsanların iyiliği emredip kötülükten men edilmesi görevini kim üstlenecektir? Müslümanların şevklendirilmesi, eğitilip bilgilendirilmesi, daha güzel bir ahlak için teşvik edilmesi kim tarafından yapılacaktır?” Allah'tan gerçekten korkup sakınan bir mümin, Allah'ın Kuran ile kendisine yüklemiş olduğu tüm bu sorumlulukları birince dereceden üstlenir ve bunun için alabildiğine canlı ve şevkli bir karakter gösterir.

Peygamberimiz (sav)'in ve sahabelerinin hayatları bu ahlakın örnekleriyle doludur. Sahabeler erkenden kalkıp, canlarını mallarını hiçe sayarak tüm hayatlarını aktif bir mücadele içerisinde geçirmişlerdir. Gerektiğinde Peygamberimiz (sav)’le birlikte savaşa çıkmış, namazlarını dahi ayetlerde bildirildiği gibi, silahları yanlarında iken kılmışlardır. Bu canlılık ve heyecan hayatlarının her anına hakimdir. Sürekli dikkatleri açık, tetiktedirler. Bir kısmı namaz kılarken, diğer bir kısmı inkar edenlerin tuzak ve saldırılarına karşı nöbet tumaktadırlar. Böyle bir ortamda sahabelerin sakin olmayacakları çok açıktır.

Kuran'da bildirildiği gibi Peygamberimiz (sav) de geceleri ibadet için kalkmaktadır. O anlarda da son derece canlı ve heyecanlıdır. Aynı şekilde gündüzleri de Peygamberimiz (sav)'in hayatı bu şekildedir. Allah Kuran'da Peygamberimiz (sav) için “... gündüz, senin için uzun uğraşlar vardır” şeklinde bildirmiştir. Peygamberimiz (sav) o vakitlerde de canlı ve şevklidir.

Peygamberimiz (sav)’de olduğu gibi, Müslümanların da hayatlarına hakim olan tüm bu uğraşlar hiçbir şekilde sakinlikle yapılacak işler değildir. Bu nedenle Müslüman hayatının her anında; konuşmalarında, bakışlarında, tavırlarında müthiş heyecanlı canlı ve şevklidir.

Müslüman cennette de heyecanlı olacaktır. Aynı şekilde cehennemi görünce de heyecan duyacaktır.

Dolayısıyla canlı ve heyecalı olmak, bu bakış açısıyla hareket eden bir Müslüman için dünyada emek verilmesi gereken aciliyetli konulardan biridir. Aynı zamanda da, Allah'ın rızasını kazanma çabası içerisinde olan mümin için en önemli ibadetlerden biridir.

Tek Bir Tuz Tanesi Bile Allah’ın Yüce Varlığını Görebilmek İçin Yeterlidir

Kırık dökük bir binanın dökülmüş boyalarının her bir parçasında milyonlarca molekül, trilyonlarca atom bulunur. Bunların her biri kendi içinde birer mucizedir. Allah, her bir detayın içinde mükemmellik gizlemiştir. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün, tümünde mükemmel kristal bir dizayn, asla bozulmayan geometrik muhteşem bir yapı vardır. Bir binanın dökülmüş boyaları o binayı ne kadar pejmurde hale getirirse getirsin, o yıkık dökük parçaların içinde bile eşsiz bir yaratılış örneği, hayret ve hayranlık uyandırıcı bir sanat vardır.



Yerdeki kaldırım taşlarının arasından çıkıp yükselen, insanların farkında bile olmadan üzerine basıp geçtiği bir yabani ot; içinde milyonlarca ciltlik bilgi barındıran, her bir hücresinde olağanüstü yapıdaki kromozomlara, ribozom, mitokondri, endoplazmik retikulum gibi temel hücre organellerine sahip olan, Allah’ın izni ile sürekli hayat bulan, daima canlı kalan, özel mekanizmalarla, muhteşem sistemlerle donatılmış bir mucizedir.




Üzerine bastığımız halının her bir ilmeğinde, o yüne sahip olan canlının tüm bilgisi olduğu gibi durmaktadır. Tek bir tuz tanesinin içinde, özel kimyasal bağlarla mükemmel bir dizayn sergileyen atomların ve moleküllerin oluşturduğu bir dünya vardır. Allah dilemedikçe, asla, bunların tek bir tanesi bile yörüngesinden çıkmaz, bir tanesinin bile dengesi bozulmaz.


Allah’ın varlığının delilleri her yerdedir. Yüce Rabbimiz’in büyüklüğünü, yüceliğini, gücünü ve kudretini kavrayabilen kalpler için bir binanın dökülmüş boyaları, bir halının ilmeği bile Allah’a iman etmek için yeterlidir. Tüm varlıkların Yaratıcı’sı ve Hakim’i olan Allah, eşsiz ve sonsuz güzelliğini, muhteşem eserlerini her bir noktada, her bir tanede gösterip sergilemiştir. Allah’a iman etmek için bu sebeplerin tek bir tanesi bile yeterlidir. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:


Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Enam Suresi, 95)

KUSURSUZ MİMARLAR: KUNDUZLAR

Rabbimiz Kur’an’da “Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır...” (Nahl Suresi, 66) ayetiyle hayvanlara dikkat çekmiştir. Gerçekten de hayvanların yaratılışını, yaşam şekillerini incelediğimizde çok büyük iman hakikatleri içerdiklerini görmekte, hayranlık verici detaylarla karşılaşmaktayız.

Kusursuz mimarlar olan kunduzların davranışları Rabbimiz'in üstün yaratışına bir örnektir.

Bu hayvanlar, yuvalarını durgun bir göletin içinde yaparlar. Ancak bu göletin özelliği, kunduzların dere üzerinde inşa ettikleri bir baraj ile suni olarak oluşturulmuş olmasıdır.

Kunduz, suyun önünü kesmek ve kendisine yuva yapabileceği durgun bir gölet oluşturabilmek için bir baraj inşa etmeye koyulur. Bunun için, ilk olarak kalın dalları dere yatağının içine iter. Ardından daha ince dalları, daha ağır olanların üzerine yığar. Ama karşısına çıkan en büyük sorun akan suyun bu kitleyi alıp götürme tehlikesidir. Eğer baraj dere yatağına sağlam bir şekilde kenetlenemezse akan su kısa sürede onu tahrip edecektir. Barajın su tarafından dağıtılmaması için yapılacak en güzel şey, önce dere yatağına kazıklar çakmak ve bu kazıklar üzerine barajı inşa etmektir. Bu nedenle kunduzlar, barajlarını yaparken, ana taşıyıcı olarak büyük kazıklar kullanırlar. Ama bu kazıkları dere yatağına çakmakla uğraşmazlar, onların yaptığı kazık olarak kullanacakları parçaları taşlarla ağırlaştırarak su içinde sabitlemektir. Kunduzlar, en son olarak yığdıkları dalları, kil ve ölü yapraklardan yaptıkları özel bir harçla birbirlerine yapıştırırlar.Bu harç su geçirmediği gibi, suyun aşındırıcı gücüne karşı da çok dayanıklıdır.

Kunduzun, inşa ettiği baraj, suyun önünü tam 45 derecelik bir açıyla keser. Yani hayvan, barajını, dalları suyun önüne rastgele atarak değil tamamen planlı bir şekilde inşa etmektedir. Kunduzlar, bunun yanısıra, suyun önünü tamamen kesmek gibi bir hata da yapmazlar. Barajı istedikleri yükseklikte su tutabilecek şekilde inşa eder, fazla suyun akması için özel kanallar bırakırlar.

Hiç şüphesiz bu örnekte birçok detayın derin derin düşünülmesi gerekmektedir.
  • Kunduz, dere gibi akışkan bir yere yuva yapamayacağını, yuva yapmak için ancak durgun bir suya ihtiyacı olduğunu nereden bilmektedir?
  • Akışkan bir suda durağan bir su kütlesi elde etmenin ancak baraj inşa etmek yoluyla sağlanabileceği fikrini nasıl elde etmiştir?
  • Kunduz ağır dalları alta, ince olanları ise ağır olanların üzerine koyması gerektiğini nasıl bilebilir?
  • Barajın çökmemesi için önce kazıklarla sağlamlaştırmasının şart olduğunu nasıl akıl etmiştir?
  • Suyun aşındırma gücünü bilerek buna karşı su geçirmez bir harç yapmayı nereden öğrenmiştir?
  • İnşaat tekniği bilgisi gerektiren bu üstün işlemleri aklı olmayan bir hayvan nasıl ve neden yapma ihtiyacı hissetsin? Aklı, şuuru olmayan bir varlık korunma hissini nasıl elde etmiştir?
  • Günümüz hidroelektrik santrallerinin de suyun önünü tam 45 derecelik açıyla kesecek şekilde inşa edildiğini düşünürsek bu matematiksel inşaat bilgisini kunduz nasıl hesap edebilmiştir?
  • Bir insanın bir baraj ya da herhangi bir inşaatı yapabilmesi için, inşaat tekniklerini bir üniversitede yıllarca okuyarak öğrenmesi, uzun uzun araştırmalar yapması gerekirken, kunduz doğduğu andan itibaren hiç zorlanmadan baraj yapabilme sanatını nasıl öğrenmiştir?
Elbette ki, şuursuz bir hayvanın tüm bunları bilmesi imkansızdır. Herşeyin bilgisini bilen, bu olağanüstü davranışları ince ince detaylandıran, üstün bir akılla süsleyen Yüce Rabbimiz olan Allah’tır. Allah küçücük bir kunduzu üstün özelliklerle donatarak üstün kudretini bize göstermektedir. Bir insanın, hayvanların üstün özelliklerini okurken ibret gözüyle bakması, onları ancak Allah’ın yaratmış olduğunu, Allah’ın sonsuz gücünü ve büyüklüğünü görmesine ve böylece Allah'ın izniyle imanda derinleşmesine vesile olacaktır..

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Sonsuz Nimetler


1- Ay ile Dünya Arasındaki Mesafe Şimdikinden Farklı Olsaydı Ne Olurdu?
  • Eğer biraz daha yakın olsaydı, Ay Dünya'ya çarpardı.

  • Eğer biraz daha uzak olsaydı Ay uzayda kaybolur giderdi.

  • Eğer biraz daha az yakın olsaydı, Ay'ın Dünya üzerinde meydana getirdiği gel-gitler tehlikeli boyutlara ulaşırdı. Okyanus dalgaları, kıtaların alçak yerlerini kaplardı. Bunun sonucunda ortaya çıkan sürtünme okyanusların ısısını artırır ve Dünya'da yaşam için gerekli olan hassas ısı dengesi yok olurdu.
2- Kulağımızda Aşırı Derecede Yüksek Sesleri Düşürmeye Yarayan Sistem Nasıl Çalışır?

Bu özellik, orta kulaktaki örs, çekiç ve üzengi kemiklerini kontrol eden, vücudun en küçük boyuttaki iki kası tarafından sağlanır. Bu kaslar, aşırı derecede yüksek seslerin iç kulağa geçirilmeden önce hafifletilmesini sağlar.

Bu kaslar bizim kontrolümüz dışında, otomatik olarak devreye girer. Öyle ki, biz uyurken yanı başımızda yüksek sesli bir gürültü meydana geldiğinde bile, kaslar hemen kasılır ve iç kulağa giden titreşimin şiddetini düşürür. Eğer böyle bir mekanizma olmasaydı, şiddetli sesler kolaylıkla iç kulağı zedeleyebilir ve sağırlığa neden olabilirdi. Ancak herşey çok iyi planlanmış ve kulak, hem en düşük sesleri duyabilecek hem de aşırı yüksek seslerden korunabilecek bir mekanizma ile yaratılmıştır.

3- İnsan Vücudundaki Koordinasyonun Önemi Nedir?

İnsan vücudunda, vücudun canlılığının devamlılığı için, bütün sistemler birarada, bağlantılı bir şekilde ve tam bir uyum içinde çalışır. Her gün yaptığımız çok küçük hareketler, mesela nefes almak, gülmek bile insan vücudundaki kusursuz koordinasyonun bir sonucudur.

Koordine edilmiş bir hareketi yapabilmek için, herşeyden önce o hareketle ilgili vücut organlarının konumlarının ve birbirleriyle ilişkilerinin bilinmesi gereklidir. Bu bilgi beyne gözlerden, iç kulaktaki denge mekanizmasından, kaslardan, eklemlerden ve deriden gelir. Her saniye milyarlarca bilgi işlenir, değerlendirilir ve bunlara göre yeni kararlar verilir. İnsanın ise kendi vücudunda gerçekleşen bu baş döndürücü hızdaki işlemlerden haberi bile yoktur.

4- İskelet Sisteminin Görevleri Nelerdir?

İskelet başlı başına bir mühendislik harikasıdır. Vücudun yapısal destek sistemidir. Aynı zamanda beyin, kalp, akciğer gibi hayati organların korumasını yapar, iç organlara destek olur. İnsan vücuduna, hiçbir yapay makine tarafından taklit edilemeyen üstün bir hareket kabiliyeti verir. Dahası kemik dokusu çoğu kimsenin zannettiği gibi cansız değildir. Kemik dokusu vücudun kalsiyum, fosfat ve bir çok önemli mineralinin bankasıdır. Vücudun ihtiyacına göre bu mineralleri depo eder veya daha önceden depo ettiklerini vücuda verir. Bütün bunların yanı sıra kırmızı kan hücrelerinin üretimi de kemikler tarafından yapılır.

40 Çinli Araştırmacıdan Kuran Ansiklopedisi / Timeturk / 04.07.2008


20 milyondan fazla Müslümanın yaşadığı Çin’de İslam dini hızla yayılmaya devam ediyor. Komünist Çin yönetimi tarafından bazı zorluk ve baskılara maruz kalsalar da Çinli Müslümanlar Kuran ahlakını yaşıyorlar ve dine gösterdikleri sadakatle diğer inananlara örnek oluyorlar. Son olarak Çinli araştırmacılar dünyaca ünlü Çinli Müslüman bilimadamı Profesör Yahya Lin Song’un başkanlığında Kuran-ı Kerim ansiklopedisi yaptılar. Çince yayınlanacak bu ansiklopedi, Kuran’ı Kerim’de haber verilen konulara göre düzenlenerek hazırlanmış ve kitaba, okuyanın İslam dinini daha da iyi anlayabilmesi için emek verilmiş.


