Monday, June 30, 2008

İslam, Bolivya’yı Aydınlatıyor – 09 Temmuz 2006/Vakit Gazetesi


Bu haberde bir Güney Amerika ülkesi olan Bolivya’da ilk Müslümanlardan İslam’ın bugüne kadar olan gelişimi anlatılıyor. 1992 yılında Bolivya’nın başkenti La Paz’da Müslüman girişimciler tarafından içinde cami, eğitim salonu, kütüphane, konferans ve kongre salonunun bulunduğu bir İslam merkezinin kurulmasıyla İslam dininin yayılması daha da hız kazanmıştır.

İSTİKBAL İSLAM’IN 04 Kasım 2005 -Vakit gazetesi



Ramazan ayında dünyanın dört bir yanında camilere ibadet etmeye giden Müslümanların sayısı özellikle Moskova ve Özbekistan’da çok dikkat çekici boyutta. İslam’ın yükselişinin artışını her geçen yıl camilere dolup taşan Müslümanların sayısı çok net biçimde ortaya koymaktadır.

KÜBA DA İSLAM’A ISINIYOR 05 Ocak 2008 - Vakit Gazetesi


Halen Komünizmin hakim olduğu Küba’da Müslümanların sayısı her geçen gün artıyor. Küba’da yaşayan yaklaşık 2000 Müslüman yakın zamanda inşasına başlanacak olan caminin yapımını bekliyorlar. Küba İslam Birliği Başkanı Yahya Pedro, 58 yaşında Afrika kökenli bir Müslüman ve İslam’ı ilk kez 1966 yılında Afrika’dan gelen Müslümanlardan duyup, öğrendiğini anlatıyor. 1982 yılında Togo’dan gelen bir diplomatın vesilesi ile Müslüman olan Pedro, ilk camilerinin inşası için şunları söylüyor: “İnşaAllah Küba devletinin mayıs ayında söz verdiği cami yapımı ile beraber Küba’da İslam’ın yolunu gözleyen Müslümanlara güzel manevi bir sığınak gerçekleşecek”.

İSLAM AVUSTURYA’YI FETHEDİYOR 30 Haziran 2005 - Vakit Gazetesi


İslami eğitim veren okul sayısının Avusturya’da her geçen gün arttığının anlatıldığı bu haberde, Avusturya’daki Müslümanların temsilcisi Enes Şakfeh’in değerlendirmelerine yer veriliyor. Şakfeh, İslam’ın ders olarak ilk kez 1982-1983 yıllarında Avusturya okullarına girdiği ve o tarihten sonra da İslam üzerine ders alan öğrenci sayısının gittikçe yükselen bir ivmeyle arttığını belirtiyor.
“O zamanlar, 200-220 öğrenci için, sadece 5 öğretmen bulunuyordu… Bugünse Müslüman öğretmenlerin sayısı 300’e, İslam dininin okutulduğu okul sayısı ise, Avusturya’nın genelinde 1800’e ulaştı. İslam dininin ders olarak verildiği okullara, 3000 farklı okuldan öğrenciler, İslam dinini öğrenmek için geliyorlar… BİRÇOK AVUSTURALYALI HIRİSTİYAN, MÜSLÜMAN OLDU. ARTIK İSLAM AVUSTURYA’YI FETHEDİYOR.”

KADINLIK GÖREVİ MANTIĞI

Kuran'ı esas almadan yaşayan cahiliye kadınlarının sevgi anlayışında 'kadının görev olarak yapması gerekenler mantığı' vardır. Bu mantıkta kadının eşine sevgi göstermesi, takvasından kaynaklanan derin sevgiden dolayı olmaz. Sevgi adı altında günlük, haftalık sorumluluklar yapılır.
İman etmeyen bir kadın, insanların rızasını ya da kendi çıkarlarını gözeterek yaşadığı için gerçek sevgiyi hayatında oluşturamamşıtır. Dolayısıyla yapmacık yaşar. Bu yaşantının olmazsa olmaz kuralları vardır. Bu kurallar kadının ütü yapmasını, çamaşır yıkamasını, yemek yapmasını, çocuklara bakmasını adeta zorunlu kılar. Kadın bunları yapamadığında kendini eksik hisseder. Oysa iman eden için sevgi sadece takvaya (Allah korkusuna) dayalıdır. Sevginin oluşması için yapılması gereken kurallar yoktur. Tam aksine Müslüman bunların hiçbirini yapamadığı gibi hasta ve bakıma muhtaç durumda olsa da gene sevilir. Çünkü Müslümanlar birbirlerini Allah'ın tecellisi ve sonsuz ahiret arkadaşı olarak görürler.
Sevilmek için güzel, güçlü ya da zengin olmak gerekmez. Müslüman doğal olarak sevilir. İşte iman etmeyen bir insan bu önemli gerçeği kavrayamaz ve yaşayamaz. Dolayısıyla etrafında genel kabul gören kurallara uyması gerektiğini düşünerek mutlu olamaz ve hayatı boyunca da Allah sevgisinden kaynaklanan gerçek sevgiyi hiç yaşayamadan yapmacık bir ömür sürer.

KISKANÇLIK GAFLETİ

Müslüman etrafında gördüğü herşeyin ve her olayın Allah tarafından yaratıldığını bilir. Kıskançlığın da haram olduğun bilir ve böyle bir ahlak zaafiyetine kapılmaz. Tam tersine böyle bir ruh halinden çok uzaktır. Güzelliği Allah'ın güzelliği olarak görür ve zevk alır. Mal, mülk, gösteriş peşinde olmaz ve eşyayı Allah'ın sanatının tecellisi olarak görür ve içi açılır. Oysa Kuran ahlakını yaşamayan insanlar böyle bir duruma genelde katlanamazlar. Herşeyi sahiplenmek isterler. Aslında bu insanların kendisine zarar verir. Kıskançlık hissine kapılan bir kişi mutlu olamadığı gibi güzelliklerden de zevk alamaz.

Kıskanmanın oluştuğu durumlarda kişi kendini ve etrafını Allah'tan bağımsız zanneder. Güzelliği, aklı, malı kişiye ait sanır ve kendisiyle kıyas yapıp kıskanır. Üstünlüğün bu özelliklere sahip olmakla elde edileceğini düşünür. İşte iman eden bir kişi asla bu gaflete düşmek istemez. Kişilere ve kendine benlik vermekten şiddetle çekinir. Üstünlüğün Allah korkusuna göre olacağını, herşeyin Allah'a ait ve kontrolünde olduğunu hiç aklından çıkarmaz. O yüzden Müslümanlar sürekli huzurlu ve mutludur.

AÇIK DİKKAT VE AÇIK ŞUURLA YAŞAMANIN ÖNEMİ

Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)

Bir insan tüm hayatını çok keskin ve açık bir şuurla da geçirebilir, yarı açık ya da tam kapalı bir şuurla da. Ancak Allah Kuran'ın pek çok ayetiyle iman edenleri “dikkatli olmaya” çağırmıştır. Kuran ahlakının yaşanabilmesi ancak tam olarak açık bir şuurla mümkün olabilir. Müminin vicdan hassasiyeti ancak bu keskin akıl açıklığıyla mümkün olur. Allah'ı çok sevmek, Allah'tan korkup sakınmak, güzel ahlakın detaylarını uygulayabilmek, İslam ahlakını hakkıyla tebliğ edebilmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırabilmek, hayırlarda yarışıp öne geçebilmek ve Müslümanlara takvada örnek olabilmek için böyle bir dikkat ve şuur açıklığı gerekir.
Şuurları yarı açık ya da tam kapalı olarak hayatlarını sürdüren insanlar da vardır. Ancak bu kişilerin gerçek anlamda imanı kavrayabilmeleri ve Allah'ın razı olacağı şekilde üstün bir ahlak gösterebilmeleri söz konusu olmaz. Bu ancak Müslümanın yaşayabileceği bir kavrayış şeklidir. Kuran'da bu akıl açıklığının ancak iman ile kazanılacağı şöyle haber verilmiştir:
EY İMAN EDENLER, ALLAH'TAN KORKUP-SAKINIRSANIZ, SİZE DOĞRUYU YANLIŞTAN AYIRAN BİR NUR VE ANLAYIŞ (FURKAN) VERİR, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)
Her müminin bu gerçeği düşünüp, Allah'ın lütfettiği bu imkanı son noktasına kadar kullanmak için çaba harcaması gerekir. Kapalı şuurun insana hiç bir fayda getirmeyeceği unutulmamalıdır. Ne rahatlık ne dinlenme ne de konfor sağlar. Nefsin de hiçbir işine yaramaz. Aksine kişinin hayat kalitesini çok olumsuz şekilde etkileyen bir yaşam şeklidir. Daha da önemlisi, insanın Kuran ahlakını gereği gibi yaşayamamasına ve Allah'ın seveceği bir tavrı tam olarak uygulayamamasına da yol açabilir. Kesin bir dikkat ve tam bir şuur açıklığı ise hem dünyada büyük bir konfor, hem de inşaAllah ahirette nimete ulaşmaya vesile olacaktır.

Sunday, June 29, 2008

HADİ ULUENGİN, EVRİM TEORİSİ KONUSUNDA YANILIYOR

Sayın Hadi Uluengin'in "Bu maymun, başka maymun!" başlıklı, 22 Haziran 2008 tarihli yazısı, kendisinin evrim teorisi hakkındaki bilgilerinin zamanın gerisinde kaldığını ortaya koymaktadır. Öyle anlaşılmaktadır ki, Sayın Uluengin evrim teorisinin bilimsel bulgularla desteklendiğini sanmaktadır. Oysa 19. yüzyılın ilkel bilim koşullarında, henüz hücrenin "içi su dolu bir kese" zannedildiği bir dönemde ortaya atılmış olan evrim teorisi, 20. yüzyıl boyunca bilimden arka arkaya darbe almış, 21. yüzyıl bilim ve teknolojisi, ve kuşkusuz bulunan sayısız yaşayan fosil evrimin geçerlilğinin olmadığını gözler önüne sermiştir.
Sayın Uluengin, belki de, bilim literatürünü yakından takip etme imkanı bulamamış, bu nedenle bazı evrimcilerin 20. yüzyılın ilk günlerinden kalma bilgileriyle yanlış yönlendirilmiş olabilir. Bu nedenle kendisine ve halen evrimin bilimsel olduğu telkinine inananlara bazı gerçekleri hatırlatmakta fayda vardır.
Darwin'in evrim teorisi bilimsel bulgularla çelişen bir teoridir. "Her yeni bilimsel bulgu evrimi bir kez daha kanıtlıyor" yanılgısı, içi boş bir evrimci telkinden ibarettir. Tam tersine paleontoloji başta olmak üzere, biyoloji, genetik, mikrobiyoloji, zooloji gibi sayısız bilim dalı ortaya koyduğu yüzlerce bulguyla evrimin bilim dışı olduğunu ispatlamıştır. Bu nedenledir ki, özellikle yurt dışında, sayısı gün geçtikçe artan bilim adamı evrime inanmanın imkansızlığını açıkça ifade etmekte, pek çok evrimci de teorinin karşı karşıya olduğu ve yaklaşık 150 yıldır hiçbir açıklama getiremediği çıkmazları itiraf etmektedir. Yani, bilimsel bulguları ideolojik ön yargılarıyla değerlendirmeyenler -Sayın Uluengin'in söylediğinin aksine- evrim teorisinde bir gerçeklik görmemektedir. Teori bilimsel verilere değil, spekülasyonlara ve hatta bilim tarihine geçmiş sahtekarlıklara dayalıdır. Bu noktada, Sayın Hadi Uluengin'e evrim teorisinin bilim karşısında aldığı önemli darbeleri ve teorinin açmazlarını kısaca hatırlatmak yerinde olacaktır:
1. Evrim teorisi, canlılığın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı konusunda cevapsızdır. 21. yüzyılın gelişmiş laboratuvarlarında milyonlarca dolar harcanarak yapılan deneyler, tek bir proteinin dahi tesadüfen oluşmasının imkansız olduğunu ispatlamıştır. Taşın, toprağın, çamurun, yıldırımların ve fırtınaların etkisiyle, aradan geçen uzun zamanlar sonucunda canlı bir hücreye dönüştüğü iddiası, ancak 19. yüzyılın ilkel koşullarında kabul görebilir. Hücrenin ne kadar kompleks bir yapısı olduğu anlaşıldıkça bu iddianın mantıksızlığı daha da açık görülmüştür.
2. Evrimin en temel iddialarından biri olan canlıların aşama aşama birbirlerinden türeyerek meydana geldiği savı, paleontoloji tarafından yalanlanmıştır. Sayın Uluengin de gayet iyi bilmektedir ki, eğer böyle bir süreç yaşanmışsa bu sürecin izlerinin fosil kayıtlarında mutlaka görülmesi gerekir. Yani, yarı balık yarı sürüngen, yarı sürüngen yarı memeli, yarı sürüngen yarı kuş, yarı maymun yarı insan pek çok garip canlının fosilinin bulunması gerekir. Üstelik bunlar öyle sayıca az da olmamalıdır. Darwin'in iddiası doğruysa, milyonlarca yıl içinde yaşanan ufak ufak değişimlerin fosil kayıtlarında sayısız izi bulunmalıdır. Ne var ki 150 yıldır yeryüzünün neredeyse her noktasında kazılar yapılmış, ancak bir tane bile bu hayali "ara forma" rastlanmamıştır. Evrimcilerin ortaya sürdükleri sayısı belli birkaç fosilin ise geçersiz olduğu anlaşılmış, hatta bunların bir kısmının sahtekarlık ürünü olduğu anlaşılmış ve apar topar müzelerden toplatılmışlardır. Şimdiye kadar yapılan kazılardan elde edilen 100 milyondan fazla fosil hep tam, mükemmel ve kusursuz özelliklere sahiptirler. Bunların büyük bir kısmı günümüz canlılarına aittir ve bu canlıların milyonlarca yıl boyunca değişmediklerini açıkça ortaya koymaktadırlar. Bundan on milyonlarca yıl önce yaşamış bir canlıyla günümüzdeki örneği arasında en küçük bir fark dahi yoktur. Bu durum evrim teorisini tek başına ortadan kaldırmaktadır.
3. Evrimin mekanizmaları olarak öne sürülen doğal seleksiyon ve mutasyonun evrimleştirici hiçbir gücü olmadığı anlaşılmıştır. Bir sürüde aslandan en hızlı kaçan ceylan hayatta kalabilir, ancak bu ceylan hiçbir zaman bir file dönüşmeyecektir. Hızlı koşan ve güçlü olan ceylanların hayatta kalacağı gerçeği onların birgün başka bir canlıya dönüşeceği anlamına gelmez. Mutasyonlar ise asla canlıya yeni bir organ veya özellik ekleyecek güce sahip değildir. Mutasyonlar, %99 oranında zararlı, en iyi ihtimalle etkisizdirler. Ama faydalı bir etkileri yoktur.
Sayın Hadi Uluengin'in maymunlarla insanların sözde ortak bir ataya sahip oldukları iddiasına gelince, bu iddia sadece paleontolojik bulgularla değil, pek çok genetik ve biyolojik çalışmayla da geçersiz kılınmıştır. Eğer Sayın Hadi Uluengin bu konuda detaylı bilgi edinmek isterse, www.netcevap.org sitesine başvurabilir. Ama kısaca açıklamak gerekirse;
Dallarda dolaşırken yere inmeye karar veren, hırıltılar çıkarak nehir kenarlarında dolaşan, mağaralarda ilkel bir yaşam süren "maymun adamlar" sadece evrimcilerin hayalinde yaşamıştır. Zira, fosil kayıtlarında böyle garip canlıların hiçbir izine rastlanmamıştır. Evrimcilerin arada bir çıkıp "Atalarımızın izi bulundu!" gibisinden haberlerle manşetlere taşıdıkları fosiller ise çoğu zaman ya soyu tükenmiş maymunlara ya da geçmiş dönemlerde yaşamış farklı insan ırklarına ait çıkmaktadır. Kısaca, bu konudaki iddiaların tümü sadece önyargıya dayanmakta, evrimciler bile "insanın evrimi konusunda kanıt yok" demek zorunda kalmaktadırlar. Örneğin evrimci bir paleoantropolog olan Richard Leakey’in bu konudaki itirafı şöyledir:
David Pilbeam hoşnutsuzlukla şöyle der: "Farklı bir bilim dalından zeki bir bilim adamını getirseniz ve ona elimizdeki yetersiz delilleri gösterseniz, KESİNLİKLE 'BU KONUYU UNUTUN; DEVAM ETMEK İÇİN YETERLİ DAYANAK YOK' diyecektir." Ne David ne de insanın atasını araştıran diğerleri elbette ki bu tavsiyeye uymayacaklardır, ancak hepimiz bu kadar yetersiz delille sonuç çıkarmanın ne kadar tehlikeli olduğunun tamamen farkındayız..
Leakey'in alıntısında sözünü ettiği bir başka evrimci paleontolog olan David Pilbeam ise bu konuda şu itirafta bulunmuştur:
Benim tereddütlerim sadece bu kitabı (Richard Leakey'in Kökler isimli kitabı) değil, paleoantropolojinin bütün ilgi alanını ve metodlarını kapsıyor. Yayınlanan kitaplar şunu söylemeye çekiniyorlar ki, ben de dahil olmak üzere kuşaklar boyu İNSAN EVRİMİNİ ARAŞTIRAN KİŞİLER KARANLIK İÇİNDE ÇIRPINIYORLAR. Elimizde olan bilgiler, teorilerimizi şekillendirmek için son derece güvenilmez ve yetersiz.
Sonuç olarak, evrimcilerin insanın maymunla ortak bir atadan evrimleştiği iddialarını delillendirebildikleri bir tek kanıtları dahi bulunmamaktadır.
Şunu önemle belirtmek gerekir ki, insanın sözde maymundan geldiği, diğer bir deyişle bir tür hayvan olduğu yanılgısının, adeta reddedilmesi mümkün olmayan bilimsel bir gerçekmiş gibi lanse edilmesinintarihte çok acı sonuçları olmuştur. Bir kitleyi sözde bir tür hayvan olduğuna inandırdıktan sonra, bu kitlenin birbirini ezmek için adeta hayvanca bir mücadele içine girmesine, hatta bunun için "biz daha farklı maymundan geliyoruz, o zaman daha üstünüz" gibi sözde bilimsel deliller(!) öne sürmesine şaşırmanın manası yoktur. Asıl şaşılması gereken 21. yüzyılda, yüzlerce bilimsel delili görmezden gelip, halen "atalarımız maymundu, daldan dala hoplayıp zıplıyordu" masalına inanmakta ısrar etmektir. Sn. Uluengin’i gerçekçi düşünmeye ve büyük bir yıkım ile son bulmuş olan evrim teorisini körü körüne savunmak gibi ciddi bir hataya düşmemeye davet ediyoruz.