22 Temmuz 2008 Salı

Nimetlerden Gereği Gibi Zevk Alabilmenin Tek Yolu İmandır

Kainatın eşsiz hakimi olan Yüce Allah, sahip olunan tüm nimetlerin tek ve mutlak Yaratıcısıdır. Tüm insanlar Rabbimiz'in lütfuyla bu güzelliklere sahip olabilir ve yine O'nun rahmetiyle bunlardan zevk alıp, hoşlanabilirler.

Bu nedenledir ki gerçek mutluluğu elde edebilmenin tek yolu Allah'a iman etmektir. Bu gerçek Kuran'da, "... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Rad Suresi, 28) ayetiyle haber verilmektedir. Yaşanılan mutsuzluktan ve bıkkınlıktan, ancak, Allah'ın rahmeti ve kulları üzerindeki lütfu iyi kavrandığı ve iman ahlakı yaşandığı takdirde kurtulunabilir. Dünya hayatından ancak bu şekilde gerçek anlamda zevk alınabilir, ancak bu şekilde güzelliklerin değeri tam olarak anlaşılabilir. Örneğin karanfilin yapraklarındaki kusursuz dizilimi ve kokuyu fark etmek, bu benzersiz güzelliğin büyük bir nimet olarak var edildiğini anlamak için bunları takdir edebilecek bir anlayışa sahip olmak gerekir. Bunu gerçek manasıyla anlayabilecek olan kişiler de sadece iman sahipleridir. Çünkü Allah'a iman eden kimseler, dünyadaki her detayın Rabbimizin büyük bir lütfu olduğunun bilincindedirler.

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Allah'ın Detay Sanatı

Yaşamın Varlığının Sebebi Olan Detaylardan Biri: Dünya'nın Büyüklüğü

İnsan, ayağa kalkıp yürümeye başladığında, üzerinde ne yukarı ne de yere doğru bir basınç hissetmez. Oturmak, yürümek, koşmak son derece olağan işlerdendir. Oysa ayağa kalkıp yürüdüğünde, hatta koltuğunda rahat otururken bile oldukça güçlü olan yerçekimi kuvvetine karşı direnç gösterir. Bu kuvvet öylesine kararında bir orana sahiptir ki, insan, günlük hayatında gösterdiği bu direncin farkında bile değildir.

İnsan, sürekli olarak yerçekimi kuvvetine karşı direnç gösterir. Oldukça kararında olan bu hassas çekim kuvvetinin sebebi, Dünya'nın büyüklüğüdür. Dünya'nın büyüklüğü, Allah'ın dilemesiyle, üzerinde canlılığın oluşabilmesine olanak verecek şekilde özel olarak belirlenmiştir.

Bunun en önemli sebebi Dünya'nın büyüklüğüdür. Dünya eğer biraz daha küçük olsaydı yerçekimi çok zayıflayacak ve atmosfer Dünya çevresinde tutunamayacak, dağılıp gidecekti. Biz de tıpkı atmosfer gibi yeryüzünde bir türlü sabit duramayacaktık. Eğer Dünya daha büyük olsaydı, bu kez de yerçekimi çok artacak ve bazı zehirli gazları da tutan atmosfer öldürücü hale gelecekti. Bizler, bu zehirli gazlardan korunmayı başarsak bile, oturduğumuz yerde ağırlaşacak ve hareket edemeyecektik.

Ancak böyle bir sorun hiçbir zaman söz konusu bile olmaz. Çünkü Dünya'nın büyüklüğü, üzerinde bizim yaşayabilmemize olanak verecek şekilde oldukça özel belirlenmiş bir orana sahiptir.

İnsanın yaşayabilmesi için bir araya gelen sebepler, öylesine büyük bir hassasiyete sahiptir ki, bunlardan bir tanesinin bile tesadüfen meydana gelmiş olması mümkün değildir. Bilim adamları Dünya'daki yaşama elveren şartların oluşma ihtimalini hesap etmişler ve bunun 10 üzeri 123 (10123)'te bir ihtimal olduğunu belirlemişlerdir.( Roger Penrose, The Emperor's New Mind, 1989; Michael Denton, Nature's Destiny, The New York: The Free Press, 1998, s. 9) Bu rakam, 10'un yanına 123 sıfırın gelmesiyle oluşur ve Dünya'da yaşama elverişli bir ortamın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını açıkça ilan eder.

Elbette Allah dilese, yarattığı tüm yıldız ve gezegenleri yaşama elverişli kılabilirdi. Allah dilese, yarattığı insanların ne su içmeye ne yemek yemeye ne belli orandaki özel gazları solumaya ne yerçekimi kuvvetine, ne de Güneş'e ihtiyacı kalırdı. Her birini ayrı ayrı yaratan Allah, dilese hiçbirini birbirine bağımlı kılmayabilirdi. Ancak sadece yaşam için bile sayısız sebep bir araya gelmiş ve bunlar bizleri hayrete düşüren detaylara sahip olmuşlardır. Bütün bunlar, her şeyi Allah'ın yarattığı ve her an kontrolü altında tuttuğu gerçeğini bir kez daha hatırlatmakta, bizlere Allah'ın Yüce kudretini bir kez daha takdir edip O'na yönelme imkanı vermektedir.
"Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir." (Furkan Suresi, 2

20 Temmuz 2008 Pazar

KADER

Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)

Kuran'da da bildirildiği gibi, Allah, insanın içinde bulunduğu her durumu en ince ayrıntısına kadar bilendir. Çünkü zaten insanı da, insanın içinde olduğu bütün hal ve durumları da yaratan Allah’tır. Bir an insanın kafasından geçen bir düşünceyi, aynı anda bedeninin herhangi bir yerinde oluşan bir ağrı hissini, o an elinde okuduğu kitabı, o kitabın hangi kitap olacağından o an okuduğu sayfaya ve o an okuduğu kelimeye kadar her detayı Allah yaratır ve tüm bunlar Allah’ın sonsuz bilgisi dahilindedir. O kişinin o an yaşadığı herhangi bir olayı, kendisi hakkında o an yapılan bir konuşmayı, tam o an çalacak telefonu ve arayan kişiyi Allah en ince ayrıntısına kadar yaratmaktadır. Bunların her biri, Allah’ın belirlediği kaderde mutlaka yaşanacaktır. İnsana düşen, bütün bunları bilerek, Allah’a kalpten teslim olmak, Allah’a derin ve içli bir sevgiyle tevekkül etmektir.

------

İnsan bir işe tüm dikkatini vererek daldığında da Allah, o an insanın içinde bulunduğu her duruma hakimdir. İnsanın kaderi ve her olayı Allah’ın yarattığını unutmaya eğilimli olduğu anlardan birisi de detaylara daldığı anlardır. Çünkü insan unutmaya, ayrıntıda boğulmaya, aynı anda dikkatini birkaç konuda birden yoğunlaştıramamaya açıktır. Şuuru gayet açıkken ve kaderin farkındayken, 10 dakika sonra bir işe daldığında, eğer düşünmez ve dikkatini kapatırsa, 10 dakika önceki şuur açıklığını ve derinliğini kaybedebilir, unutup tevekkülsüz ve gafil bir tavırda bulunabilir. Mümin hayatında böyle anların oluşmaması için, Allah’ı, kaderi ve Allah’ın her şeyi an an yarattığını sürekli düşünmeli ve bu önemli gerçeği unutup gaflete düşmemek için gereken tüm sebeplere sarılmalıdır.

------

İnsan dikkat vererek son derece teknik bir iş yapmak zorunda kalabilir. Teknik konuların yine teknik ayrıntılarıyla uğraşması, hatta zahiren gereksiz gibi görünen olaylara dikkat vermesi gerekebilir. Önemli olan böyle bir işle uğraştığında da müminin o işi Allah rızası için yaptığını, ilgilendiği tüm detayları Allah’ın kaderinde yarattığını, o işi de Allah’ın kaderde en ince noktasına kadar tertip edip düzenlediğini bilmesi ve bu gerçeği unutmamasıdır. İnsan bir makinenin bir iç parçasını söküp onu onarmaya çalışıyor, bir rapor için gereken verileri topluyor, bir şirket için bir çizelge hazırlıyor olabilir. Bu işleri yaparken de hata yapmamak için dikkatini bu işlere vermesi, dikkatli düşünüp yine dikkatli davranması gerekiyor olabilir. Burada her ne kadar içinde bulunduğu ortamın teknik çok fazla detayı olsa da, bütün olarak bakıldığında her şeyi yaratan Allah, buradaki olayın da bütününe ve tüm ayrıntılarına da kuşkusuz ki hakimdir. Onunla uğraşacak olan mühendis henüz daha doğmadan, o makinenin yaratılacağı, o araştırma için kullanılacağı kaderde bellidir. Makinenin her parçası Allah’ın katında belirlenmiştir. İnsanın raporunu hazırladığı şirket Allah’ın kaderde belirlediği zamanda kurulmuştur ve yine Allah’ın belirlediği süreye kadar faaliyetini yapacaktır. O şirketin tek bir tuğlasından, bir kapı koluna, içinde çalışan bir kişinin kol düğmesine kadar her şey kaderde belirlenmiştir. Yüce Rabbimiz, her olayı böyle mükemmel bir şekilde yaratıp, bizlere yaşattığı kader içinde izlettirmektedir. Allah’ın yarattığı bu mükemmellik içinde, bir işe ne kadar dikkatini verirse versin, insanın, her şeyi Allah’ın yarattığını, kaderde her ayrıntısını belirlediğini unutmaması, yaptığı her şeye Allah’ın şahit olduğunun farkında olması gerekmektedir.

------

Allah’ın her şeyi bir kader ile yaratması en büyük nimetlerden birisidir. Kader insanlar için çok büyük bir konfor, büyük bir rahatlıktır. Kadere iman eden, hayatındaki her şeyi, hayatı boyunca karşılaştığı ve karşılaşacağı her olayı Allah’ın kaderinde yarattığını bilen bir insan hayatı boyunca bunun rahatlığını, güvenini ve iç huzurunu yaşar.
Kadere inanan insan rahattır çünkü yarının endişesine kapılmaz. Yarın ne olacağını düşünüp endişe ve sıkıntılar içine girmez. Yarını Allah’ın, kendisi için mutlaka en hayırlı şekilde yaratacağını bilir.

Gelecek endişesi taşımaz çünkü Allah’ın kaderinde gelecekteki her şeyi zaten belirlemiş olduğunu; yemeğini, giysisini, evini, işini hazırlayanın Allah olduğunu bilir. Bunlar için sebeplere sarılıp çalışır ancak bunları elde etmek için sarıldığı sebebin de kaderinde olduğunu, eğer kaderinde varsa Allah’ın bunları ona vereceğini bilir, bu nedenle Allah’a teslimdir.
Kadere inanan insan geçmişinde yaptığı hatalardan dolayı da mutsuz olmaz. Çünkü geçmişinde o hataları Allah’ın kendisi için yarattığı kader içinde yaptığını bilir, bunun hayır ve hikmetlerini düşünür. Pişmanlık duyup tevbe eder, aynı hataları tekrarlamamaya gayret eder. Kaderde Allah’ın hatayı da insanın vazgeçmesi, tevbe etmesi için birçok hikmet ve güzellikle yarattığının farkında olur.
Kadere inanan insan ölüm anının da kaderinde olduğunu, Allah’ın dilediği vakitte, yerde ve dilediği şekilde canını alacağını bilir. Allah’ın canını almak için takdir ettiği zaman geldiğinde, hiçkimsenin ve hiçbirşeyin kendisini koruyamayacağını bilir. Bunun için tevekküllüdür. Allah’a inanıp güvendiği için ahirette sonsuz güzel bir yaşam ümidindedir. Allah’ın rızasına uyarak ve kadere iman ederek yaşamış olmanın vicdan rahatlığı içindedir.
Kadere inanan insanın içi huzurludur çünkü asla haksızlığa uğrayacağından korkmaz. Allah’a güvenir, Allah’ın her şeyi bildiğini, Allah’ın sonsuz adalet sahibi olduğunu bilir. Karşılaştığı her olayın, Allah’ın karşısına çıkardığı her tepkinin, Allah’ın duyurduğu her sözün kaderinde olduğunu bilir. Kendi verdiği her cevabı, söylediği her sözü Allah dilediği için söylediğini bilir.
Bütün bunların farkında olan, her şeyi kaderinde Allah’ın yarattığı mükemmelik içinde yaşadığını bilen insan, huzurlu, tevekkülü ve mutlu olur.

UNUTMAYIN


Şükür, her şeyin Allah’tan geldiğini bilen bir insanın Allah’a olan sevgisini, teşekkürünü gösteren bir ibadettir. Gün içinde yaratıcımız olan Rabbimize şükretmem iz için çok fazla sebep vardır.

Ölüme yakın bir şekilde uyuduğunuz uykunuzdan sizi uyandırıp, tekrar can veren Allah’tır.

Sabah uyandığınızda nefes alabileceğiniz bir hava var eden Allah’tır.

Uyandığınızda görmenizi sağlayan, ışığa sebep olan güneşi yaratan Allah’tır.

Aciz bir şekilde kalktığınızda temizlenmenizi sağlayan suyu, sabunu, diş macununu yaratan Allah’tır.

Güne güçlü bir enerji ile başlamanıza yarayacak temiz ve faydalı besinleri yaratan, bunları bedeninize faydalı hale getiren Allah’tır.

İşinize kısa zamanda varmanızı sağlayan araba, otobüs, taksi, vapur gibi vasıtaları yaratan Allah’tır.
Geçiminizi sağlayacak işinizi yaratan Allah’tır.

Rızkınızı veren, para kazanmanızı dileyen Allah’tır.

Yemek ihtiyacı hissettiğinizde çeşit çeşit yiyeceklerin olduğu marketleri, lezzetli yemekleri, restoranları emrinize veren Allah’tır.

Gün içinizde size faydalı olan her türlü olayı yaratan ve kontrol eden Allah’tır.

Çok daha fazla detaylandırabileceğiniz bu örnekleri, kısacası her anınızı bilen, gören, kollayan, haberdar olan, size tüm ihtiyaçlarınız ulaştıran Rabbimiz olan Allah’tır.

Rabbimiz'in Kur’an’da da belirttiği gibi:
Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır,….. (Nahl Suresi, 53)

Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 16-17)
Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiç bir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur. (Lokman Suresi, 20)
Yaşadığımız her an şükretmek için bir vesiledir. Nimetleri sürekli andığınız takdirde artıracak olan Rabbimiz’e şükranınızı göstermeyi unutmayın….