Thursday, June 26, 2008

Kadere Teslimiyet

Yeryüzünde yaşanan imtihan ortamının çok önemli bir sırrı vardır. Bu sırra vakıf olan müminler, karşılaştıkları zorluklara büyük bir şevk ve neşeyle sabır gösterirler. İşte bu sırrın özünde "kader" gerçeği vardır. Müslüman, Allah'ın herşeyi bir kader üzere yarattığını ve başına gelenlerin sadece Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiğini bilir. İnsanların hayatlarını tüm ayrıntılarıyla yaratan Allah'tır. En'am Suresi'nde yeryüzünde meydana gelen küçük büyük tüm olayların Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiği şu şekilde ifade edilir:
Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (En'am Suresi, 59)
İnsan, zamana bağlı yaşayan ve olayları sadece yaşadığı andan bakarak değerlendirebilen bir varlıktır. Ve insan, geleceği bilemediği için karşılaştığı olaylardaki uzun vadeli hikmetleri, güzellikleri ve hayırları da her zaman göremeyebilir. Fakat zamandan münezzeh olan ve zamanı yaratan Allah, zamana bağımlı olan tüm varlıkların hayatlarını "zamanın dışından" görüp bilmektedir. İşte bu noktada karşımıza çıkan kader gerçeğidir. Kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm olayları tek bir an olarak bilmesidir. Yani "sonucu bilinmeyen olaylar" sadece, bizim için birer "bilinmez"dir. Allah bizim bilemediğimiz bu olayların tümünü bilir. (Detaylı bilgi için bkz. Zamansızlık ve Kader Gerçeği, Harun Yahya)
Bu nedenle de insanın imtihanı, aslında başı ve sonu belli olan bir imtihandır. Geçmiş, gelecek ve içinde yaşadığımız an Allah Katında birdir; hepsi olup bitmiştir. Biz ise bu olayları ancak zamanı geldiği zaman yaşayarak öğreniriz.
İşte bu "kader ilmi" inkarcıların vakıf olamadıkları büyük bir ilimdir. Müslümanların dünya ve ahiret hayatındaki tüm zorluklara ve denemelere güzel bir sabır göstermelerine vesile olan da bu ilimdir. İman edenler "Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez. Kim Allah'a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah, herşeyi bilendir." (Teğabün Suresi, 11) ayetinde de bildirildiği gibi, başlarına gelen herşeyin bir kader üzere gerçekleştiğini bilmenin rahatlığını ve huzurunu yaşarlar.
Müminlerin imtihanı Allah'tan bir rahmet olarak çok kolay yaratılmıştır. Fakat bu kolaylık yalnızca samimi iman eden ve kadere tevekkül edenler içindir. Hakkıyla iman eden, samimiyetle Allah'a teslim olan bir Müslüman, karşısına çıkarılan görüntülerin sürekli değişmesini ibretle, heyecanla, şükürle, tefekkürle seyreder. Koltuğa oturup bir filmi seyreden kişinin rahatlığı içinde, onun için hazırlanmış olan kaderi güven ve sevinçle takip eder. Bazen hareketli, bazen ürkütücü, bazen nefse hoş gelen, bazen sakin görüntülerden oluşan bu kader görüntülerinin tamamında bir iman zevki, iman heyecanı vardır. Ürkütücü görüntüler, özel hazırlanmış görüntülerdir. En ince detayına kadar planlıdır. Ama sonuçta bunların tümü Allah'ın bilgisi dahilinde ve O'nun kontrolündedir.
Kader gerçeğini bilen ve imtihanın bu sırrını kavrayan bir Müslüman başına gelen her türlü musibeti, açlığı ya da fakirliği bir güzellik olarak görür ve bunlardan çok büyük bir zevk alır. Çünkü bu denemeler karşısında gösterdiği güzel ahlakın Allah Katında çok değerli olduğunu bilir. Bu, müminlere has bir zevktir. Müslümanlar bu tip sıkıntılar karşısında hüzün, stres, acı, panik, korku gibi duygular yaşamazlar. Çünkü Allah'ın hayır ya da şer olarak görünen tüm olayları, Müslümanların hayrına çevireceğini bilirler. Allah bir ayetinde müminlere, "… Allah, kafirlere müminlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez." (Nisa Suresi, 141) şeklinde bildirmiştir.
Ancak burada yanlış anlaşılmaması gereken bir nokta vardır: Müminler dünyada her türlü sıkıntı ve zorlukla karşılaşabilir, mallarını kaybedebilir, fiziksel olarak zayıf düşebilir, hastalanabilir, yaralanabilir, ölebilir veya öldürülebilirler. Ancak bunların hiçbiri Müslümanlar için bir "şer" değildir. Allah bunlarla iman eden kullarını denemeden geçirir ve gösterdikleri sabrın karşılığını da hem dünyada, hem de ahirette kat kat fazlasıyla verir. Ve Müslümanlar bu kısa imtihan dönemi sonucunda sonsuz bir cennet hayatı ile mükafatlandırılırlar.
Bu önemli gerçeğin bilincinde olan Müslümanlar, işte bu yüzden zorluklarla karşılaştıklarında şevklenirler. Müminlerin bu şevkleri, aynı zamanda inkar edenlerin kurdukları tuzakları etkisiz kılan ve başarılı olmalarını engelleyen çok özel bir durumdur. İnkarcılar müminleri zor durumda bıraktıklarını zannettikleri anlarda, onlardaki bu neşe ve şevki görerek onlara asla zarar veremeyeceklerini de anlamış olurlar. Üstelik Müslümanların zorluk anlarında yaptıkları konuşmalar da onların yaşadıkları teslimiyeti ve tevekkülü inkarcılara gösterir. Kuran'da müminlerin zorluk karşısında söyledikleri sözler şöyle bildirilmiştir:
"Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah'a tevekkül etmelidirler." İnkar edenler, resullerine dediler ki: "Muhakkak (ya) sizi kendi toprağımızdan süreceğiz veya dinimize geri döneceksiniz." Böylelikle Rableri kendilerine vahyetti ki: "Şüphesiz Biz, zulmedenleri helak edeceğiz. Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır)." (İbrahim Suresi, 12-14)
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)
Kuşkusuz tüm bunlar, Müslümanların Allah'ın yarattığı kadere olan teslimiyetlerinin sonuçlarıdır. Allah'a dayanıp güvenen bir insan, artık hiçbir korku ve mahzunluk yaşamayacaktır:
Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Ahkaf Suresi, 13)
Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112)
Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edenler ve (Allah'tan) sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Yunus Suresi, 62-64)
Allah başka ayetlerinde de Kendisi’ne inanan ve teslim olan kullarının asla kopmayacak bir "kulba" yapıştıklarını bildirmiştir:
Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah'a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulba yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah'a varır. (Lokman Suresi, 22)
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)

Kaderi Bilmek Müminler İçin Bir Konfor ve Huzur Vesilesidir

Müslümanın günlük hayatında çeşitli zorluklarla ve sıkıntılarla karşılaşması hem imtihanıdır, hem de ahirette kavuşmayı umduğu cennet yurduyla kıyas yapacağı bir mutluluk vesilesidir. Zorluklarla kolaylıkların, konforun, rahatlığın kıyaslanmasından oluşacak yüksek bir zevk kaynağıdır. Dünyada müminlerin o insana karşı saygı ve sevgilerini artıran, kendilerine örnek almalarını sağlayan, Allah'ın izniyle yakinlerine olumlu etki yapan, , kısacası faydaları ve güzellikleri çok fazla olan Rahmani bir nimettir.
Bazen küçük gibi görünen bir konuyu kişinin, şeytanın vesvesesiyle, kader dışında, Allah'ın rahmeti, bilgisi, dışında olduğunu zannetmesi veya unutması bir hastalıktır. Müminin bu hastalığı dikkatle, itinayla tedavi etmesi ve bu illete yakalanmaktan kaçınması lazımdır.
Mesela çok izlemek istediği bir televizyon programını kaçırmak veya yiyecek bir şeyi ısmarlamayı unutmak gibi olayların hepsinde hayır ve hikmet vardır. Bazen insan bunu detaylarıyla görür, bazen de göremez veya çok azını görür. Örneğin bir televizyon programını kaçırır, fakat bu zaman süresince hayırlı bir hizmet, hayırlı bir tefekkür için vakit kazanmış olur. O tefekkürle belki ömür boyu güzel hizmetinin gücünü artıracak bir bilgiye ulaşır. Veya bu süre içinde Allah'ı zikreder ve televizyondan alacağı sevaptan çok daha fazlasına kavuşur. Yiyecek bir şey ısmarlamayı unuttuğunda ise, bu onun hastalığının geçmesi için vesile olan bir perhiz hükmünde olabilir. Tansiyonu yüksek bir insan, peynir almayı unutup, o gün peynir yemese tansiyonu normale döner. Tevekkül ettiği için sevap alır, hayra yorduğu için Allah'ın beğenmesine sebep olur. Üstelik güzel huylu ve tevekküllü davranışı, müminlerin huzuruna, sevgisine vesile olur. Belki hastalık taşıyan bir peynirse ondan kurtulmuş olur.
İnsanın günlük hayatı içindeki bu tarz örneklerin sayısı çok fazladır. Bu yüzden bu konunun çok iyi anlaşılması, akıldan hiç çıkarılmaması çok önemlidir. İnsanın karşılaştığı küçük veya büyük her olay, kaderdedir. Şeytanın "bunlar kaderle bağlantılı değil" şeklindeki fısıltısına karşı müminlerin daima uyanık ve dikkatli olması gerekir. Bu konuyu tam anlayıp hiç unutmadan akılda tutmak, her olaya, herşeye hayır ve hikmet gözüyle bakıp Allah'ın güzel planı içinde gelişen bütün olayları bu şekilde değerlendirmek ahiret ve dünya için büyük bir nimettir. Mümin için akıl, irade, konfor ve huzura vesile olan bir gerçektir.