19 Temmuz 2008 Cumartesi

MÜSLÜMANLARIN EN ÖNEMLİ HAZIRLIĞI, ALLAH'IN RIZASINI KAZANMAK İÇİN AHİRETE HAZIRLANMAKTIR

İnsanların birçoğu hayatları boyunca hep birşeylere hazırlık yaparlar. Daha ilkokul çağlarındayken kolejde okumak için büyük bir hırsla sınavlara hazırlanırken, bu çaba orta öğrenimin sonunda da iyi bir üniversitede öğrenim görmek için devam eder. Üniversitenin sonunda ise okulu bitirme heyecanı yerini, “Acaba iyi bir iş bulabilecek miyim?” telaşına bırakır. Daha sonraki yıllarda insanın bu uğraşısı, hep daha iyi bir iş, yükselme arzusu, daha iyi bir ev, daha iyi bir araba, daha çok mal-mülk sahibi olma silsilesi şeklinde devam eder. Hangi meslek grubundan, hangi toplumdan olursa olsunlar, insanlar sürekli birşeyler yetiştirme telaşı içindedirler. Detaylara bakıldığında bir annenin, bir iş adamının veya bir öğretmenin uğrunda çaba harcadığı konular ne kadar birbirinden farklı olursa olsun, aslında hepsi ölene kadar sürekli bir hazırlık içindedirler. İnsanlar yaşlanıp da artık ölüme yaklaştıklarında bile bu hazırlıkları devam eder. Hala emeklilik günlerini daha iyi bir sahil kenarında nasıl geçireceklerinin, torunlarının mezuniyetlerinde ne giyeceklerinin veya evlerine hangi perdeyi asacaklarının hazırlığı içinde olurlar. Bu insanların birçoğu ölüm anı gelip de Allah canlarını aldığında, arkalarında hala tamamlayamadıkları, yarım kalan işler bırakmışlardır.

Oysa bu insanların bir kısmı, hayatları boyunca yapmaları gereken en önemli hazırlığı, sonsuz ahiret hayatları için yapmaları gereken hazırlığı yapmamışlardır. Dünya ile ilgili birçok ayrıntı ve olay, onlara Allah’ı ve ahireti unutturmuş, ileride dönüp geriye baktıklarında çok pişman olacakları aldatmacalarla oyalamıştır.

Vicdan ve şuur sahibi bir insanın Allah’ın verdiği çok kısa ve geçici dünya hayatında yapması gereken en önemli hazırlık, Allah'ın rızasını kazanmak için çaba harcayarak kendisini sonsuz ahiret hayatına hazırlamasıdır. Elbette burada anlatılan mantığın yanlış anlaşılmaması da önemlidir. Zira bir insan derslerine çalışabilir, sınavlara hazırlık yapabilir veya iyi bir iş arayışı içinde olup, ev sahibi olabilir. Ancak önemli olan bunları hayatının amacı haline getirip, asıl düşünmesi gereken konuları unutmamasıdır. Tüm bunları yaparken, yaratılışının gerçek amacının Allah’a iyi bir kul olmak olduğunu bilerek yaşamalıdır.

Mümin, hayatı boyunca, Allah’ın vadettiği ve kesin olarak gerçekleşecek olan sonsuz ahiret hayatına hazırlık yapar. Dünyanın çok kısa kalınacak, geçici, birçok eksikliklerle dolu, Allah’ın birçok hikmetle yarattığı bir imtihan yeri olduğunun farkındadır. Çok kısa kalacağı bu imtihan ortamından sonra, Allah’ın canını alacağını, bunun her an olabileceğini ve ardından da sonsuz ahiret hayatının başlayacağını bilir. Sürekli olarak ahiret hayatını güzelleştirecek yollar arar. Allah’a olan imanını, yakınlığını, takvasını hep daha da artırmaya çalışır. Allah’a karşı sürekli samimi olma çabası içindedir. Her işinde Allah’ı düşünüp anar. Allah’a sürekli içten bir kalp ile yönelir. Başına ne olay gelirse gelsin en güzel şekilde sabreder. Güzel ahlaklı olma ve bu ahlakı çevresindekilere de yayma konusunda büyük bir istek ve gayret içerisinde olur. Kendisini beğenerek ve durumundan memnun olarak değil, aksine hep kendisini geliştirme çabası içinde yaşar. Allah’ın çok seveceği ve kendisinden razı olacağı bir insan olma çabası, müminin hayatının sonuna kadar sürekli artarak devam eder. Dünya hayatına razı olup, dünyayı isteyenler nasıl bu konuda ciddi ve hırslı bir çaba içinde oluyorlarsa, müminin ciddi çabası da sonsuz ahiret hayatında Allah’ın razı olduğu ve sevdiği bir kul olma yolundadır. Mümin “Dünyayı daha rahat nasıl yaşarım, dünyadaki amaçlarıma nasıl ulaşırım” yarışı içinde değil, hep Allah'ın rızasını aramada, hayır ve güzelliklerde, daha takva olmada, salih amellerde bulunma konusunda bir yarış içindedir.

Allah bir ayetinde, müminin ahiret için gösterdiği ciddi çabayı bizlere şöyle bildirmektedir:
Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.
Kim de ahireti ister ve bir mü'min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 18-19)

Kadere Teslimiyetin Önemi


Bir insan, eğer Allah dilerse güzellikten zevk alır. Allah dilerse keşifler yapar, teknoloji icat eder. Eğer Allah isterse beste yapar, keman çalar, kitap yazar. İnsan, eğer Allah dilerse sevinir, üzülür, zevk alır, heyecanlanır, endişelenir, coşku duyar. Bir müzikten hoşlanması Allah'ın dilemesiyledir. Bir güzelliği takdir etmesi Allah'ın dilemesiyledir. Güzel manzaradan, güzel kıyafetten, güzel davranıştan, çiçekten, tavşandan, bir tablodan, pastadan hoşlanması Allah'ın dilemsiyledir. Eğer Allah dilemezse, bu hislerin ve bu yeteneklerin hiçbirine sahip olamaz.

------

Geçmiş ve geleceğin gerçekte Allah Katında yaratılmış ve yaşanmış olarak saklı ve hazır olaylar olmaları bize çok önemli bir gerçeği gösterir: Her insan kayıtsız şartsız kaderine teslim olmuştur. İnsan nasıl geçmişini değiştiremezse, geleceğini de değiştiremez. Çünkü geçmişi gibi geleceği de yaşanmıştır; geleceğindeki tüm olaylar, ne zaman, nerede, ne yemek yiyeceği, kiminle ne konuşacağı, ne kadar para kazanacağı, hangi hastalıklara yakalanacağı, nihayetinde ne zaman, nasıl, nerede öleceği hepsi bellidir ve bunları değiştiremez. Çünkü bunlar zaten Allah Katında, Allah'ın hafızasında yaşanmış olarak bulunmaktadır. Sadece bunların bilgisi henüz kendi hafızasında değildir.

------

Dolayısıyla başlarına gelen olaylara üzülen, sinirlenen, bağırıp çağıran insanlar, geleceği için kaygılananlar, hırslananlar aslında kendilerini boş yere üzmektedirler. Çünkü, nasıl olacağından kaygı ve korku duydukları gelecekleri, zaten yaşanmıştır. Ve ne yaparlarsa yapsınlar bunları değiştirme imkanları bulunmamaktadır.

------

Bazı insanlar, "nasıl olsa kaderimde ne varsa o olacak, o zaman benim hiçbir şey yapmama gerek yok" diyerek çarpık bir kader anlayışı geliştirirler. Her yaşadığımızın kaderimizde belli olduğu bir gerçektir. Biz daha o olayı yaşamadan önce o olay Allah Katında yaşanmıştır ve bilgisi de tüm detayları ile Allah Katındaki Levh-i Mahfuz isimli kitapta yazılıdır. Ancak, Allah her insana sanki olayları değiştirmeye, kendi karar ve seçimine göre hareket etmeye imkanı varmış gibi bir his verir. Örneğin insan, su içmek istediğinde bunun için "kaderimde varsa içerim" diyerek oturup beklemez. Bunun için kalkar, bardağı alır ve suyunu içer. Gerçekten de kaderinde tespit edilmiş bardakta, tespit edilmiş miktarda suyu içer. Ancak, bunları yaparken kendi iradesi ve isteği ile yaptığına dair bir his duyar. Ve hayatı boyunca bu hissi her yaptığı işte yaşar. Allah'a ve Allah'ın yarattığı kaderine teslim olmuş bir insan ile bu gerçeği kavrayamayan bir insan arasındaki fark şudur: Teslimiyetli olan insan, kendi yaptığı hissini yaşamasına rağmen, bunların tümünü Allah'ın dilemesi ile yaptığını bilir. Diğeri ise, her yaptığını kendi aklı ve gücü ile yaptığını zannederek yanılır.

------

Örneğin, bir hastalığı olduğunu öğrenen teslimiyetli bir insan, bunun kaderinde olduğunu bildiği için son derece tevekküllü davranır. "Allah bunu kaderimde yarattığına göre, mutlaka büyük bir hayır vardır" diye düşünür. Ama "nasılsa kaderimde iyileşmek varsa iyileşirim" diyerek tedbir almadan beklemez. Aksine, olabilecek tüm tedbirleri alır. Doktora gider, ilaçlarını alır. Ancak gittiği doktorun, doktorun uyguladığı tedavinin, aldığı ilaçların, bunların kendi üzerinde ne kadar etkili olacağının, iyileşip iyileşmeyeceğinin, kısacası her detayın kaderinde olduğunu unutmaz. Bunların hepsinin, Allah'ın hafızasında, daha kendisi dünyaya gelmeden önce hazır olarak bulunduğunu bilir.

------

Allah, Kuran'da, insanların yaşadıkları herşeyin önceden bir kitapta yazılı olarak bulunduğunu şöyle bildirir:
Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 22-23)

------

İşte bu yüzden, kadere iman eden bir insan, başına gelen hiçbir olaydan dolayı üzülmez, ümitsizliğe kapılmaz. Aksine son derece tevekküllü, teslimiyetli ve daima huzurlu olur. Çünkü Allah insanların başlarına gelen herşeyin önceden belli olduğunu, bu nedenle başlarına gelen zorluklara üzülmemelerini ve kendilerine verilen nimetlerle şımarmamalarını emretmiştir. İnsanın karşılaştığı zorluklar da, elde ettiği başarı ve zenginlikler de Allah'ın takdiri iledir. Bunların hepsi Rabbimizin insanları denemek için kaderlerinde önceden belirlediği olaylardır. Bir ayette bildirildiği gibi, "... Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir". (Ahzab Suresi, 38)

------

Allah bir başka ayetinde ise, "Hiç şüphesiz, biz herşeyi kader ile yarattık." (Kamer Suresi, 49) şeklinde bildirmektedir. Sadece insanların değil, tüm canlıların, eşyanın, Güneş'in, Ay'ın, dağların, ağaçların, her varlığın Allah Katında belirlenmiş bir kaderi vardır. Örneğin kırılan bir antika vazo, kaderinde tespit edilen anda kırılmıştır. Birkaç yüzyıllık bu vazo, daha ilk imal edilirken, kimlerin kullanacağı, hangi evin hangi köşesinde, hangi eşyalarla birlikte duracağı belli olarak üretilir. Vazonun her deseni, üzerindeki her renk kaderde önceden tespit edilmiştir. Vazonun hangi gün, hangi saat, hangi dakika, kim tarafından nasıl kırılacağı da Allah'ın hıfzında yaşanmış olarak durmaktadır. Hatta, vazonun ilk imal edildiği an, ilk kez satılmak üzere vitrine konduğu an, bir evin köşesinde durduğu an ve kırılarak parça parça olduğu an, kısacası antika vazonun yüzyıllarca içinde bulunduğu her an, Allah Katında tek bir an olarak mevcuttur. Vazoyu kıran kişi, birkaç saniye önce bile bundan habersizken, Allah Katında o an yaşanmıştır ve bilinmektedir. Bu nedenle Allah, insanlara ellerinden çıkanlara üzülmemelerini bildirir. Çünkü, ellerinden çıkanlar kaderlerinde çıkmıştır ve o insanların bunu değiştirmeye güçleri yoktur. Ancak insanlar kaderlerinde meydana gelen olaylardan bir ders almalı, bunlarla eğitilmeli, bu olaylardaki hikmet ve hayırları görerek, daima, kaderlerini yaratan sonsuz merhametli, şefkatli, adaletli, kullarını esirgeyen ve koruyan Rabbimize yönelmelidirler.

------

Bu önemli gerçekten gafil yaşayan insanlar, hayatları boyunca hep endişe ve korku içinde olurlar. Oysa, her insanın, daha tek bir hücre olduğu halinden ilk okuma yazma öğrendiği ana, üniversite sınavında verdiği cevaplardan hayatı boyunca hangi şirkette ne iş yapacağına, hangi kağıtlara kaç kez imza atacağına, nerede ve nasıl öleceğine kadar her anı Allah Katında bellidir. Bu olayların tümü, Allah'ın hıfzında saklı olarak durmaktadır. Örneğin şu anda, bu insanın cenin hali, ilkokuldaki hali, üniversitedeki hali, 35. yaş gününü kutladığı anı, işine başladığı ilk günü, öldüğünde melekleri gördüğü an, yakınları tarafından defnedildiği ve ahirette Allah'a hesap verdiği anlar, tek bir an olarak Allah'ın Katında bulunmaktadır.

------

O halde, her anı Allah'ın Katında yaşanmış, görülmüş ve halen Allah'ın hafızasında hazır bulunan bir hayat için endişelenmek, korku duymak, üzülmek büyük bir gaflettir. Ne kadar çabalarsa çabalasın, ne kadar kaygılanırsa kaygılansın bir insanın kendisi de, çocuğu da, eşi ve yakınları da kendileri için Allah Katında hazır bulunan hayatlarını yaşayacaklardır.

Öyle ise, akıl ve vicdan sahibi bir insanın bu gerçeği kavrayarak, Allah'a ve Allah'ın yarattığı kadere gönülden teslim olması gerekir.

------


Allah'a gönülden teslim olarak boyun eğenler ise, hem Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmayı umabilirler, hem de dünyada ve ahirette, güven ve mutluluk içinde bir huzurlu yaşam sürerler. Çünkü, Allah'a teslim olan, Allah'ın yarattığı kaderin kendisi için en hayırlısı olduğunu bilen bir insanı üzecek, korkutacak, endişelendirecek hiçbir şey yoktur. Bu insan, elinden gelen her çabayı gösterir, ancak bu çabanın da kaderinde olduğunu, ne yaparsa yapsın kaderinde yazılı olanları değiştirmeye güç yetiremeyeceğini bilir.

------

Mümin, Allah'ın yarattığı kadere teslim olacak, bununla birlikte karşılaştığı olaylar karşısında elinden geldiğince sebeplere sarılacak, tedbir alacak, olayları hayır yönünde yönlendirmek için çalışacak, ama tüm bunların kader içinde gerçekleştiği ve Allah'ın en hayırlısını önceden takdir ettiğinin bilinci ve rahatlığı içinde olacaktır.

------

Kuran'da bu tavra örnek olarak Hz. Yakub'un çocuklarının güvenliği için almış olduğu bir tedbirden söz edilir. Hz. Yakup, kötü niyetli insanların dikkatini çekmemeleri için oğullarına şehre ayrı ayrı kapılardan girmeyi öğetlemiş, ama bunun Allah'ın belirlemiş olduğu kaderi asla etkilemeyeceğini de onlara hatırlatmıştır:

Ve dedi ki: "Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah'tan hiçbir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah'ındır. Ben O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O'na tevekkül etmelidirler." (Yusuf Suresi, 67)

------

Allah, insanların ne yaparlarsa yapsınlar kaderlerini değiştiremeyeceklerini bir ayetinde şöyle bildirir:
Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: "Bu işten bize ne var ki?" diyorlardı. De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Al-i İmran Suresi, 154)

------

Bir insan ölmemek için hayır ve ibadet olan bir işten kaçsa bile, eğer kendine ölüm yazılmışsa zaten ölecektir. Hatta, ölümden kaçmak için başvurduğu yollar ve yöntemler de kaderinde bellidir ve her insan kaderindeki olayı yaşayacaktır. Allah, bu ayette de, insanlara kaderlerinde yarattığı olayların amacının onları denemek ve onların kalplerini temizlemek olduğunu belirtmektedir. Fatır Suresi'nde ise, her insanın ömrünün Allah katında belli olduğu, rahimlere düşen bebeklerin de Allah'ın izniyle olduğu bildirilir:
Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)

------


Kamer Suresi'nin aşağıdaki ayetlerinde ise, insanın her yaptığının satır satır yazılı olduğu bildirilirken, cennet halkının yaşadıkları da yaşanmış olaylar olarak anlatılmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi, cennetteki gerçek hayat bizim için gelecektir. Ancak, cennette olanların yaşantıları, sohbetleri, ziyafetleri şu anda Allah'ın hıfzında bulunmaktadır. Biz doğmadan önce de tüm insanlığın dünyadaki ve ahiretteki geleceği Allah Katında bir an içinde yaşanmıştır ve Allah'ın hıfzında muhafaza edilmektedir:

Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır. Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nehir (çevresin)dedirler. Çok kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında doğruluk makamındadırlar. (Kamer Suresi, 52-55)

18 Temmuz 2008 Cuma

GÖRÜNTÜDEKİ SÜS


Çocukluğumuzdan beri herşeyi belirli sebep sonuç ilişkileriyle değerlendiririz. Mesela ‘ekmeğin hamurdan olduğuna’ eminizdir. Fakat çevremizde gördüğümüz bu kusursuz görüntünün beynimizde oluştuğunu düşünecek olursak, ‘ekmek hamurdan olur’ mantığı yerine; ‘ekmek te, hamur da ayrı ayrı Allah'ın yaratma sanatıyla oluşur’ diye düşünürüz. Bu bilgiyi bilmek Allah'ın sonsuz gücünü kavrayarak Allah korkusunun artması için çok önemli bir iman hakikatidir. Müslüman Allah'ın aklını ve sanatını kavradıkça Allah'a daha yakınlaşır ve derinliği artar. Derinliği artıkça olaylara bakış açısı da değişir. Örneğin bir evin süslenip güzelleştirilmesini değerlendirirken, aslında bu evi süsleyenin yalnızca Allah olduğunu bilir. Çünkü görüntü kendini süsleyemez, güzelleştiremez. Bu bakış açısı Müslümanın her an kalbinin Allah'la beraber olmasına, Allah'ı sürekli tefekkür etmesine vesile olur.

17 Temmuz 2008 Perşembe

HER GÜN TELEVİZYONDA İZLEDİĞİNİZ ÖLÜM HABERLERİNDEN BİRİNDE İSMİ GEÇEN YARIN SİZ OLABİLİRSİNİZ


Şu an siz bu satırları okurken aklınızdan öleceğiniz geçiyor mu? Allah dilerse şu anda canınızı alabilir. Acaba ölümüme ne sebep olur diye hiç düşündünüz mü? Belki bir kalp krizi, belki tansiyonunuzun çıkması, belki de güvenli olduğunu düşündüğünüz evinizin balkonunda otururken size çarpan bir kamyon ölüm sebebiniz olabilir. Ya da aylardır televizyonlarda ve gazetelerde gündeme gelen, hergün bir çok insanın ölümüne sebep olan küçücük bir kene ısırığının sebep olmasıyla dünya hayatınız bitebilir. Allah dünya hayatını geçiciliğini ve ölümün herkesin karşılaşacağı kesin bir gerçek olduğunu bir ayetinde şu şekilde bildirmektedir:
Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. ( Al-i İmran Suresi, 185 )
Bugün yaşayabileceğiniz son gününüz olduğunu bilseniz nasıl davranırsınız? Son gününüzü aylardır hazırlandığınız imtihana çalışarak mı, yoksa yılllardır bir üst makama çıkmak için uğraştığınız işyerinizdeki toplantıya katılarak mı geçirirsiniz? Elbette bunların hiçbirinin artık sizin için bir değeri olmaz. Kuşkusuz tek önemli olan Allah’a nasıl hesap vereceğimizdir. Aslında bugün ‘son günümüz’ olmasa da, elbette hepimizin bir ‘SON GÜNÜ’ olacaktır. Allah kimsenin ne ölümden kaçmaya ne de ölümü ertelemeye gücü yetmeyeceğini Kuran'da şu şekilde bildirmektedir:
Hele can boğaza gelip dayandığında,
Ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz,
Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz.
İşte o vakit, eğer ceza görmeyecek iseniz,
Eğer doğru söylüyorsanız, onu, (çıkmakta olan canı) geri çevirsenize. (Vakıa Suresi, 83-87)
Allah ölümü düşünmemiz için hem kendimizde hem çevremizde hem de televizyonlarda bir çok alamet yaratmaktadır. İnsanın aciz ve sürekli Allah'a muhtaç olarak yaratılması bu alametlerin başında yer alır. Sabah temizlenmeye ve yemek yemeye mecbur olarak yataktan kalkarız. Güne hazırlanmak ve ihtiyaçlarımızı gidermek için yaklaşık iki saat harcadıktan kısa bir sonra, tam ‘bitti’ derken Allah acizliğimizi unutturmayacak şekilde tekrar bizi aynı şeyleri yapmaya mecbur kılar. Terlemek, tuvalete gitmek, acıkmak, yorulmak, ‘sağlıklı dahi olsa’ her insanın acizliğinin kanıtlarıdır. Hastalık ise bize Allah’a kul olduğumuzu hissettiren bir delildir.

Başınız mı ağrıyor? Belkide bir tümör beyninizi yiyip bitiriyor. Yoksa soluk alıp vermekte zorlanıyor musunuz? Belkide astım hastalığının etkisiyle akciğerleriniz son günlerini geçiriyordur.

Ölüm size hiç şuurunda olmadığınız bir yerden gelebilir. Mesela dışarıda arkadaşlarınızla yemek yerken, yediğiniz bir yiyeceğin alerji yapmasıyla bir anda hayatınızı kaybedebilirsiniz. Ölüm samimi olarak düşünüldüğünde, dünya hayatında elde edilmek istenen nefsi çıkarların ne kadar boş olduğu anlaşılmaktadır. İnsanın ne kadar parası, itibarı, çevresi, güvendiği akrabaları olursa olsun, öldüğünde Allah’ın huzurunda tek başına olacaktır. Geçmişte yaptıklarından sorguya çekilecektir. Eğer samimi bir Müslüman olarak yaşamış, Allah’ın emir ve yasaklarına uymuş, harama girmekten sakınmış, Allah’ın dinini yaşamak için çaba harcamışsa, sonsuz hayatını cennette yaşamayı umud edebilecektir. Fakat hayatını boş amaçlar uğrunda geçirmiş, sadece kendi istek ve tutkuları için yaşamış, hak dinden yüz çevirmiş ya da dine zarar vermeye çalışmışsa Allah cehennemle cezalandıracaktır. Allah’ın rahmetinde olan müminler sonsuza kadar cennette mutlu ve refah içinde Rabbinden gelen sınırsız nimetlerle yaşarlarken, inkar edenler ateşte yandıkça yanacak, boyunlarında ve ayaklarında demir halkalarla sonsuza kadar bitmeyen bir azap içinde cezalandırılacaklardır. Allah cehennem ehlinin durumunu Kuran’da şöyle bildirmektedir:
Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: "Ol" der, o da hemen oluverir.
Allah'ın ayetleri hakkında mücadele edenleri görmüyor musun; nasıl da döndürülüyorlar?
Ki onlar, Kitabı ve elçilerimizle gönderdiğimiz şeyleri yalanladılar. Artık yakında bileceklerdir.
Boyunlarında demir-halkalar ve (ayaklarında) zincirler olduğu halde sürüklenecekler;
Kaynar suyun içinde; sonra ateşte tutuşturulacaklar.
Sonra onlara denilecek: "Sizin şirk koştuklarınız nerede?"
"Allah'ın dışında (taptıklarınız)." Dediler ki: "Bizi bırakıp-kayboluverdiler. Hayır, biz önceleri (meğer) hiç bir şeye tapar değilmişiz." İşte Allah, kafirleri böyle şaşırtıp-saptırır.
İşte bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarıp-azmanız ve azgınca ölçüyü taşırmanız dolayısıyladır.
İçinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Artık mütekebbirlerin konaklama yeri ne kötüdür. ( Mü’min Suresi, 68-75)

MÜSLÜMANLARIN ÜSTÜN AHLAKI


İman eden, hayatını Allah rızası için yaşamaya adamış, vicdanına göre hareket eden bir insanın tavrı son derece güven verici ve güzel olur. Böyle bir insan, Kuran’ı esas alarak karar vereceği, kendi istek ve tutkularını tercih etmeyeceği için Müslümanlar için çok değerlidir. Bu bakış açısında olan Müminler birbirlerine karşı son derece merhametli, saygılı ve yakın olurlar. Allah korkularından kaynaklanan güzel ahlakları onları hep güzel söz söylemeye, iyiliği emretmeye, kötülükten sakındırmaya yöneltir. Allah ancak böyle bir topluluğun kurtuluşa ereceğini bir ayetinde şu şekilde bildirmektedir:

Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. ( Al-i İmran Suresi, 104 )
Müminler, Allah’tan korkmayan insanların gaddarlığını, merhametsiz ve bencil tavırlarını bildikleri için mümin kardeşlerini kendilerinden önemli görürler. Zor durumda, hasta veya muhtaç konumda olmaları da bu durumu inşaAllah değiştirmez. Önceliği her zaman kardeşlerine verirler.

İnkar eden insanlar arasında ise genelde sevgisiz ve zalim bir ilişki vardır. Alaycı ve vurdumduymaz davranmaktan, karşılarındaki insanları incitmekten çekinmezler. Özellikle kendi çıkarları söz konusu olduğunda rahatlıkla saldırgan bir tavır gösterebilirler. Müminler, inkar edenlerin bu tavrıyla, Müslümanların güzel ahlaklı tavrını kıyasladıklarında Allah’ın emrine uymanın büyük bir nimet ve güzellik olduğunu çok daha iyi anlayıp şükrederler. Allah, Müslümanların birbirlerinin velileri olduğunu bir ayette şu şekilde bildirmektedir:
Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir. (Maide Suresi, 55)

16 Temmuz 2008 Çarşamba

HER GÜN 6,1 MİLYON EKMEK ÇÖPE GİDİYOR


‘Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) tarafından hazırlanan "Ekmek İsrafı ve Tüketici Alışkanlıkları" konulu araştırma, ülkemizdeki ekmek israfının hangi boyutlara ulaştığını gözler önüne serdi. Araştırmaya göre, Türkiye'de günde 123 milyon ekmek üretiliyor. Tüketiciler satın aldıkları bu ekmeklerin yaklaşık yüzde 5'ini yani 6,1 milyon adedini israf ediyor. ...ekmeğin en çok israf edildiği yerlerin başında öğrenci yemekhaneleri geliyor. Lokanta ve otellerde ekmek israfı yüzde 3,11, kurum yemekhanelerinde yüzde 2,47, öğrenci yemekhanelerinde ise yüzde 8,62 düzeyinde bulunuyor. Söz konusu israf 450-500 bin ton civarında buğdayın da israfı anlamına geliyor. İsrafın karşılığı ise 900 milyon YTL'ye kadar çıkıyor.’
Son günlerde basına yansıyan israf konulu bu haberler Müslümanları harekete geçirmelidir. Allah’tan korkan müminler Kuran’da bildirilen ‘... Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. ’ (Araf Suresi, 31) ayetinin hükmü gereği israf edip harama girmekten çok sakınırlar. Allah’ın verdiği nimetten memmuniyet duyarak şükrederler.


Allah dünyada insanlar için çok çeşitli nimetler sunar. Allah’ın teknolojiyi vesile etmesiyle ise her işimiz kolaylaşır. Hiç zahmetsiz sadece elimizi uzatıp musluktan akan suya ulaşabiliriz. Tek dokunuşla lambadan ışık gelir ve heryer aydınlanır. Çamaşır, bulaşık yıkamak gibi çok vakit alan işler makinalar vesilesiyle çabucak hallolur. Oturduğumuz yerden televizyonu kumanda ederek dünyayı seyredebiliriz. Aynı anda dünyanın bir ucundaki sevdiklerimize rahatça telefonla ulaşabiliriz. Eskiden bilgi edinmek için kütüphane kütüphane gezerken, artık istenilen bilgisayardan rahatlıkta tüm dünyadan bilgi edinip haberlere ulaşabiliyoruz.

Allah, teknolojiyle gelişen araba, uçak, metro gibi ulaşım kolaylıklarıyla günlerce, hatta aylarca süren zorluğu ortadan kaldırdı. İnsanın bunca rahatlık sağlayan nimet arasında düşüncesizce nimetleri harcayıp tüketmesi, israf etmesi vicdanlı ve Allah’tan korkan bir Müslümanın sakınması gereken bir tavırdır.
Müslümanlar hem her nimete çok şükreder hem de israfa çok dikkat ederler. Yiyeceği, suyu, kıyafeti, eşyayı, teknolojinin sağladığı imkanları Allah’ın ayette bildirdiği ‘Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur’ (Furkan Suresi, 67) emri gereği ihtiyaçları kadar kullanırlar. Fazla olan herşeyin atılmadan önlem alınması ve kullanılması için tedbir alırlar.