Olup Bitenleri Gelecekten İzlemek

İman eden bir insanın yeryüzünde denemeden geçirildiğinin bilincinde olması, olayları gelecekten izlemesinin de yolunu açar. Peki acaba "olup bitenleri gelecekten izlemek" ne demektir?
Bir insanın karşısına, ne kadar büyük bir zorluk ve sıkıntı çıkarsa çıksın, bu durum kesinlikle geçicidir. Örneğin bir kişi yapmadığı bir şeyle suçlanıp, haksızlığa uğrayabilir. Ama gerçeğin ortaya çıkacağı bir zaman mutlaka gelir. Eğer haksızlığa uğrayan kişinin mağduriyeti dünyada son bulmayacak olsa bile, hesap günü onu haksızlığa uğratan kişiler mutlaka yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Aynı şekilde haksızlığa uğrayan kişi de, bu duruma sabrettiği için hesap günü güzel bir karşılık umabilecektir. Zaman hızla ilerlemektedir ve dünyadaki her olay gibi bu olay da göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre içinde son bulacaktır. Ayrıca Kuran'da Müslümanlar için her zorluğun yanında bir de kolaylık yaratılacağı haber verilmiştir:
Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır. (İnşirah Suresi, 5-6)
İşte iman eden insan Rabbimizin sonsuz adaletine güvenir, zorluğun ardından gelecek kolaylığı bekler ve içinde bulunduğu durumdan dolayı ümitsizliğe kapılmaz. Yaşadığı zorlukların gerek dünyada, gerekse ahirette, karşısına bir güzellik olarak çıkacağını hatırlar. İşte bu, insanın olup bitenleri gelecekten izleyebilmesidir.
Müslüman kaderin izleyicisi olduğunu bilir. Bu sırrın bir güzelliği olarak da herşeyi büyük bir tevekkül, teslimiyet ve sabır içinde izler. Olayların nasıl gelişeceği konusunda da herhangi bir müdahele, engelleme ya da durdurma imkanı olmadığının bilincindedir. "… Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216) ayetini kesinlikle aklından çıkarmaz. Nitekim Allah kullarına, "eğer iman etmişlerse" başlarına gelen her musibetin sonunun mutlaka güzellik ve hayır olacağını müjdelemiştir. Bu musibetler müminin kendisini eğitmesine, imani konularda derinleşmesine, ahlakını güzelleştirmesine, olgunlaşmasına ve cennetteki derecesinin artmasına birer vesiledir.
Şunu da unutmamak gerekir ki bu yalnızca Allah'a samimi olarak iman eden ve kadere teslim olan insanların eksiksiz olarak yaşayabilecekleri bir ruh halidir. Dinden uzak yaşayan insanlar ise, karşılaştıkları olaylarda kadere olan teslimiyetsizlikleri sebebiyle ümitsizliğe, korkuya, heyecana kapılır ve bir türlü çıkış yolu bulamayacaklarını düşünürler. Ahirete yönelik bir ümitleri ve beklentileri de olmadığı için her zaman huzursuz ve sıkıntılı bir ruh hali içinde yaşarlar. Bu insanların ruh hali bir ayette şöyle haber verilmiştir:
Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (En'am Suresi, 125)
Ayette söz edilen bu sıkıntılı ruh hali, söz konusu insanların Allah'ın yarattığı kadere teslim olmamalarından kaynaklanan, kendi kendilerine yaptıkları bir zulümdür. Sonsuz akıl ve kudret sahibi olan Allah'ın insanın kaderini yönlendiriyor olması, herşeyin hakimi olması iman eden bir insan için çok büyük bir nimettir. Ancak imanı zayıf olan veya iman etmeyen insanlar bu nimetin kıymetini bilmezler. Bu yüzden kadere teslimiyet gösteremez ve yaşamları boyunca her an sıkıntılara maruz kalırlar. Aslında bu durum, tevekkülsüzlüğün manevi bir cezası olarak dünyada verilen karşılıklardan biridir. Ve bu insanlar kendi kendilerine bilerek zulmetmektedirler:
Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar. (Yunus Suresi, 44)

DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDA ZULÜM GÖREN MÜSLÜMANLARIN DURUMU, İMAN EDENLERİN SORUMLULUĞUNDADIR

Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında YERYÜZÜNDE BOZGUNCULUĞU ÖNLEYECEK FAZİLET SAHİBİ KİŞİLER BULUNMALI DEĞİL MİYDİ? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkarlardı. (Hud Suresi, 116)

Kuran'ın “Gerçekten, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar...” (Mearic Suresi, 19-20) ayetlerinde, insanın nefsindeki egoist ahlaka dikkat çekilmiştir. İnsan nefsine zor gelen bir durumla karşılaştığında, bir sıkıntı içerisine girdiğinde kendisini kurtarmak için müthiş bir azim ve gayret gösterir. Ancak nefsindeki bu bencil yapı nedeniyle, kendisine dokunmayan, rahatsızlık vermeyen durumlarda başkalarının içerisinde bulunduğu hali gereği gibi sahiplenmez. Kendi canının derdine düştüğünde gösterdiği azim ve gayret ile başkaları için çözüm bulmaya çalışmaz.
Gerçek Müslüman ahlakında ise böyle bir davranış olmaz. Samimi iman eden bir insan, dünyanın diğer ucunda da olsa, bir başka Müslümanın içerisine düştüğü bir zorluk ya da sıkıntıyı kendi sorunu olarak görür. Allah'ın kendisine verdiği maddi manevi tüm imkanları; aklını, zekasını, vicdanını, yeteneklerini, bilgi ve becerisini son noktasına kadar kullanarak bu konuya çözüm getirmenin yollarını arar. "Nasıl olsa bu konulara çözüm getirebilecek imkan ve güç sahibi, benden daha akıllı, daha etkili pek çok insan var; onlar düşünsünler, onlar ilgilensinler" demez.
Günümüzde hemen her gün gazete sayfalarında, televizyon haberlerinde Müslümanların karşı karşıya oldukları zulmün ne kadar dehşet verici boyutlara ulaştığına dair haberler çıkmaktadır. Dünyanın kargaşa içerisinde olduğu açıkça görülmektedir. Dünyanın her yerinde Müslümanlara karşı açık bir saldırı politikası yürütülmektedir. İşkence gören, hiçbir açıklama yapılmaksızın evinden alınıp götürülen ve bir daha hakkında hiçbir haber alınamayan, hiçbir mazeret gösterilmeksizin hapishanelerde esir tutulan ve zulüm gören Müslümanların hakları savunulamamaktadır.
Zulüm gören bu insanların haklarını savunabilecek, aklı başında, vicdanı, şuuru açık, sahip çıkan, güçlü, iradeli ve samimi Müslümanlara ihtiyaç olduğu çok açıktır. Bu duruma rağmen müminin kendi halinde, sakin, umursuz, ilgisiz, alakasız bir tavır içerisinde olması hiçbir şekilde makul olmaz. Bu manzara karşısında tüm iman eden aklı başında insanların hamiyet hislerinin harekete geçmesi gerekir. Kendileri gibi sahip çıkabilecek akıl ve vicdana sahip tüm Müslümanları da teşvik edip ellerinden gelen herşeyi yapmaları Kuran ahlakının bir gereğidir.
Bu yapıldığında ortaya muazzam bir güç çıkacak, atılan küçük bir adım bile Allah'ın izniyle tüm dünyayı etkileyecek bir güç meydana getirecektir.

İSLAM AHLAKININ YERYÜZÜNDE HAKİM OLMAMIŞ OLMASI, HER MÜSLÜMANIN HAMİYET HİSLERİNİ HAREKETE GEÇİRMELİDİR

Allah Kuran'da, “İÇİNDE BULUNDUKLARI REFAHIN PEŞİNE DÜŞEREK” Kuran ile kendilerine yüklenmiş sorumluluklarını gözardı eden insanların durumundan bahsetmiştir. (Hud Suresi, 116)
Vicdan ve fazilet sahibi, Allah'tan korkan kimselerin, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların yaşadıkları sıkıntıları gördükleri halde bunu göz ardı edip sadece kendi tasalarının peşine düşmeleri, sıradan dünya menfaatleri uğruna bu sorumluluklarını bir kenara bırakabilmeleri mümkün değildir. Allah, ne yapması gerektiğini çok iyi bildiği halde, zor gördüğü ve başkalarına bıraktığı için sorumluluktan kaçan bir kimseyi yaptıklarından dolayı ahirette sorumlu tutabilir.
Bu nedenle böyle bir durumda kişinin yalnızca kendisi harekete geçmekle kalmamalı, hatta diğer Müslümanları da, birlik olup, güzel ahlakın tüm yeryüzüne yayılması, zulümlerin sona ermesi için çaba harcamaya çağırması gerekir. Allah bu ahlakın gerekliliğini, "... Müminleri hazırlayıp-teşvik et..." (Nisa Suresi, 84) ayetiyle insanlara bildirmiştir.

Sunday, June 22, 2008

HZ. İSA'NIN İNİŞİ VE HZ. MEHDİ'NİN ÇIKIŞI, EHLİ SÜNNET İTİKADINDA "İNKARI MÜMKÜN OLMAYAN" KONULARDIR

Hz. Peygamberimiz Müslümanlara ahir zamanda, zulüm içindeki dünyayı, sevgi ve barış ortamına kavuşturacak olan Hz. Mehdi'nin zuhurunu müjdelemiştir. Nitekim, Peygamber Efendimiz bu müjdeyi Müslümanlara verirken şöyle buyurmuştur:

"...Dünyanın ömüründen sadece bir gün kalsa bile, Allah benim Ehl-i Beytim'den bir adam gönderecektir. O dünyayı (daha önce) zulümle olduğu gibi adaletle dolduracaktır." (Sünen Ebu Davud, Cilt 14 s. 402)

Ehli sünnet inancında (Hanefi, Hanbeli, Şafi ve Maliki mezheplerinde) Hz. Mehdi'nin geleceği, Hz. İsa'nın gökten ineceği ve namazda Hz. Mehdi'yi imamlığa geçireceği Ehl-i sünnet itikadı olarak sabittir. Ehl-i sünnet inancı olmayan, hadisleri kabul etmeyen kimselerin ise Hz. İsa'nın gelişini ve Mehdi inancını kabul etmemeleri normaldir.

Ancak yüzlerce yıldır aynı sağlam itikadı benimsemiş olan Ehl-i sünnet ulemasından Hz. İsa'nın ineceğini ve Hz. Mehdi'nin gelişini reddeden olmamış, alimlerimiz "tam bir uyum içinde" Müslümanları bu konularla müjdelemişlerdir.

Mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, Hanbeli mezhebinin imamı İmam-ı Hanbel Hazretleri, Maliki mezhebinin imamı İmam-ı Malik Hazretleri, Şafii mezhebinin imamı İmam-ı Şafi Hazretleri Hz. İsa'nın yeniden dünyaya döneceğini, Hz. Mehdi'nin zuhur edeceğini bildirmişlerdir. Ehli sünnetin bu dört büyük mezhebinin imamları hepsi mutlak müçtehiddir. Bu mutlak müçtehidlerin dışında, tüm büyük İslam alimleri de ahir zamanda İslam ahlakının tüm dünyaya hakim olacağını, Hz. İsa'nın geleceğini, Hz. Mehdi'ninçıkacağını söylemişlerdir.

Örneğin mezhep imamız İmam-ı Azam Ebu Hanife, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişi konularının "inkarı mümkün olmayan konular" olduğunu şöyle bildirmektedir:

Deccal'in ve Yecüc'ün çıkması, Güneşin batıdan doğması, İsa (as)'ın gökten inmesi ve sahih haberlerin getirdiği diğer kıyamet alametleri haktır ve olacaklardır. Kıyametin büyük alametlerinden daha başkaları da vardır. Örneğin Mehdi (as)'ın gelmesi gibi. Bütün bu olaylar sahih haberlerin getirip söylediği gibi haktırlar ve gerçekleşeceklerdir. (Fıkhı Ekber Tercümesi, İmamı Azam Ebu Hanife, Hazırlayan Ali Rıza Kaşeli, s. 99)


Mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, Hanbeli mezhebinin imamı İmam-ı Hanbel Hazretleri, Maliki mezhebinin imamı İmam-ı Malik Hazretleri, Şafii mezhebinin imamı İmam-ı Şafi Hazretleri Hz. İsa'nın yeniden dünyaya döneceğini, Hz. Mehdi'nin zuhur edeceğini bildirmişlerdir. Ehli sünnetin bu dört büyük mezhebinin imamları hepsi mutlak müçtehiddir. Bu mutlak müçtehidlerin dışında, tüm büyük İslam alimleri de ahir zamanda İslam ahlakının tüm dünyaya hakim olacağını, Hz. İsa'nın geleceğini, Hz. Mehdi'nin çıkacağını söylemişlerdir.



GERÇEKÇİ BİR GÖZLE HAYATINIZI DEĞERLENDİRİN

Filmlerde dünyanın en modern, büyük, ihtişamlı şehirlerini kuşbakışı gösterirler. Tepeden bakıldığında dev gökdelenler, renkli şehir ışıkları çoğu insan için çok cezbedici görünür. Ama bu, ışıltılı dünyanın dışarıdan görünen sahte yüzüdür. Şehrin içine girip gerçekçi bir gözle değerlendirildiğinde, Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda, sanıldığı gibi albenili bir hayatın olmadığı görülür. Dev gökdelenlerin içinde çalışan insanların hayatı entrika, rekabet, kazanma hırsıyla dolu olduğu için tek bir mutlu kişi yoktur. İnsani tüm vasıflarını yitirmiş olan bu kişiler adeta bir robot gibi çalışarak şuursuzca hayatlarını sürdürürler. Caddeleri, sokakları, alışveriş merkezlerini, metroları, vapur iskelelerini dolduran bu insanlar neyi amaçladıklarını da bilmezler. Şehrin kirinin, gürültüsünün, kalabalığının, insanların yüzüne çökmüş şuursuzluğun farkına varmazlar.
Arabalar, alışveriş merkezleri, dükkanlar, restoranlar, lüks semtler şehre tepeden bakıldığında aslında hiç de hayal edildiği gibi muhteşem değildir. Alışveriş merkezleri sadece vitrinlere bakan, satın alma gücü olan insanlara hasetle bakan yüzlerce insanla doludur. Plastik tabak, bardaklarda, demir sandalye ve masalarda en basit, en ucuz malzemelerle hazırlanmış hazır yiyecekleri yiyen bu insanlar adeta büyülenmiş gibi bu sefilliğin farkına varmazlar. Bu kişiler birbirlerinden nefret ettiği için hiç kimseyle de gözgöze gelmemeye çalışırlar. Herkesten korkup, herkesten kaçarlar. Dostluk, sevgi, merhamet, şefkat, acıma duygularını tamamen yitirmiş adeta robotlaşmışlardır.
Gözleri ve vicdanları körelmiş şehirler dolusu bu insanları içinde yaşadıkları mutsuzluktan kurtaracak tek yol din ahlakını yaşamaktır. Allah’ı seven insan O’nun yarattığı tüm insanları sever. Sevgi beraberinde merhameti, acımayı, düşkünlüğü, fedakarlığı, güzelliklerden zevk almayı getirir. Ancak o zaman tepeden bakıldığında ışıltılı, ihtişamlı görünen bu şehirlerde birbirinin yüzüne sevgiyle bakan, fedakar, güzelliklerin kıymetini bilip en mükemmel şekilde davranan insanların yaşadığı huzurlu, modern bir hayat varolur.

HAKİKAT SANDIĞIMIZ TELKİNLER

İnsan doğumundan itibaren birçok yanlış telkinle yetişir. Bu telkinleri öğrenir ve doğru kabul eder. Tüm hayatını bu sözde gerçeklik üstüne kurmaya da çekinmez. İşte bu sözde gerçeklik insanın herşeyi var zannetmesidir. Örneğin televizyonun fabrikada yapıldığından emin oluruz oysa herşey beynimizde oluşan Allah'ın yarattığı görüntüler bütünüdür. Televizyon da, televizyonu yaptığını sandığımız fabrikada sadece görüntüdür. Biz televizyonun da fabrikanın da azsıllarını alsa göremeyiz. Sadece beyinlerimizdeki kopyaları ile muhatap oluruz. Ancak hiç görmediğimiz halde o televizyonun fabrikada yapıldığından emin oluruz. İnsan kendi de görüntü olduğu halde var olduğundan, konuşanın kendisi olduğundan yüzde yüz emindir. Yürüyenin kendisi olduğundan yüzde yüz emindir. Oysa görüntü yürüyemez, görüntü konuşamaz. Herşey Allah tarafından bize gösterilir, duyurulur ve ruhumuza hissettirilir. Tüm bu gerçeklere rağmen insanlar telkinle, gerçek olmayan öğretilere inanabilmektedir. Demek ki insan telkine çok açık yaratılmıştır. İnsanın böyle bir gücü olduğunu Allah bu şekilde göstermektedir.
Eğer çocukluğumuzdan beri bize herşeyin görüntü olduğu anlatılsaydı bu sefer bu konuda yüzde yüz emin olurduk ve ona göre yaşardık. Eğer bir insan doğru olana göre yaşamak istiyorsa herşeyin görüntü olduğunu ve tek mutlak varlığın Allah olduğunu bilerek yaşamalıdır.

Bu gerçeği Rabbimiz bir ayette şöyle bildirir.

Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

Şeytanın Gururu Onu Kıyamete Kadar İnkara Sürüklemiştir

Gurur ve enaniyet yani nefsini ilahlaştırıp yüceltmek, dünyada insanın en büyük imtihan konularından biridir. Allah, gurur ve büyüklenmeyi, inkar edenlerin ve küfre sapanların bir özelliği olarak Kuran’da bildirmektedir:
Hayır; o inkar edenler (boş) bir gurur ve bir parçalanma içindedirler. (Sad Suresi, 2)
Gururunu yüceltmek isteyen kişi, sevdiği her şeyi gözden çıkarmış demektir. Büyüyüp yücelmek için her şeyi göze alır, aksileşir, çirkinleşir, Kuran’a aykırı hareket etmiş olmanın ruhsuzluğunu ve negatifliğini yaşar. Karşısındaki insana olan sevgisini kendi gururu için bir çırpıda harcayabilir. Ama en önemlisi, gururunu Allah’a olan sevgisine tercih etmesidir. Allah’ın rızasını kaybetmeyi göze alarak gururunda inat eder. Bu şekilde kendi nefsini yüceltip ilahlaştırarak, aslında Allah’a karşı kesin tavır almış olur. (Allah’ı tenzih ederiz)
Kendini yücelterek, Allah’ın rızasını ve cennetteki mekanını gözden çıkarmış olan ve bu uğurda dünya hayatı boyunca insanları saptırmaya azmetmiş bulunan şeytanın gururu, bu konuya açık bir örnektir. Allah ayetlerinde şeytanın bu durumunu şöyle tarif etmiştir:
Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım."
"Ona bir biçim verdiğimde ve ona Ruhum'dan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın."
Böylece meleklerin tümü, topluca secde etti.
Ancak İblis, secde edenlerle birlikte olmaktan kaçınıp-dayattı.
Dedi ki: "Ey İblis, sana ne oluyor, secde edenlerle birlikte olmadın?"
Dedi ki: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim."
Dedi ki: "Öyleyse ondan (cennetten) çık, çünkü sen kovulmuş-bulunmaktasın."
"Ve şüphesiz, din gününe kadar lanet senin üzerinedir."
Dedi ki: "Rabbim, öyleyse onların dirileceği güne kadar bana süre tanı."
Dedi ki: "Öyleyse, sen (kendisine) süre tanınanlardansın."
"Bilinen günün vaktine kadar."
Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım."
"Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr Suresi, 28-13)
Şeytanın enaniyeti, gururun, nasıl büyük bir bela olduğunun işaretidir. Gururunu Allah’ın sevgisine ve O’nun verdiği nimetlere karşı tercih etmesi, gururunun şiddetinden dünyanın ömrü boyunca insanları saptırmak istemesi ve bunu, Allah’ın dilemesi dışında açıkça ve kesin olarak cehenneme gireceğini bile bile yapması, bu belanın şiddetini anlamak bakımından önemlidir.
Şeytanın örneği, gururunu seven bir insanın sevmeyi bilmediğini ortaya koyan bir gerçektir. Böylebir sistem içinde huzur, güvenlik, dostluk, vefa, kardeşlik, sadakat gibi duygulara kuşkusuz ki yer yoktur. Sevdiğini gururu uğruna gözden çıkarmaya hazır bir insan için aslında çevresinde gerçek anlamda kimse yoktur. Kendi nefsi ve ilahlaştırdığı gururu ile yapayalnızdır.
Yüce Rabbimiz, insanları bu tehlikeye karşı uyarmış ve şeytanın insanı nasıl yalnız bırakacağını ayetinde belirtmiştir:
"Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız" bırakandır." (Furkan Suresi, 29)
Nefsini yüceltmek isteyen kişi, mutlaka Allah’ın katında küçük düşmüştür. Allah, böyle insanları ahirette küçük düşmüşler olarak kılar, dilerse dünyada da karşılığını verebilir. Rabbimiz, büyüklendiği için cennetten kovduğu şeytanın aslında küçük düşenlerden olduğunu ayetinde açıklamıştır:
(Allah:) "Öyleyse oradan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin." (Araf Suresi, 13)
Allah’ın övdüğü güzel ahlak, nefsini temize çıkarmayan, kendi büyüklük gururunun hiçbir zaman esiri olmamış, her şeyi Allah’ın verdiğini ve Allah’a muhtaç olduğunu bilen, kendi aczinin farkında olan bir ahlaktır. Tüm bunları sürekli aklında tutan bir insan kendini büyük göremez, kendisine Rabbimizden verilmiş olan nimetlere sahip çıkıp nefsini yüceltemez, aczini unutarak büyük ve yüce bir insan olduğuna kanaat getiremez. Böyle bir insan Allah’ın dostudur, Allah’a sürekli şükredicidir. Allah’a muhtaç olduğunu ve Allah’ın yardımı, rızası ve sevgisi ile güzel bir hayat yaşayabileceğini ve ahirette en güzelini umabileceğini bilmektedir. Allah’ın rızası ve dostluğu onunladır, zaten bunun dışında kuşkusuz ki hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Bu bilinçle yaşayan bir insan, sevmeyi, vefayı, nimetin değerini elbette ki en iyi bilendir. Yüce Allah, bir ayetinde şöyle buyurur:
Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, O’ndan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Al-i İmran Suresi, 160)

Saturday, June 21, 2008

MÜSLÜMANIN HER DAKİKA, HER SAAT BAŞI AKLINDAN GEÇİRMESİ GEREKEN BİLGİLER

"... Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O'nu tesbih et..." (Al-i İmran Suresi, 41)
"Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret..." (Araf Suresi, 205)
"... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur" (Ra'd Suresi, 28)

İman eden bir insan Allah'ın Kuran ile insanlara bildirdiği gerçeklere gönülden inanmış, tüm hayatını bu gerçekler doğrultusunda yaşamaya karar vermiş demektir. Allah'tan başka bir güç olmadığına, kaderin, hesap gününün, cennetin ve cehennemin hak olduğuna, dünya hayatının bir imtihan yeri olduğuna ve her insanın Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşamakla sorumlu olduğuna kesin kanaat getirmiştir. Bu imanı sonucunda bir insan, tüm hayatı boyunca artık Kuran ile bildirilen tüm bu gerçeklerin şuurunda olarak bir yaşam sürer. Her anını bu bilgiler ışığında, Allah'ın en razı olacağı ahlakı göstererek geçirir.
Ancak yine de insanın, ‘nasıl olsa ben tüm bu gerçekleri biliyorum, tüm bunlara gönülden inanıyorum’ diyerek, bu konular üzerinde derinlemesine düşünmeyi bir kenara bırakmaması gerekir. İnsanın sabah uykudan uyandığı andan itibaren, gün boyunca hemen her saat, her dakika aklından tüm imanı gerçekleri tekrar tekrar geçirmesi ona çok daha üstün bir ahlak mükemmelliği kazandırır. Allah'a olan sevgisini, Allah korkusunu, herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilmesinden kaynaklanan tevekkülünü, kendisinin ise Allah'ın yarattığı ve O’nun hakimiyeti altında hareket eden aciz ve muhtaç bir varlık olduğunu ve aynı zamanda yalnızca Allah'ın yarattığı bir görüntüden ibaret olduğunu hemen her dakika yeniden düşünmelidir. Dünya hayatının çok kısa olup çok hızla tükendiğini, insanın hızla yaşlanmaya doğru sürüklendiğini, genç yaşlı demeden ölümün insan için an meselesi olduğunu, her olayın insanın denenmesi için yaratıldığını, asıl olarak Allah'ın rızasını ve sonsuza dek Rabbimiz'in sevgisini kazanabilmeyi, ahireti, Müslümanlarla orada sonsuz bir beraberlik içinde yaşamayı hedeflediğini kendine sık sık hatırlatmalıdır. Müslümanları neden sevdiğini, Allah'ın “Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever.” (Saff Suresi, 4) ayetiyle hatırlattığı gibi, tüm Müslümanların, adeta tek bir vücut gibi birbirlerinin parçası; en yakın dostları ve velisi olduğunu düşünmesi çok önemlidir.
Tüm bu gerçekleri bilmek ve bunlara inanmak kadar, bunları sık sık yeniden düşünmek, derinleştirmek ya da zikretmek de Müslümanın hem önemli bir sorumluluğu hem de kendisini daha güzel bir ahlaka ulaştıracak çok önemli bir vesiledir.

Friday, June 20, 2008

DARWINİSTLERİN ÇIKMAZI

Resulleri kendilerine apaçık belgeler getirdiği zaman, onlar, yanlarında olan ilimden dolayı sevinip-böbürlendiler de, kendisini alay konusu edindikleri şey, onları sarıp-kuşatıverdi. (Mü'min Suresi, 83)


Darwinistler yıllardır temelini yalan üzerine kurdukları sahte teorilerini dünyaya kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Kullandıkları yöntemler ise bilimsellik adında insanlara sunulan ve bilimle yakından uzaktan ilgisi olmayan uydurmacalardır. İşte evrimciler yukarıdaki ayette Allah'ın bildirdiği gibi bu sahte teorinin bir gücü olduğunu sanıp 'sevinip- böbürlendiler' fakat yerdeki ve gökteki iman delillerini gösteren, Allah’ın yüce Varlığını ve üstün yaratmasını delillendiren eserler adeta onları 'sarıp-kuşattı'. Özellikle Yaratılış Atlası eserinin tüm dünyaya yayılmasıyla Darwinistlerin adeta elleri kolları bağlandı. Yaratılış Atlası’nda sergilenen milyonlarca yıllık fosiller canlıların evrimleşmediğini ve Allah tarafından kusursuzca yarartıldığını tüm dünyaya kanıtladı. Ayetin tecellisi olarak 'alay konusu edindikleri şey, onları sarıp kuşattı.'