Eğer bu konuda dünya çapında da tedbir alınmış olsaydı, hiçbir şeyin israf olmaması için bir sistem oluşturulabilirdi. En çok toplu israfın olduğu öğrenci yemekhaneleri, oteller ve lokantalarda fazla yemeklerin sistemli ve temiz olarak muhafaza edilip ihtiyaç içinde olanlara dağıtılması sağlansaydı, hem israf hem fakirlik önlenebilirdi. Zira yeryüzünde, Allah yeterli gıda üretimini nasip etmiş olmasına rağmen, düzenli dağılım sağlanamaması sebebiyle yaklaşık 850-860 milyon civarında insanın aç yaşaması, böyle bir organizasyonun aciliyetini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca daha önceki kavimlerin durumu da Müslümanların korkup harekete geçmesi için Allah’ın Kuran’da insanlara bildirdiği örneklerdir. Allah yıllar önce Ad ve Semud kavimlerine ve Sebe halkına da çok fazla nimet sunmuş, fakat nankörlülerinden dolayı bu kavimleri helak etmiştir. Bu gerçek Kuran’da şöyle bildirilmektedir:
Andolsun, Sebe' (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var)." Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız? (Sebe’ Suresi, 15-17 )
Allah’ın cehennemdeki sonsuz azabından çok korkan iman sahipleri Kuran’a uyma konusundaki titizliklerine, her konuda olduğu gibi israf konusunda da çok dikkat etmelidirler. Yaklaşık hergün haberlere konu olan israf konusuna, nimetlerin savurganlık şekline dönüşmemesi için her Müslüman birey olarak sahip çıkmalıdır. Tüm bu nimetler israf edilmek yerine, dinin menfaati için kullanıldığında Allah Müslümanlara bereketini artıracaktır. Böylece dünyada inşaAllah refah ve huzur ortamı daha da artacaktır.

ALLAH HERŞEYİ BİR KADER İLE YARATMIŞTIR



Biz Allah'ın varlığını gözlerimizle algılayamayız. Ama Allah bizim içimizi, dışımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi tam olarak kuşatmıştır. O'nun bilgisi dışında biz tek bir söz söyleyemeyiz, hatta tek bir nefes dahi alamayız.

--------
"Hayatımız boyunca karşımıza çıkan tüm olayları seyrederken, bize en yakın olan varlık, herhangi bir algı değil, Allah'ın Kendisi’dir. Kuran'da yer alan "Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız" (Kaf Suresi, 16) ayetinin sırrı da bu gerçekte gizlidir. Bir insan kendi bedeninin "madde"den oluştuğunu zannettiğinde bu önemli gerçeği kavrayamaz. Çünkü örneğin "kendi" zannettiği yer beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine 20-30 cm gibi belirli bir uzaklıkta olur. Ama madde diye bir şeyin var olmadığını, herşeyin hayal olduğunu kavradığında, artık dışarısı, içerisi, uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaşır. Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve ona "sonsuz yakın"dır.

Allah insanlara "sonsuz yakın" olduğunu, "Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım..." (Bakara Suresi, 186) ayeti ile de bildirir. Bir başka ayette geçen, "muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" (İsra Suresi, 60) ifadesi de yine aynı gerçeği haber verir.


--------

İnsan kendisine en yakın olan varlığın yine kendisi olduğunu sanarak yanılır. Oysa Allah bize, kendimizden bile daha yakındır. "Hele can boğaza gelip dayandığında, ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz." (Vakıa Suresi, 83-85) ayetiyle Allah bu gerçeği bize hatırlatmıştır. Ancak ayette de bildirildiği gibi insanlar gözleriyle görmedikleri için bu olağanüstü gerçekten habersiz yaşarlar.

--------
"Sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır" (Saffat Suresi, 96) ayeti yaşadığımız tüm olayların Allah'ın kontrolü altında gerçekleştiğini gösterir. Kuran'da bu gerçek bildirilmekte ve "... attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı..." (Enfal Suresi, 17) ayetiyle, hiçbir fiilin Allah'tan bağımsız olmadığı vurgulanmaktadır. İnsan Allah'ın tecellisi olan gölge bir varlık olduğu için atma eylemini yapan kendisi olamaz. Ancak Allah bu gölge varlığa kendisinin attığı hissini vermektedir. Gerçekte ise tüm fiilleri gerçekleştiren Allah'tır. Bu durumda kişinin yaptığı işleri kendisine ait fiiller olarak kabul etmesi, açıkça kendini aldatmasıdır.

Gördüğümüz tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün tüm tıp fakültelerinde öğretilen bilimsel bir konudur.


--------

Kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm olayları "tek bir an" içinde yaratmış olmasıdır. Bu da, Allah Katında evrenin yaratılış anından kıyamete kadar olan her olayın yaşanmış ve bitmiş olması demektir. İnsanların önemli bir bölümü, Allah'ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiğini, Allah Katında geçmiş ve gelecek tüm olayların nasıl yaşanıp bittiğini ve kaderin gerçekliğini bir türlü kavrayamazlar. Oysa "yaşanmamış olaylar" bizim açımızdan yaşanmamış olaylardır. Çünkü biz Allah'ın yarattığı zamana bağlı olarak yaşamımızı sürdürürüz ve hafızamıza verilen bilgiler olmadan hiçbir şey bilemeyiz. Allah, dünyadaki imtihan ortamı gereği "gelecek" olarak isimlendirdiğimiz olayları hafızamıza vermediği için, gelecekte ne olacağını da bilemeyiz. Allah ise zamana ve mekana bağlı değildir, zaten bunların tümünü yoktan yaratan Kendisidir. Bu nedenle Allah için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir. Allah bir olayın sonunu görmek için beklemez. Zaten bir olayın başı da sonu da O'nun katında tek bir anda yaşanır. Örneğin Firavun'un nasıl bir sona uğradığını Allah daha Hz. Musa'yı Firavun'a göndermeden. Hz. Musa daha doğmadan, hatta Mısır devleti daha kurulmadan önce bilir ve tüm bu olaylar Firavun'un sonu ile birlikte Allah Katında tek bir an olarak yaşanmıştır. Geçmiş ve gelecek hazır olarak Allah'ın daima sonsuz hafızasındadır, hepsi aynı anda mevcuttur.

--------

Bir insan tüm hayatını bir film şeridi olarak düşünürse, biz bu şeridi video kasetten seyreder gibi seyrederiz ve kasedi ileri almak gibi bir imkanımız yoktur. Allah ise, bu film şeridinin tamamını aynı anda bilir. Zaten bu filmi tüm detaylarıyla yaratmış olan Allah’tır. Biz nasıl bir cetvelin başını, ortasını ve sonunu bir kerede görebiliyorsak, Allah bizim bağlı olduğumuz zamanı başından sonuna kadar tek bir an olarak sarıp kuşatmıştır. İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları yaşayıp, Allah'ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar. Bu, dünya üzerindeki bütün insanların kaderleri için bu şekildedir. Bugüne kadar yaratılmış ve bugünden sonra da yaratılacak olan bütün insanların dünya ve ahiretteki hayatları, her anları ile Allah'ın Katında hazır ve yaşanmış olarak bulunmaktadır. Allah'ın sonsuz "hıfzı"nda, milyarlarca insanla birlikte tüm canlıların, gezegenlerin, bitkilerin, eşyaların kaderinde yazılı olaylar da hiç eksilmeden veya kaybolmadan durmaktadır. Kader gerçeği, Allah'ın Hafız (Muhafaza eden, Koruyan) sıfatının, sonsuz gücünün, kudretinin ve büyüklüğünün tecellilerinden biridir.

--------

Biz, bize verilen telkinden dolayı, geçmiş, şu an ve gelecek gibi bölümlere ayrılmış zaman dilimlerini yaşadığımızı zannederiz. Oysa, "geçmiş" gibi bir kavrama sahip olmamızın tek nedeni, hafızamıza bazı olayların verilmesidir. Örneğin, ilkokula kaydolduğumuz an hafızamızda bulunan bir bilgidir ve biz bu nedenle bunu geçmiş bir olay olarak algılarız. Gelecekle ilgili olaylar ise hafızamızda bulunmaz. Bu nedenle biz henüz haberdar olmadığımız bu olayları "yaşanacak", "gelecekte meydana gelecek" olaylar olarak kabul ederiz. Oysa geçmiş nasıl bizim için yaşanmış, tecrübe edilmiş, görülmüş olaylar ise, gelecek de aynı şekilde yaşanmıştır. Ancak bu olaylar bizim hafızamıza verilmediği için biz bunları bilemeyiz.

--------

Eğer Allah, gelecekle ilgili olayları da hafızamıza vermiş olsaydı, o zaman gelecek de bizim için geçmiş olurdu. Örneğin, 30 yaşındaki bir insanın hafızasında 30 yıllık hatıralar, olaylar bulunur ve bu nedenle bu insan 30 yıllık bir geçmişi olduğunu düşünür. Eğer bu insanın hafızasına 30 ile 70 yaş arasındaki geleceğine dair olaylar da verilecek olsa, o zaman 30 yaşındaki bu insan için hem 30 yılı hem de 30 ile 70 yaşı arasındaki "geleceği" geçmişi haline gelir. Çünkü, bu durumda geçmişi de geleceği de hafızasında mevcut bulunacak, her ikisi de onun için yaşanmış, görülmüş, tecrübe edilmiş olaylar olacaktır.

--------

Ancak Allah, bize olayları belli bir sıra içinde, küçükten büyüğe doğru akacak şekilde, sanki geçmişten geleceğe akan bir zaman varmış gibi algılattığı için, bize geleceğimizle ilgili olayları bildirmez, bunların bilgisini hafızamıza vermez. Gelecek bizim hafızamızda yoktur, ancak Allah'ın sonsuz hıfzında, tüm insanların geçmişleri ve gelecekleri bulunmaktadır. Bu, bir insanın hayatını, zaten mevcut olan bir filmden izlemesi gibidir. Film, zaten çekilmiş ve bitmiştir. Ancak, bu filmi ileri sarma imkanı bulunmayan insan, kareleri teker teker seyrettikçe hayatını görür. Henüz seyretmediği karelerin ise geleceği olduğunu zannederek yanılır.

15 Temmuz 2008 Salı

MÜSLÜMANLAR ÖLENE KADAR İMANDA KARARLIDIR


Allah'tan korkan müminler kadere her koşulda teslim olmuşlardır. Dünya hayatının geçici olduğunu bildikleri için, sadece ahirete yönelir ve ahirette karşılığını alacaklarını umdukları güzel amellerde bulunmaya çabalarlar. Allah korkusunu, ahireti, dünya hayatının geçiciliğini, Allah'ın rızasına göre yaşamayı kalplerine oturtturamamış insanlar ise, Allah'ın emir ve yasaklarına uymada süreklilik gösteremezler. Örneğin namaz kılmaya başlayıp kısa süre sonra vazgeçer ve ibadetlerinde kararlılık gösteremezler. Bir kişi kaza geçirip kolunun tekini kaybettiğinde Allah'tan razı olur fakat diğer kolunu da kaybettiğinde sabır gösteremez, isyan eder. İşte bu tür insanlar imanı gereği gibi yaşamazlar.

Oysa ki herşeyi üstün aklıyla yaratan Yüce Rabbimiz mutlaka herşeyde bir hayır ve hikmet yaratmıştır. Bizim bedenimizdeki her detayı ve güzelliği Allah vermiştir ve Allah dilerse yok eder. Müslüman, 'bir kazayla kolunu kaybettiği zaman, bu zaten Allah'ın verdiği kol, Allah dilerse alır, hayır vardır' diye düşünür. Müslümanın zahiren zorluk gibi görünen olaylara karşı kalbinde en ufak bir burkuntu olmadığı gibi Allah'a sevgisi daha da artar. Örneğin bir müminin sakat kalması, acizliğini anlayabilmesi, Allah'a sevgisinin, yakınlığının artması için bir fırsattır. Enaniyet yapıp, mal veya can hırsında olmasının bir fayda getirmeyeceğini, ölümün çok yakın olduğunu, asıl hayatın ahiret olduğunu düşünmesi ve imanda derinleşmesi için Allah'ın kaderinde yarattığı güzelliklerden biridir. Allah kaderde yaratılan herşeyin mutlaka hayırlı olduğunu bir ayetinde şu şekilde bildirmektedir:

… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)

Allah'a güvenmeyen insanlar ise rahatlıkla isyana yönelebilecek bir ruh halindedirler. Hayatlarını Allah'a adamadıkları için dünyevi menfaatlerinin olmadığı, zahiren zarar gördüklerini düşündükleri bir durumda çarçabuk sarsılırlar. Allah'a olan inançları ve bağlılıkları geçiçidir. Allah'tan korkmazlar. Allah'a karşı isyan eden insanların ahiretteki konuşmalarını Allah bir ayette şöyle bildirmektedir:

Suçlu-günahkarları; "Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?" Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler. "Yoksula yedirmezdik." "(Batıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik." "Din (hesap ve ceza) gününü yalan sayıyorduk." (Müddessir Suresi, 41-46)

DÜNYA HAYATININ GERÇEĞİ

Allah insanları dünyada imtihan etmektedir. Ve Allah'ın Kuran'da bildirdiği 'Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım' ayetinin bir gereği olarak insanların tek amacı Allah'a ibadet etmektir. Bu yüzden müminler sadece Allah rızasını kazanmak için yaşarlar. Hayatları boyunca nefes aldıkları her an Kuran'a uygun hareket etmeye çalışırlar ve Allah'ı hoşnut edecek salih amellerde bulunurlar. Evde, işyerinde, dışarıda, tek başınayken ya da topluluk içinde nerede olurlarsa olsunlar ibadetleri süreklidir. Bu, iman edenleri, inkar edenlerden ayıran çok önemli bir özelliktir. İman edenlerle inkar edenler dünyada aynı ortamlarda bulunup aynı işi yapıyor gibi görünebilirler fakat inkar edenlerin uğraşları tamamen boş bir amaç üzerine kurulmuştur. Çünkü dünya hayatında elde edilecek nefsani çıkarların Allah Katında hiçbir değeri yoktur.

Dört duvar arasında bir ömür boyu sadece para kazanmak için yaşayan bir insanı düşünelim, yılları o mekanda geçer, aynı insanları görür, aynı işle meşgul olur. Bu kişinin tüm çabası yani amaç edindiği herşey ise ölümle birlikte yok olur. Oysa bu kişi Müslüman ise Allah rızasını kazanmak için çalıştığı için her saniyesi ibadete dönüşecektir. Ve öldüğünde, ahirette Allah'ın hoşnutluğunu umabilecektir. Allah dünya hayatının geçiciliğini bir ayette şu şekilde bildirmiştir:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Allah'ın Hafıza Sanatı


Her sabah kalktığımızda kim olduğumuzu, nerede yaşadığımızı, tüm geçmişimizi ve anılarımızı Allah hafızamızda yaratır. Yataktan şuurlu bir insan olarak uyanırız. Hafızamızdaki bilgiler bizi tehlikelerden de korur. Ateşin sıcak olduğunu anlamak için her seferinde dokunmayız, Allah'ın dilemesiyle ateşin sıcak olduğu bilgisi sürekli hafızamızdadır.

Allah deneyimleri de hafızada tutar. Televizyonu açmak için ne gerekir, diye her seferinde düşünmeyiz. Allah uzaktan kumandanın ne işe yaradığının bilgisini hafızamızda mevcut kılar. Hafızadaki devamlılık Allah'ın sürekli yaratmasının da delillerindendir.

Allah ilmiyle ve sonsuz aklıyla herşeyi sarıp kuşatmıştır. Allah'ın aklı vücudumuzu oluşturan her hücrede tecelli eder. Hücrelerin de hafızası vardır. Örneğin savunma hücreleri hangi hastalığı geçirdiğimizi, hücrenin ne gibi bir savunma yapacağını Allah'ın dilemesiyle hafızasında tutar.

Allah insanı yaratmasındaki üstün detayları Kuran'da şöyle bildirmektedir :

'Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.' (Müminun Suresi, 12-14)





Biyolojik Pusula Yapan Bakteriler


Bilim adamları su ve çamur birikintileri içinde yaşayan bakterileri örnek alarak nano ölçekte manyetik parçacıklar yapmayı ve başta tıp olmak üzere pek çok alanda kullanmayı planlıyorlar. Bu bakterilerin yönlerini nasıl bulduğunu araştıran bilim adamları, bakterilerin proteinleri kullanarak mıknatıslık özelliği olan mineraller (manyetit) ürettiklerini ortaya koymuşlardır. 50 nanometre (metrenin milyarda biri) büyüklüğünde olan ve elmas gibi düzgün bir kristal yapısına sahip olan bu manyetitler bir sıra halinde yanyana dizilmekte ve adeta bir biyolojik pusula oluşturarak canlının yön bulmasını sağlamaktadır. Bir bakterinin proteini kullanarak manyetit meydana getirebilmesi için, BEYNİ DAHİ OLMAYAN BU ORGANİZMANIN;

  • Proteinin ne olduğunu,
  • Proteinin yapısının içeriğini,
  • Proteinin nasıl meydana getirileceğini,
  • Mıknatıs özelliğinin ne demek olduğunu,
  • Mıknatıslık özelliği olan mineralin nasıl yapılacağını BİLİYOR OLMASI GEREKİR.

Gözle dahi görülmeyen bir canlının sahip olduğu bu bilgiyi, milyarca dolar yatırım yapılarak inşa edilen laboratuvarlarda, son derece gelişmiş aletler kullanarak elde etmeye çalışanların, bu durumdaki olağanüstülüğü fark edebilmeleri gerekir. Allah bir tek bakteri de dahi insanların Yaratılış gerçeğini görebilmesi için birçok delil meydana getirmektedir. Ön yargısız olarak bakanlar, gördüklerini akıl ve vicdanlarıyla değerlendirenler için bu deliller elbette çok değerlidir: Tüm evren eşsiz sanat, üstün akıl, büyük güç ve kudret sahibi olan Allah'ın eseridir.

Fiber Optik Kablodan Daha Etkin Olan Sünger Dikenleri


Doğadaki yaratılış örneklerini taklit eden tasarımlar ve ürünler meydana getirmek, 20. yüzyılın son dönemlerinden itibaren bilimin özel ilgi alanlarından biri oldu. Pek çok üniversitenin genetik mühendisliği, malzeme mühendisliği, moleküler biyobenzetim gibi bölümlerinde yüzlerce insan bu konuda özel çalışmalar yürütüyor. Doğadaki canlı yapılarını inceleyip, bu canlılardaki üstün yapıyı ve düzeni örnek alarak faydalı ürünler oluşturmaya çalışıyor. Son zamanlarda bilim adamlarının üzerinde çalıştıkları canlılardan biri de deniz süngerleri...

Rosella racovitzea türü süngerler, yaklaşık 200 metre derinlikte yaşıyorlar. Süngerlerin içinde simbiyotik bir yaşam süren yeşil yosunlar mevcut. Bu derinlikte güneş ışığında yok denecek kadar az. Buna rağmen bu süngerler, beraber yaşadıkları yosunların son derece kısıtlı olan ışıktan yararlanarak fotosentez yapmasıyla besin elde ediyorlar. Peki bu olağanüstü işlem nasıl gerçekleşiyor?

Süngerlerin yüzeyi spikül adı verien ve silisyum oksitten oluşan dikenlerle kaplıdır. Silisyum oksit tüm mekanlarda kullanılan, herkesin gayet iyi bildiği pencere camının maddesidir. Dikenler elektron mikroskopuyla detaylı olarak incelendiğinde, uçlarında yıldız görünümünde olan ve mercek görevi yapan yapılar olduğu görüldü. 200 metre derinliği ulaşan az miktarda ışık, bu merceksi yapı sayesinde dikenin içine odaklanıyor, dikenin içinden de tıpkı fiber optik kablolarda olduğu gibi süngerin içinde yaşayan yeşil yosunlara ulaşıyordu. Yeşil yosunlar da süngere besin sağlıyordu. Bilim adamlarının çalışmaları, sünger dikenlerinin hem mekanik hem de optik özelliklerinden dolayı ışığı fiber optik kablolardan daha etkin bir biçimde ilettiğini ortaya koydular.

Şimdi 21. yüzyılın gelişmiş laboratuvarlarında, bir süngerin on milyonlarca yıldır sahip olduğu bu olağanüstü özelliğin bir benzeri elde edilmeye çalışılıyor. Onlarca insan, son derece gelişmiş teknik malzeme ve alt yapı kullanarak ve binlerce dolar harcayarak bir süngerin üzerinde bulunan minik bir dikenin içindeki mekanizmayı taklit etmeye çalışıyor. Elbette tüm bu detaylar açık bir yaratılışın delilidir. Akıl ve mantık sahibi bir insan süngeri, üzerindeki dikenleri, bu dikenlerin hayret verici tasarımını, süngerlerle ortak yaşam süren yosunları, bu yosunların fotosentez sistemini meydana getiren üstün bir Güç ve Kudretin varlığını açıkça görebilir. Bu eşsiz kudretin ve benzersiz aklın sahibi Yüce Allah'tır.

13 Temmuz 2008 Pazar

Prof. Akgündüz: “İslam İnancı Avrupa’da Hızla Yayılıyor”

Yeni Asya Gazetesi / 22 Temmuz 2007


Hollanda Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, “Avrupa ve Türkiye’de Gelecekle ilgili Yeni Perspektifler” başlıklı konferansta yaptığı konuşmada Avrupa’da İslam’ın yükselişi ile ilgili şu sözlere yer verdi: “Avrupa’daki sosyal sıkıntılar, Hollanda’da da kendisini gösteriyor. Aile tükenmek üzere. Toplumsal ilişkiler büyük ölçüde aşınmış durumda. Avrupa toplumlarının genelinde ciddi bir erozyon var. İlişkiler her geçen gün daha fazla yozlaşıyor ve bireyselleşiyor. İnsan ilişkileri toplumsal paydalardan ziyade, tamamen kişisel çıkar ve hesaplar üzerinde yoğunlaşıyor. Küreselleşme dediğimiz olgu, dünyayı her geçen gün daha fazla etkisi altına alıyor. Avrupa ülkeleri toplumsal çöküşün eşiğinde. Bu yüzden İslam inancı, Avrupa’da hızla yayılıyor. AB sürecinde milli değerlerimizi muhafaza etmeliyiz.”
Ahlaki değerlerin en yozlaştığı ülkelerin başında gelen Hollanda’da bizzat yaşarak İslam’a duyulan ilgiyi tespit eden Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün bu konudaki tespitleri Müslümanlar açısından sevindiricidir.

DÜNYA GENÇLİĞİ GİTTİKÇE DİNDARLAŞIYOR

TIMETURK/12 TEMMUZ



Alman Bertelsmann AG firmasının dünya çapında 18-29 yaş grubundaki gençler arasında yaptığı araştırmaya göre gençler arasında dindar yaşamanın önemi gittikçe artmış görünüyor. Timeturk internet sitesinde yayınlanan haberde anket sonuçları şöyle açıklanıyor:

“21 ülkeden 21 bin gencin katıldığı araştırmada gençlerin yüzde 44’ü kendisini “aşırı dindar” olarak tanımlayarak dinin gereklerini yerine getirdiklerini ve düzenli olarak ibadet ettiklerini aynı zamanda dinin günlük hayatlarını önemli ölçüde etkilediğini söylüyor…

Araştırma bölgelere göre gençlerin dindarlığının arttığını da gösteriyor. Örneğin Müslüman ve gelişen ülkelerde yaşayan gençler daha dindar.

Avrupa dışında yaşayan Protestan gençlerin yüzde 80’i “aşırı dindar” yüzde 18’i “dindar” olarak tanımlıyor.
Benzer durum Katolik gençler için de geçerli. Avrupa kıtası dışında yaşayan katolik gençlerin yüzde 68’i kendilerini “ aşırı dindar” olarak tanımlıyor.

ABD, AVRUPA'DAN DAHA DİNDAR

Araştırma Nijerya ve Guatemala gibi gelişmekte olan ülkelerde yaşayan gençlerin yüzde 90’ının günde en az bir kere ibadet ettiğini Hindistan, Fas ve Türkiye gibi ülkelerdeyse her dört gençten üçünün aynı şekilde ibadetlerini yerine getirdiğini ortaya koyuyor.

ABD’deki gençlerin ise yüzde 57’si günlük ibadetini aksatmıyor.

Aynı araştırma Fas’ta gençlerin yüzde 99’unun Allah’a ve ölümden sonraki hayata inandığını, Brezilya, Türkiye ve Nijerya’da bu oranın yüzde 90, İsrail, Endonezya ve İtalya’da ise yüzde 80 olduğunu ortaya koyuyor.”


Yeni yetişen neslin dünya hayatının tüm aldatıcılığına rağmen dindar olması, şeytanın hilesinin zayıflığını ortaya koymaktadır. Şeytan her ne kadar insanları dinden uzaklaştırmaya çalışsa da, dünya çapında yapılan İslam ahlakının yaşanması için yapılan fikri mücadele galip gelmektedir. Özellikle gençlerin dindar bir hayat yaşamak istemeleri, huzuru Allah’a yönelişte bulmaları, şuurlu ve imanlı bir neslin yetiştiğini ve dünyada dindar insanların üstün olacağının müjdesini vermektedir.


10 Temmuz 2008 Perşembe

ÖFKE VE GERGİNLİK MÜSLÜMAN’IN SAKINMASI GEREKEN ÖZELLİKLERDİR


Kuran ahlakından uzak toplumlarda en yoğun yaşanan ve kabul gören özelliklerden birisi öfke ve gerilimdir. Olaylar karşısında öfkelenmek, sinirlenmek normal karşılanan tepkiler olarak görülür. Çevremizde sık sık “üstüne gitme; şuan biraz sinirli; sinirlendi ne yapsın” gibi ifadeler duyarız. Insanların bazıları, günlük olaylar karşısında hemen öfkelenmeye, gerilmeye, sesini yükseltmeye, tartışmaya ve hatta kavga etmeye eğilimlidirler. Bu insanlar, trafikte uzun sure kaldıklarında, alışverişte aldığı ürün kusurlu çıktığında, işyerinde yemeğe planladığı saatte çıkamayıp bir de üstüne birisi kendisinden bir iş istediğinde, eleştirildiğinde, hava sıcakken yürümek zorunda kaldığında, birisi yanlışlıkla bir eşyasına zarar verdiğinde, kısacası karşılaştıkları olayların büyük bir çoğunluğunda öfkelenirler. Bu tip olayları hep olmaması gereken, günlük yaşamlarının işleyişini bozan olaylar olarak görürler. Sokakta veya bir otobüsün içinde bu tip insanların yüzlerindeki gerilim ve her an sanki kavgaya tutuşacakmış izlenimi veren yüz ifadesi dikkat çekmektedir.
Oysa Müslümanın böyle olaylara olan bakış açısı tamamen farklıdır. Dışarıdan, yüzeysel bir gözle bakıldığında aksilik gibi görünen tüm olayları Allah’ın kaderde yarattığını, daha kendisi doğmadan kaderinde o yaşayacağı olayın en ince ayrıntısına kadar planlandığını bilir. Allah her insanın karşısına çıkan olayları, o kişi için özel olarak yaratmakta, onun sabrını, tahammül gücünü, tevekkülünü ve zor anlarda Kuran ahlakına uygun bir tutum gösterip göstermeyeceğini denemektedir. Bunu bilen Müslüman, o olayın kaderinde yaratıldığını bilir ve hayırlı yönleri görmeye çalışır. Her ne kadar her olayın sebebi başka olaylar gibi görünse de, aslında tümü Allah’ın kontrolünde işlemektedir. İşte burada müminin göstereceği ahlakın, cahiliye ahlakından farkı ortaya çıkmaktadır. Mümin böyle olaylar karşısında gerilip, sinirlenmez, fiziksel olarak zorlandığı olaylar ile karşılaşsa bile, Allah’ın yarattığını bildiği için, Allah’a güvenir, daima en güzel tepkiyi, en güzel cevabı verir, kalbi daima mutmain ve huzurludur. Olaylardaki hayır ve hikmetleri düşünüp, Allah’ın kendisinden en razı olacağı, en beğeneceği ahlakı göstermeye gayret eder. Allah, Kuran’ın bir ayetinde Müslümanın öfkesini Allah rızası için yendiğini şöyle bildirmektedir:

Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)

YAKLAŞAN ÖLÜM ANI


Ölüm anınıza doğru bir geri sayım içinde olduğunuzun farkında mısınız? Ölümünüz de yaşamınız kadar kesin bir gerçek. Ancak çoğunlukla insanlar bu durumu görmezden gelirler. Dünya uğraşılarına öyle bir dalmışlardır ki sanki sonsuza dek yaşayacaklarmış gibi bir tutum içine girerler. Bir an için ölüm akıllarına gelse bile hemen unutmaya çalışıp, kendilerini işlerine daha çok verirler.