HAL İLMİ

Müslümanlar birbirlerinin velileridir. Allah'ın emir ve yasaklarına uymada birbirlerini destekler, uyarır ve birbirlerine merhametle doğru yolu gösterirler. Müslümanlar bir arada olduklarında bir kişinin vicdanlı, güzel ahlaklı tavrı, diğer Müslümanları da olumlu yönde etkiler. Bu şekilde Müslümanlar birbirlerinden hal alır, yani güzel özelliklerini örnek alırlar. Allah Müslümanların tavrının nasıl olması gerektiğini bir ayetinde şu şekilde bildirmiştir:

Gerçekten insan, ziyandadır. Ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka. (Asr Suresi, 2-3 )

Müminler hiç konuşmasalar dahi tavırlarıyla birbirlerine örnek olabilirler. Allah rızasına uygun olan davranışın nasıl olması gerektiği sözlü ifade edilmese bile hal ile müminler arasında anlaşılır ve yaygınlaşır. Müslümanlar birbirlerinin ruhaniyetlerinden istifade ederler. Bir müminin Allah korkusundan kaynaklanan derinliğiyle oluşan ruhaniyeti diğer müminlerin imani derinliğinden etkilenmesiyle kat be kat artar. O yüzden mümin topluluğu az dahi olsa, bir arada manevi olarak çok kuvvetli olurlar. Bu kuvvetin sebebi Allah'a tam bir güven ve teslimiyetle bağlı olmaları ve Allah rızası için birbirlerine sadık olmalarıdır.

'YARINDAN SONRA'

Allah dünyanın sıcaklığını dengede tutuyor ve bu dengenin devamını sağlıyor. Sıcaklık biraz daha fazla artsa buzullar eriyip dünyanın dengesi bozulabilir. Ama böyle bir şey yaşanmıyor, Tüm evrende ve dünya üzerinde belirlenmiş olan bu denge sürekli olarak korunuyor. Güneşin sıcaklığı biraz artsa tüm galaksimiz bundan etkilenir. Fakat Allah’ın belirlediği düzen mükemmel şekilde sabittir ve Allah bu düzenin hiç durmadan devamlılığını sağlar. Dünyaca ünlü 'Yarından Sonra' filminde buna benzer bir tasvir yapılmıştır; ani fırtına çıkar, hava soğumaya başlar ve o kadar hızlı soğur ki, bir helikopter birden donar, içindeki insanlar ise bir kaç saniyede donarak ölür.
Devasa evrende dünyanın sürekli düzgün ve emniyetli bir seyrinin olması insanların mutlaka düşünmesi gereken bir iman hakikatidir. Allah bizlere üstün gücünü göstermektedir. Şuuru açık bir insan, bu iman hakikatleriyle, Allah’ın yüce kudreti karşısında acizliğini ve Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini çok iyi anlar. Bir ayette Allah şu şekilde bildirmektedir:
Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor. (Enbiya Suresi, 32-33)

Thursday, June 19, 2008

Kalp Atışının Devamlılığı

Henüz annemizin karnında tek bir hücre halinde iken ve henüz şekillenmemişken, bir süre sonra bizi oluşturan hücrelerden kimisi kalp olmaya karar verir, kimisi göz olmaya karar verir. Şuursuz hücrelerin son derece kompleks organlara dönüşmesi Allah'ın dilemesiyle olur. Bu andan sonra Allah'ın kalp olmasını emrettiği hücreler birer birer atmaya başlar ve biz son nefesimizi verene kadar da atmaya devam ederler. Biz koşarken, yürürken, çalışırken hatta uyurken kalp sürekli atmaya devam eder ve bu harekette hiçbir kesinti olmaz. İnsanın uykuda hiç şuuru olmadığı halde, kalbinin atması Allah'ın dilemesiyle gerçekleşen bir mucizedir. Allah'ın devamlı kalbi attırması çok büyük nimettir, çünkü bizim, kalbin düzenli atması, gerektiğinde hızlanıp, gerektiğinde yavaşlamasıyla ilgili hiçbir şey yapmaya gücümüz yetmez. Allah, nimetin devamlılığını sağlayarak insanlara merhamet etmektedir. Yüce Allah'ın yaratması, bir ayette şu şekilde belirtilmektedir:

Rabbinin Yüce ismini tesbih et, ki O, yarattı, 'bir düzen içinde biçim verdi', takdir etti, böylece yol gösterdi. (A'la Suresi, 1-3)

DNA'nın Sürekli Yenilenip Kopyalanması

Allah insanın tüm özelliklerini DNA'da saklamıştır. Bir insanın daha kendini bilmezken, göz rengi, boyu, kemik yapısı ve akla gelebilecek her bilgi DNA'da mevcut bulunmaktadır. Allah, DNA'yı sürekli çoğalacak gibi yaratmıştır ve devamlılığını sağlamıştır. İnsanın kendi iradesi dışında hücreler çoğalır ve bilginin devamlılığı gerçekleşir. İnsan bedeni ile ilgili milyonlarca detay hiç hatasız koplayanarak DNA'ya geçer. Hücrenin Allah'ın dilemesiyle yaptığı bu işlemi insan yapmaya kalksa bu olağanüstü kompleks sistemde hata gerçekleşmemesi son derece zordur. Tabi böyle bir hata da hücrenin ölümü demektir. Çok açıktır ki DNA'nın varlığı ve kopyalanması Allah'ın üstün aklını bize kanıtlayan gerçeklerden biridir. Allah'ın kusursuz yaratışı aşağıdaki ayetlerde şu şekilde belirtilmiştir:

Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: "Ol" der, o da hemen oluverir. (Mümin Suresi, 68)

... Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendir. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O'dur. (Yusuf Suresi, 100)

Mevsimlerin Devamlılığı

Mevsimler, Dünya’nın kendi dönüşünün, güneşin etrafında döndüğü yörünge ile aynı hizada olmamasından kaynaklanır. Bu elbette Yüce Rabbimiz’in yarattığı muhteşem bir düzenin tecellisidir. Allah dilese tüm dünyada 365 gün boyunca bir tek kış mevsimi olurdu, bizler de bunun dışında yaşam nasıl olurdu bilemezdik. Allah dört mevsim yaratarak insanlara çok çeşitli nimetler sunmaktadır.
Allah bilinen insanlık tarihinden bugüne kadar sürekli olarak mevsimleri yaratmıştır. Ve devamlı yaratmaya devam etmektedir. İlkbahar'ın ardından yaz mevsiminin gelmesini herkes bekler, kimsenin bu konuda şüphesi olmaz. Ve gerçekten de yaz gelir. Oysa Allah dilese dünyada yaz mevsimi bundan sonra hiç yaşanmayabilir. İşte bu gerçek, Kuran'a uyan insanların Allah'ın sunduğu nimetleri derinlemesine düşünmesi ve şükretmesi içindir.
Her bir mevsimin kendine has nimet zenginliği vardır. Yazın çoşan çiçekler, iştah açıcı rengarenk meyveler, Güneş’in ve denizin güzelliği Allah'ın insanlara sunduğu nimetlerden bazılarıdır. Allah bu nimetlerin devamlılığını sağlayarak insanlara ikramda bulunur, merhamet eder. Allah bir ayetinde şu şekilde bildirmiştir:

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164 )

BAV Mukaddesatı Koruyan Bir Kaledir

Bilim Araştırma Vakfı aileyi, dini, mukaddesatı koruyan bir kaledir. Bilim Araştırma Vakfı yıllardır, aileyi, maneviyatı, mukaddesatı yıkmaya çalışan, Türkiye'yi Doğu Komünist Türkiye ve Batı Komünist Türkiye olarak ikiye bölmeye çalışan masonlara, sabetaycılara ve sabetaycı ailelere karşı mücadele veriyor. PKK'da da bir çok anne ve baba var ama bu anne-babaların çocukları bunlara karşı tavır koyuyorlar. Anneleri, babaları diye bunların sözlerini dinlemiyorlar. Sabetaycı, ahlaksız ailelere karşı da çocukları tavır koyuyor. Bu tavır yüksek bir ahlakın göstergesidir. Bunu anlamayan bazı aklı evveller de kendilerince Türk haklını kandıracaklarını zannederek orada burada piyasa felsefesi yapıyorlar. Türk halkı böyle demagojilere inanmaz. Kızını karısını satmaya kalkan aileler nasıl ahlaksızlık yapıyorsa, PKK'lı ailelere karşı nasıl çocukları tavır koyuyorsa, aynı şekilde sabetaycı, üçkağıtçı, sahtekar ailelerin ahlaksızlıklarına tavır koymak da gerçek Müslüman Türk genci için şerefli ve soylu bir tavırdır.