İnsanlar genellikle dünyevi unsurları, ölümü unutmak için bir aracı olarak kullanırlar. Bir süre sonra bu aracılar kişiyi dünyaya dalmış ve uyuşmuş bir hayatın içine sürükler. Kişi, ahireti unutmuş bir ruh hali ile içine girer ve ezbere yaşanan bir döngünün içinde yaşamaya başlar. Dünya hayatınını geçici meşgaleleri onu meşgul edip, birgün öleceğini ve Allah’a hesap vereceğini unutturacak şekilde oyalar.

İnsanların bir kısmı bu şekilde yaşarlar. Sürekli yaşadıkları hayattan şikayetçi olsalar da derin düşünmediklerinden içinde bulundukları sığ hayatın farkına varamazlar. Oysa biten her gün, her saat, her dakika Allah’ın katında vakti belli olan ölüm anına doğru bizi yaklaştırmaktadır. Bu gerçeği düşünen bir insan dünya uğraşılarıyla şuursuzca oyalanmak yerine her an ölme ihtimali olduğunu düşünerek Allah’ı razı etmeye çalışır. Ahirette kendisini bekleyen sonsuz bir hayat olduğunu ve cennete kavuşabilmek için Allah rızası için çaba harcaması gerektiğini asla unutmaz. Bir gün mutlaka Allah’ın huzurunda hesap vereceği zamanın geleceğini bilerek yaşayan insanın hayatı bu nedenle çok akılcı, kaliteli ve güzel olur. Allah sevgisi ve Allah korkusu ile yaşamanın huzuru, mütmainliği ve sonsuz cennet neşesi sürekli üzerindedir. Dünya hırslarından uzaklaşmış olmanın güzelliğini ve rahatlığını kesintisiz olarak yaşar. Dünya nimetlerinin tümü yine kendisinindir ama bunları kendisini Allah’a yaklaştıracak birer vesile olarak gördüğünden nimetin zevkini sürekli yaşar. Yaşadığı her anın hesabını Allah’a vereceğini bildiğinden, ölüm anına kadar hayatı akılcı, huzurlu, dürüst ve kaliteli olur. Fakat kuşkusuz insanın en büyük kazancı, Allah’ın rızasıdır.

İşte bu nedenle şuurlu davranan bir insan, kendisi için belirlenmiş ölüm tarihine doğru hızla yaklaştığı gerçeğini unutmadan yaşamalıdır. Bunu düşünerek yaşamak hem onun dünyadaki sevabını arttırır hem de ahireti için kendisine güzel bir hayat hazırlamış olur. Allah’ın rızasını kazanmak için dünyada harcanan çaba, elbette ki Rabbimiz’in rahmetini ve cennetini kazanmak için büyük bir vesiledir. Kuşkusuz en doğrusunu Allah bilir.


07 Temmuz 2008 Pazartesi

NEZAKETLİ VE OLGUN BİR KARAKTERE SAHİP OLMAK, MÜMİNİN TÜM GÜZEL AHLAK ÖZELLİKLERİNİ DAHA DEĞERLİ HALE GETİRİR

Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)

Cahliye ahlakında insanların güzel ahlaka önem vermeleri beklenemez. Böyle bir ahlakı hedeflemek için Allah'tan çok korkmak, Allah'ın sevgisini ve sonsuz dostluğunu kazanmayı çok içten isteyen bir insan olmak gerekir.
Müslümanlar böyle bir imana sahip oldukları için güzel ahlakı, takvayı çok önemli bir ibadet olarak görürler. İmanın kazandırdığı vicdan açıklığı, insana güzel ahlakın detaylarını da gösterir. Çünkü her olayda güzel ahlakın daha detayı, daha güzeli de vardır. Örneğin bir Müslüman güvenilir, sadık, çalışkan, fedakar, cesur, kararlı, itidalli, sabırlı olabilir, güçlü bir kişilik gösterebilir. Zorluklara karşı tahammüllü, dayanıklı bir karaktere sahip olabilir. Boş işlerden, yalan söylemekten, harama girmekten titizlikle kaçınıp ibadetlerini eksiksiz yerine getirebilir. Kuran ahlakını insanlara anlatabilmek, tebliğ yapabilmek için çok ciddi gayret gösterebilir. Müslümanları iyiliğe teşvik edip kötülükten men edebilir. Ama tüm bunları uygularken insanın kabaca yöntemlere başvurup, detayları hesaba katmadan, nezakete önem vermeden, sadece sonuca ulaşmayı hedefleyen bir tavır içerisinde olması çok önemli bir eksikliktir.
Nezaket, kibarlık, ince düşünce; bir kaç aşama sonrasını, olayların gidişatını, insanlar üzerinde oluşturabileceği olumlu ya da olumsuz etkileri hesaplamak, hoşgörülü, sevecen, bağışlayıcı, şefkatli, merhametli olabilmek, gerektiğinde karşı tarafın iyiliği, rahatlığı için nefsi ezebilmek çok önemlidir. Olgunlukla davranmayan insanlara olgunlukla; nezaketsiz, münasebetsiz davranışlara nezaketle karşılık vermek Kuran ahlakına en uygun tavırdır. Cahilce ya da yanlış tavırlarla karşılaşıldığında nezaketsizliği hak görmek; münasebetsiz davranışlara münasebetsizlikle karşılık vermek, ne kadar güzel özellikleri olursa olsun, yine de müminin ahlakında tamamlaması gereken önemli boşluklar olduğunu gösterir.
Müslümanın özelliği, lafını sözünü bilmesi, karşı tarafı mahcup etmeden olayları halletmesidir. Gerilmeden, karşı tarfı gerginliğe sürüklemeden, gerilimli bir ortam oluşturmadan, insanları kırmadan, onlara tedirginlik vermeden, sevgiyle, şefkatle ve nezaketle olayları çözümlemektir. Yatıştırıcı olmak, sözün en güzelini, tavrın en akılcısını, en nezaketlisini seçebilmek, her zaman önce karşı trafı onore etmeyi amaçlamak Allah'ın rızasına uygun olan ahlaktır. Nefsin çirkin istekleri uğruna, nezaketten uzaklaşmak mümine yakışmayan bir tavırdır.

ALLAH İNSANLARLA ÇOK İLGİLİDİR

Allah insanları dünyada bir imtihan ortamında yaratmıştır. Allah bu imtihan ortamını eşsiz detaylarla süslemiştir. Dünya üzerinde bildiğimiz ve bilmediğimiz detaylardan Allah’ın insanlara sürekli nimet sunduğunu görürüz. Bu detayları düşünmek Allah’ın sonsuz aklını kavramamız için birer vesile olur.

Allah dünyada onbinlerce şehir yaratmıştır. Şehirlerde bulunan milyonlarca ev vardır. Her ev yine milyonlarca detayıyla estetik bir düzen içindedir. Halıdaki renk uyumu, koltukların düzeni, televizyondaki görüntü, dolapta dizili elbiselerin güzelliği görebildiğimiz detayların arasındadır. Fakat detaylar gördüklerimizle de sınırlı değildir. Her evin içinde mikrop, bakteri gibi göremediğimiz detaylar da vardır.
Allah herşeyi bilen ve en ince ayrıntısına kadar takdir edip düzenleyendir. Dünyada bulunan herkesin doğumundan ölümüne kadar yaşadığı her olay, bu olaylarda hissettiği herşey, etrafındaki tüm görüntü Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşmiştir. O yüzden insan gafil yaşamamalıdır. An an detaylardaki Allah’ın sonsuz ilmini düşünüp tefekkür etmelidir. Ancak bu şekilde detaylar anlamlı hale gelir.
İşte böyle bir insan yün bir elbiseyi sadece kıyafet olarak görmez. Yünün elde edildiği hayvanın tüm özelliklerini içeren DNA‘nın da elbisenin üzerinde olduğunu düşünüp Allah’ın detayda yarattığı sanata şükreder.

Kuran’da Allah’ın üstün gücü şu şekilde bildirilmektedir:

O, Evveldir, Ahirdir, Zahirdir, Batındır. O, herşeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden O'dur. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Her nerede iseniz, O sizinle beraberdir, Allah, yaptıklarınızı görendir. (Hadid Suresi, 1-4)

BELÇİKALI “DE STANDARD” GAZETESİ 50 BİN ADET KURAN DAĞITTI - www.standaard.be/ 1 Temmuz 2008


Batı dünyasının Müslümanları daha iyi tanıması amacıyla önce yazı dizisi yayınlayan, ardından da 50 bin Kuran dağıtan Belçika'nın De Standard Gazetesi, uluslararası medya oscarı kazandı. Gazete, önce 30 bin Kuran dağıtmış, yoğun ilgi üzerine bu sayıyı 50 bine çıkarmıştı. Halkın gösterdiği büyük ilgi, "İslam'a yönelik muazzam bilgilenme arzusu" olarak yorumlanmıştı.

Allah’ın Sebep Sanatı


İnsanlar herşeyin oluşumunu belli sebeplere bağlarlar. ‘Güneş olduğu için gölge olur’ mantığı insanların hayattaki mucizeleri görmelerini engeller. Bir çok insan için mucizeler ‘Sebepler Silsilesidir’. Bu silsile şu şekilde oluşur; Örneğin:
Ekmek pastanede yapılmıştır. Pastanede, ekmek undan yapılmıştır. Un, satıcıya fabrikadan gelmiştir. Fabrika unu, toptancıdan buğday olarak almıştır. Toptancı buğdayı köylüden almıştır. Köylü buğdayı topraktan elde etmiştir... İnsanların tam inanacağı gibi bir sebep sistemi vardır. Fakat bu silsile açık şuurla bakıldığında, her detayını Allah’ın yarattığı ‘Mucizeler Silsilesidir’.
Allah gölgeyi yarattıktan sonra güneşi ona sebep kıldığını bir ayette şu şekilde bildirmiştir:
‘Rabbini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı. Sonra biz güneşi ona bir delil kılmışızdır. ’(Furkan Suresi, 45)

Sebeplerle düşünüldüğünde, spermle yumurtanın birleşiminden kusursuz bir insanın oluşması makul karşılanır, fakat aslında hiç de makul değildir. Bu konuda samimi düşünen bir insan tek bir su damlasının, akıl ve ruh sahibi bir insana dönüşmesinin büyük bir mucize olduğunun hızla farkına varır. Allah’ın özenle, büyük bir mucizeyi tecelli ettirerek bir insanı var ettiğini açıkça görür. Çünkü açık şuurla bakıldığında, ne tür sebepler sıralanırsa sıralansın Allah’ın yaratma sanatının üstünlüğü açıktır. Allah bir ayetinde şöyle bildirmektedir:

..."Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin? Fakat, O Allah benim Rabbim'dir ve ben Rabbim'e hiç kimseyi ortak koşmam." (Keyf Suresi, 37)

Ülfetsiz bakıldığında, Dünya, koskoca evrende boşlukta duruyor gibi gözükmektedir. Çeşitli çekim kuvvetlerinin etkisiyle dünyanın evrenin derin boşluğunda sakince durması makul görülür ama makul değildir. Normal şartlarda Dünya’nın Güneş’in çekim kuvvetinden dolayı ya tamamen Güneş’e doğru sürüklenmesi ya da dengesinin tamamen bozulması beklenir. Fakat bu şekilde olmamaktadır. Devasa gezegenimizin milyarlarca yıldır sonsuz evrende, zarar görmeden aynı yörüngede kalması, dengesinin asla bozulmaması, Dünya’nın hiç bir gök cisminden zarar görmemesi, tüm yaşam koşullarının canlılara uygun olması sebeplerle makul kılınamaz. Çünkü sebepler son derece hassas dengelere bağımlıdır ve hassasiyetin bozulması an meselesidir. Aslında ‘sebep’ mantığında düşünüldüğünde dünyanın zarar görerek yok olması bu şartlarda çok makuldur. Böyle bir şeyin yaşanmaması, üzerimizde Allah’ın yüce rahmetinin ve üstün korumasının olmasından dolayıdır. Allah bir ayetinde şöyle buyurur:

Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 32)

Güneşin sıcaklığının, insanların ihtiyacı olan kadarının yeryüzüne ulaşması da makul karşılanmaktadır. Oysa onca uzaklığa ve boşluğa rağmen güneşin sıcaklığının dünyamıza ulaşması çok önemli bir olaydır. Isıcamlarda iki camın arasına ısı iletimini engelleyebilmek için boşluk yapılmaktadır. Bu boşluğun ısı kaybını önlemesi amaçlanmaktadır. Bu mantıkta düşünüldüğünde, boşluğun ısıyı geçirmeyeceği dikkate alınarak, Güneş’ten gelen ısının uzay boşluğunda nasıl kaybolmadan bize kadar ulaşabildiğini anlamak zorlaşır. Yani sebepler dahilinde bile olsa Güneş’in sıcaklığının boşluktan hiç geçmemesi gerekir. Güneşin ısısının boşlukta hedefe kilitlenmiş gibi ilerleyip Dünya’ya ulaşması ancak Allah’ın dilemesiyledir.

İnsanların genelde olağan gördüğü ‘Sebepler Silsilesi’, üzerinde ciddi düşünülmesi gereken iman hakikatleridir. Bu iman hakikatleri iman edenlerin Allah’a yakınlaşmasına vesile olduğu için çok değerlidir.
İnsanın sınırsız iman hakikatlerinden bir tek gözü düşünmesi dahi şuur açıcıdır. Göz her an insana net görüntü sağlar. En mükemmel fotoğraf makinesi bile gözdeki merceğin yaptığı otomatik optik ayarını yapamaz. Fotoğraf makinesinin otomatik ayarında bile bir uğraşı gerekir, net görüntünün sağlanabilmesi için belli bir zaman geçer. Fakat insan bir yere bakarken, ‘ben şimdi merceğimi daha netleştireyim, şimdi uzak görmeye ayarlıyayım’ diye dahi düşünmez. Bu kadar detaylı bir yaratışın şuursuz bir mercek tarafından yapıldığını düşünmek elbette imkansızdır. Allah gözün net görmesi için merceği sebep kılmıştır. Zihnimizde mükemmel netliği ile renkli, ışıklı ve hareketli bir dünya yaratan Yüce Rabbimiz Allah’tır. Kuşkusuz Rabbimiz muhteşem yaratışıyla övgüye layık olandır.

Allah dileseydi herşeyi sebepsiz yaratırdı. Sebeplerin olması Allah’ın sonsuz aklını kavramamız için önemlidir. Sebeplerin her birinin birbiriyle bağlantılı yaratılması, hiçbir şeyin tesadüfen olamayacağının da ispatıdır. Çünkü Allah üstün aklıyla her şeyi en ince ayrıntısına kadar takdir edip düzenlemektedir.

HATALARIN ARDINDAKİ HİKMETLER

İnsan kendi başına hiçbir şeye güç yetiremeyen aciz bir varlıktır. Vücuduna giren küçücük bir mikroba bile engel olamaz. Allah insanların güçsüzlüğünü bir ayetinde şu şekilde bildirmektedir:

Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. ( Enbiya Suresi, 73 )

İnsana gücü de aklı da veren Allah’tır. İnsanın ‘Yapıyorum’ dediği herşeyi Allah kaderinde yaratmıştır. İşte Allah korkusundan ve Allah sevgisinden kaynaklanan bu iman bilinci Müslümana olağanüstü bir kuvvet verir. Tevekküllü oldukları için de kuvvetleri asla sarsılmaz. Hata dahi yapsalar temelinde kaderde Allah’ın hayırla yarattığını bildikleri için rahattırlar. Nitekim Müslümalar, Allah’ın ‘...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.’ ( Bakara Suresi, 216) şeklinde bildirdiği ayetin gereği olarak olumsuz gibi görünen olayların ardında hayır olduğunu dolayısıyla hikmet gözüyle bakılması gerektiğini asla akıllarından çıkarmazlar. Allah’ın hata olarak gösterdiği şeylere dikkat edip düşünürler. Kuran’a en uygun olan tavrı göstermek için kendilerini değiştirir ve ahlaklarını güzelleştirirler. Sonuçta Allah’ın rızasını umabilecekleri gibi olmaya çabakladıkları için de vicdanları son derece rahat olur.

03 Temmuz 2008 Perşembe

SAKİNLİK, AĞIRLIK VE LAKAYTLIK ŞEYTANDAN GELEN, MÜMİNİN SAKINMASI GEREKEN BELALARDIR

Cahiliye ahlakında sakinlik, ağırlık ve lakaytlık takdir gören, saygı uyandıran tavırlardır. Böyle toplumlarda, insanlar, gerçekte vicdani olarak etkilenmeleri gereken olaylar karşısında büyük bir soğukkanlılıkla kayıtsız kalabilmeyi bir üstünlük olarak görürler. Ancak bu, itidalli olmaktan, paniğe kapılmamak için akılcı davranmaktan kaynaklanan bir sakinlik değildir. Bu, kişinin umursuz olduğunu göstermesinden kaynaklanan bir soğukkanlılıktır.
Üstelik bu tür bir sakinlik, ağırlık, lakaytlık ve umursuzluk kişiyi bedenen de ruhen de uyuşturan, hasta hale getiren bir haldir. İnsan canlılıkla, şevkle ne kadar sağlık kazanırsa, sakinlikle, ağırlıkla da o kadar sağlıksız olabilir.
Müslümanın ahlakında ise canlılık hakimdir. Müminin özelliği, karşılaştığı olaylara, duyduğu sözlere, kendisine gösterilen tavırlara karşı çok tepkili ve çok duyarlı olmasıdır. Ağırdan almanın, tepki gerektiren durumlara sakinlikle karşılık vermenin Allah korkusuna ve vicdana uygun tavırlar olmadığını iman eden bir insan bilir. Kuran'ın "Rabbimiz, biz: "Rabbinize iman edin" diye imana çağrıda bulunan bir çağırıcıyı işittik, hemen iman ettik..." (Al-i İmran Suresi, 193) ayeti, müminin bu ahlakını göstermektedir. Hemen tepki vermek, hemen karşılık vermek ve hemen harekete geçmek önemli bir mümin vasfıdır. Kuran ahlakı canlılıkla, şevkle, heyecanla yaşanabilir. Müslümanlara canlı, aktif bir ruhla güzel örnek olunabilir. Hayırlarda yarışmak ancak sakinlikten, ağırlıktan kurtulmakla yaşanabilir. Bu ahlak modeli, inşaAllah ahirette güzel bir sonuca ulaşmanın vesilelerinden biri olabilir.

DİKKAT: İNSAN KENDİ KENDİNE DE ZARAR VEREBİLİR

Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler... (Hud Suresi, 101)

İnsan bir sorunla karşılaştığı zaman her zaman öncelikle kendisindense başkalarını suçlama eğilimindedir. Hep başkalarının yaptığı birşeylerden dolayı kendisinin hataya düştüğünü öne sürer. Halbuki asıl sorunu öncelikle kendinde araması gerekir. Çünkü insanın kendi kendine verebildiği maddi manevi zarar, başkalarının vereceğinden çok daha ciddi boyutlara varabilir.
Nefis ve şeytan, Allah'ın insanları denemek için özel olarak yarattığı varlıklardır. Hayatının sonuna kadar insanı olumsuzluğa çekebilme mücadelesi verirler. İnsanın nefsin ve şeytanın telkinlerinden herhangi birine kendini kaptırması, kendine vereceği en şiddetli zarara yol açabilir.
Kuran'da Allah, Allah'a sığınıp Kuran ile düşünen her insanın, bu olumsuz telkinlerden rahatlıkla kurtulabileceğini bildirmiştir. Yersiz vesveselerle, olumsuz iç telkinlerle, cesaret kırıcı, şaşırtıcı, vakit kaybettirici, oyalayıcı şeytani mantıklarla uğraşmak, kişinin hem bedeni hem de akli gücünü çok kırar ve en önemlisi Kuran ahlakına uygun değildir.
Müminin, şeytandan olduğu açık olan böyle bir durumun kendisine ayak bağı olmasına izin vermesi doğru olmaz. İnsanın Kuran ahlakına uygun olmayacak şekilde kendi kendisini, bile bile kendine zarar verecek bir sistemin içine sürüklemesi büyük akılsızlık olur. Dahası müminin vesveselerle boğuşmakla, kendisine suni sorunlar üretip sonra da bunları çözmeye çalışmakla harcayabileceği bir vakti de yoktur. Dünya hayatı hem çok kısadır, hem de müminin sorumlulukları böyle bir vakit kaybına izin vermez. Dünya çapında Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlar olması, Müslümanların dünyanın pek çok yerinde zulüm görüyor olmaları, müminin vicdanını harekete geçirir. Tek bir anını bile nefsinin boş kuruntularına ayırmayı kabul etmez.

MÜMİNLERİN MERHAMETİ

Muhammed, Allah'ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kafirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. (Fetih Suresi, 29)

Müslümanlar 1400 yıl boyunca bir çok savaş ortamı görmüş, zor yaşam koşularıyla karşılaşmış ve canlarını ortaya koymaktan çekinmeden mücadele etmişlerdir. Bunun sebebi Müslümanın, Allah rızasını istemesi, karşılaştığı her olaya ecir gözüyle bakması ve ahirette mekanının cennet olmasını candan istemesidir. Kadere tam teslimiyet gösteren inananlar hiç bir koşulda üzüntüye kapılmaz ve sıkıntı duymazlar. Her zaman mutmain ve Allah'tan razıdırlar.
Müslümanlar cevval ve güçlü karakterlerinin yanında birbirlerine karşı son derece merhametli ve samimidirler. Birbirlerini koruyup kollar, ihtiyaçlarını gözetir ve kendi isteklerinden ön planda tutarlar. Allah'ın emrine uydukları için de her zaman huzurlu ve güvende yaşarlar.

Milliyet, 7 Ocak 2008 - Yaman Törüner, "Allah Vardır"

Yazısında Allah'ın varlığının açık bir gerçek olduğunu belirten Yaman Törüner, 19. yüzyıldan bu yana materyalistlerin kendilerince Allah'ın varlığını inkar etmek amacıyla ortaya atttıkları tüm batıl iddiaların bilimsel olarak çökertildiğine dikkat çekmektedir. Bugün materyalizm, fizik, astro-fizik, astronomi, paleontoloji, biyoloji, mikrobiyoloji, genetik gibi sayısız bilim dalının ortaya koyduğu somut bulgularla gerçersiz kılınmıştır. Bu bulgular, materyalizmin geçersizliğini ortaya koymanın ötesinde, Allah'ın varlığının çok açık delillerini gösteren bilgiler de sunmuştur. Tüm bu gerçekleri kısaca özetleyen Sayın Törüner, yazısını şu satırlarla bitirmektedir: "Ama çok şükür Allah var."

DUA KADERİN AKIŞININ BİR PARÇASIDIR

Dua, zaten kaderimizde varolana doğru bizi yönlendirir. Kaderimizi takdir eden de, bize duayı ettiren de Allah'tır. İmam Rabbani bu konuda şöyle söylemektedir:
“Bir şeyi istemek, ona nâil olmak (onu elde etmek) demektir; Zirâ Allahû Teâlâ kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez.” İmamı Rabbani
Dua, Müslümanın en önemli ibadetlerinden biridir. Dua eden mümin Allah’a karşı aczini bilip, sürekli teslimiyetli bir ruh halinde olur. Dualarının karşılığında Allah’ın katında değerli, takva sahibi bir kul olabileceğini ümit eder. Allah bir ayetinde şöyle buyurur:
“De ki: Duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?...” (Furkan Suresi, 77)

ALMANYA’DA MÜSLÜMAN OLANLARIN SAYISI İKİYE KATLANDI - Vakit/14 Ekim 2007



2004-2005 yılında Almanya’da Müslüman olan Alman sayısı 4000 iken 2006-2007 yılında bu rakam iki katına çıktı. Özellikle 11 Eylül’den sonra Avrupalı entelektüellerin İslam’ı incelemeye başladıkları ve bu araştırmaların pek çok Alman’ın İslamiyet’i seçmesine vesile olduğu görülmektedir. İslam’a geçişin en yoğun olduğu Avrupa ülkelerinin başında olan Almanya’da bugün yaklaşık 1 milyon 100 bin Müslüman yaşıyor.

HOLLANDA POLİSİ KURAN ÖĞRENECEK - Timeturk/27 Mayıs 2008


Hollanda polis teşkilatı bünyesindeki güvenlik güçlerinin İslam’ı tanıyıp, bilgi sahibi olmaları için Kuran’ı ve Hz. Muhammed’in hayatını anlatan kitapları okumaları planlandı. Bu plan kapsamında kitapları satın alan polislere kitapların ederinin yarısı geri ödenecek.
Son aylarda Müslümanların aleyhinde yoğun propaganda yapılan ülkelerin başında Hollanda gelmektedir. Özellikle Hollanda’da hoşgörü ve barış dini olan İslam’ı tanıtmaya yönelik bu tarz faaliyetlerin başlatılması tüm Müslümanlar açısından sevindirici bir gelişmedir.

Nepal’de İlk Kuran Tercümesi Yazıldı - Timeturk/28 Haziran 2008


Kuran’ın tamamı ilk kez Nepal diline çevrildi. 2 milyona yakın Müslüman’ın yaşadığı Nepal’de, bugüne kadar küçük bölümler halinde Kuran tercümesi yapılmıştı. Ancak bu yıl Nepal’deki en büyük İslami kuruluş olan İslami Sangh’ın beş yıl önce başlattığı bu projeyle Kuran’ın tüm tercümesi tamamlandı. Toplam 1168 sayfadan oluşan Nepal dilinde Kuran mealinin ilk baskısını ellerine alan Nepalli Müslümanlar yaşadıkları mutluluğu dile getiriyorlar.

02 Temmuz 2008 Çarşamba

DÜNYANIN FARKLI ÜLKELERİNDE KURAN EZBERLEME MERKEZLERİ KURULDU-21 Haziran 2005/Vakit Gazetesi


Uluslar arası İslami Kurul’un katkılarıyla dünyanın beş kıtasında onlarca Kuran ezberleme merkezi kuruldu. Kuran’ı okuyup, ezbere bilen İslam alakını, Kuran-ı Kerim’den öğrenen bir neslin dünya çapında yetişmesi büyük hayırlara vesile olacaktır Allah’ın izniyle.
Bu çalışmanın yürütüldüğü ülkelere en son olarak Ukrayna, Bulgaristan, Arnavutluk, Fransa, Brezilya ve Yeni Zelanda da katılmıştır.

Dünya İslam’a Koşuyor – 19 Ekim 2004 - Vakit Gazetesi


Bu yazıda 11 Eylül’ün ardından İslam’a artan ilginin çapının genişlediği ve Rusya’nın ardından, Çin’de de Müslümanların sayısının her geçen gün daha da arttığına dikkat çekilmiştir.
“Mao’nun ülkesi Çin’de 20 milyon insanın Müslüman olduğu belirtiliyor… İslam’ın son zamanlarda Çinliler arasında hızla yayıldığı kaydedilirken, bu ülkede yaşayan 20 milyon Müslüman, Ramazan’ı büyük bir coşku ile karşıladı.
… Amerika başta olmak üzere birçok Batı ülkesinde Müslümanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Şu anda ABD’de 10 milyonun üzerinde Müslüman yaşıyor. Fransa’da Müslümanlar 6.5 milyonu aşan nüfusuyla, Hıristiyanların ardından ikinci büyük unsur oldu… Fransa’nın yanı sıra İngiltere, Almanya, Hollanda, Belçika, Avusturya gibi ülkelerde insanlar, araştırıp inceleyerek öğrendikleri İslamiyeti seçiyorlar.
… Değişik dinlere mensup insanların dinlerini değiştirerek Müslüman olmasına yönelik en ilginç gelişme ise Irak’ta yaşandı. ABD’nin işgaline destek veren ülkelerin savaşmaya gönderdikleri askerleri Müslüman oldu. Bunların arasında ise Koreli askerler dikkati çekti. Güney Koreli askerler, Irak’ta Müslüman olduktan sonra başlarındaki beyaz takkeleriyle objektiflere yakalanmış ve dünya gündemine taşınmışlardı.
… bilindiği gibi geçtiğimiz günlerde Rusların İslamiyetle müşerref olmalarıyla ilgili haberler bizatihi Rus medyası tarafından gündeme getirilmişti. Mosnews’in bir internet sitesine dayanarak verdiği habere göre, Ocak-Ekim arasında yaklaşık 20 bin Rus vatandaşının Müslümanlığı seçtiği belirtilmişti. Habere göre, 2002’de 12 bin 450, 2003’te 15 bin 300 kişinin İslam dinine geçtiği belirtilen haberde, bu yıl sayının arttığı, Müslüman olanların yüzde 75’inin 17-21 yaş arası genç kadınlardan oluştuğu ifade edilmişti. 2003 verilerine göre, Rusya’nın nüfusunun yüzde 15’ini (23 milyon) Müslümanlar oluşturuyor. Sadece başkent Moskova’da 2 milyon Müslüman yaşıyor.”