KADİR ÇELİK CEVAP

Sn. Kadir Çelik, Sayın Adnan Oktar ile yapılan röportaj esnasında emniyette işkence altında alınmış olan polis ifadelerine atıfta bulunarak, “ben olsaydım bu açıklamaları yapmazdım” mealinde bir izahta bulunmuştur. Oysa Sn. Kadir Çelik’in bu beyanı, gerçekçilikten uzaktır. Sayın Çelik, böyle bir ortam içinde muhtemelen daha önce bulunmadığından, bir kahramanlık vasfı olabileceğini düşünmüş ve tüm baskı ve işkencelere rağmen, orada bulunan görevlilerin isteklerine ve taleplerine karşı gelebileceğini, bu yönde açıklamalar yapabileceğini zannetmiştir. Oysa ortam hiç de Sn. Kadir Çelik’in sandığı gibi değildir. Bu tür kahramanlık izahları, kuşkusuz ki filistin askısındayken kalmayacaktır. Emniyete gidip ifade vermek, emniyete gidip herhangi bir çekim yapmaya benzememektedir. Oradaki ortam, rahat konuşulabilecek, karşılıklı anlayışa dayalı, dostane bir ortam değildir. Kahramanlık yapılacak bir ortam hiç değildir. İşkencenin yoğun olarak yaşandığı ve avukatların hazır bulunmadığı böyle bir ortamda sağlıklı zihniyette olan bir kişinin yapacağı en akılcı şey, kendisinden istenileni tam olarak yerine getirmek, iddiaların tümünü kabul etmektir. Orda bulunan kişiyi rahatlatan ise olayın gerçeğini, birkaç gün içinde savcılara açıklayacak olması ve durumun böyle olmadığını nasılsa detaylarıyla izah edecek olmasıdır. Hakime ve savcıya güvenen bir insan için emniyette üzerine atılan suçlamaları kabul etmek en mantıklı yoldur. Üstelik de bu ortamda bulunduğu süre içinde Sayın Adnan Oktar’ın üzerinde 100’e yakın kişinin sorumluluğu bulunmaktadır. Masum insanlar gözaltına alınmıştır ve bu kişilerin sakatlanmaması veya ölümle sonuçlanan olaylar olmaması için Sayın Adnan Oktar mümkün olduğunca ortamı gerginleştirmeyecek bir tutum izlemiştir. Önemli olan o sırada, hayati sorumluluğu yerine getirebilmek, onlarca insanı koruyabilmektir.
Sayın Kadir Çelik ortamın nasıl ürkütücü olabileceğini tahmin edemiyor olabilir. Birebir yaşamadığı için bu ortamda bir kahramanlık yapılabileceğini düşünüyor olabilir. Oysa işin gerçeği hiç de bu şekilde değildir. Sorumluluğunda onlarca insan olduğunu, işkence ve baskı altında başka yolunun olmadığını ve işin gerçeğini savcının huzurunda açıklayabilme gibi bir imkanı olduğunu düşündüğünde, kendisi de böyle bir kahramanlık yapmasına gerek oymadığını kuşkusuz ki anlayacaktır.

ANTİK ŞEHİRLERDE DE BİZLER GİBİ YAŞADILAR

Antik Yunan’da dev sütunlarla yükselen yapıtlar, Mısır’daki devasa büyüklükteki piramitler, Petra’da kayalara oyulmuş yapılar keşfedildikleri ilk günden beri merak ve heyecan konusudurlar. Bu binalar nasıl yapıldı? Burada kimler yaşadı? Bu insanların nasıl bir yaşantıları vardı? Bu soruların cevabı çok açıktır. Onlar da aynı bizim gibi ihtiyaçları, estetik anlayışları, dini inançları, duyguları, fikirleri, sosyal hayatları olan insanlardı. Bu nedenle göze hoş gelen ihtişamlı binalar inşa ettiler, altını, değerli taşları işleyerek süslemede kullandılar, güzel evler, barajlar, su kanalları, ibadet yerleri inşa ettiler. Bu şehirlerden geri kalanlar bize bu insanların tahminlerin ötesinde oldukça zengin bir sosyal hayat yaşadıklarını gösterdi.
Bilimsel alanda da şaşırtıcı bilgiye sahiptiler. Mısırlılar piramitleri inşa etmek için bugün bile halen keşfedilemeyen mühendislik bilgilerini kullandılar. Sümerler, Zigurat kulelerinden uzayı inceleyerek, 12 aylık takvimi oluşturdular. Mayalar bir yılın 365 günden biraz daha uzun olduğunu bilecek kadar hatasız bir matematik hesabı yaptılar. O halde bu insanlar asla ilkel bir anlayışa sahip değillerdi. Dine, sanata, bilime duydukları ihtiyaç ve bunları olabilecek en mükemmel düzeyde yaşamış olmaları bu insanların bizden hiçbir farkları olmadığını göstermektedir.
Bunlar, günden güne artan arkeolojik bulguların ortaya çıkardığı gerçeklerdir. Ancak Kuran’da Allah bize geçmişte yaşamış kavimlerin üstün başarıları olduğunu bildirmiştir.

Şeytanın Etkisiyle “Üzüntüden Zevk Alma” Mantığı

Allah’a karşı büyüklenen, Cennet’ten kovulan şeytanın amacı tüm dünya hayatı boyunca insanların tümünü Allah’ın yolundan saptırmak ve onları olmadık kuruntulara düşürmektir:
Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır.
(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa Suresi, 119-120)
İşte şeytanın bu etkisi sebebiyle insanlar üzülmeye, sinirlenmeye şaşırtıcı şekilde eğilim gösterirler. Hatta olayların içinde sinirlenecek veya üzülecek bir konu bulmaya çalışır, özellikle onun üzerinde yoğunlaşırlar. Haksızlığa uğradığını düşünerek üzüntü ile boğuşmak, arkasından intikam almaya çalışmak Kuran ahlakına uymayan her insanın başındaki en büyük belalardan biridir. Şeytan amacını bu yolla gerçekleştirmekte, insanları olmadık kuruntulara düşürerek onları dünya hayatında oyalamaktadır.
Filmler bile bu tema üzerine kurulmuştur. Önce kişi mutlaka bir haksızlığa uğramakta, ardından esaslı bir intikam peşine düşmektedir. Seyredenler bu ruh halini çok iyi bildiklerinden haksızlığa uğrayan kahramanın tarafını tutarak heyecanlanır, onun hislerini olduğu gibi paylaşırlar.
Bu tutum insanları sıkıntılara, belalara, boş kuruntulara, hastalıklara, stres ve yorgunluğa, dikkat kapanıklığına iten bir sistemi beraberinde getirir. Bu şekilde davranan kişi üzülerek, hatta intikam aldığını düşünerek aslında kendisine zarar verir. Şeytan, bu kuruntularla insanları cehennemin karanlık ve bela dolu ruh haline yöneltir.
Oysa Allah her şeyi bir kader ile yaratmıştır. İnsan, endişe etse de üzülse de kaderinde yaşayacakları bellidir. Ve daha da güzeli, bu kader dahilinde Rabbimiz her şeyi hayır ile yaratmıştır. Tüm güzelliklerin ve nimetlerin Sahibi, sonsuz güzel olan Rabbimiz’in ayetinde belirttiği gibi “...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz”. (Nisa Suresi, 170) Nasıl bir durumun kişi için hayırlı olduğunu yalnız Allah bilir. Dolayısıyla insanın kendisi için zaten hayırla yaratılmış olan bir olay için üzülmek, onun sonuçlarını uzun uzun düşünmek yerine, Rabbimize tevekkül edip bunun mutlak güzel bir sonuç ile sonuçlanacağına inanması gerekmektedir. Tüm yaratılanlar Yüce Allah’a aittir ve kuşkusuz Rabbimiz bunların sonucunu bilir. Allah’ın her şeyi en kusursuz şekilde hayırla yarattığına iman etmek ve buna kalpten inanarak yaşamak, Allah’ın dilemesiyle, dünyada da ahirette de insana en büyük kazancı sağlayacaktır. Kuşkusuz en doğrusunu Allah bilir.

TOPLUM ÇOCUKLARI ŞEYTANLAŞTIRIYOR


Toplumdaki sevgisizlik, mutsuzluk ve kargaşa gün geçtikçe daha da fazla artıyor. İngiltere'de çocuklarla ilgili hazırlanan bir raporda çocukların toplum tarafından 'ŞEYTANLAŞTIRILDIĞI' ortaya konulmuştur. Raporda ülke genelinde çocuklara karşı tutumların sertlefltiği, tutuklanan çocukların sayısının çok fazla olduğu belirtilmiştir. Bu gerçek toplumda Kuran ahlakının yaşanmasının hayati önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Çünkü Kuran ahlakına uyan insanlar, birbirlerine karşı son derece merhametlidir. Böyle kişiler arasında sevgisizlik, mutsuzluk, kargaşanın olması mümkün değildir.
Yüce Rabbimiz ayetlerinde şöyle buyurur:

Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 15-16)

Müslümanlar, için diğer Müslümanlar kendi nefislerinden evladır. Kendilerinden önce birbirlerini korur, birbirlerini yüceltir, birbirlerine değer verirler. Özellikle korunmaya muhtaç bir çocuk söz konusuysa kendini bir kenara bırakarak Allah rızası için zevkle ve şefkatle ona yardımcı olurlar. Dolayısıyla Müslüman bir toplumda daima huzur vardır. Herkes Allah rızasına uygun hareket edeceği için kargaşa olmaz, suç işlenmez. Allah'tan korkan müminler birbirlerine karşı son derece fedakar ve merhametli olurlar. Allah'ın dilemesiyle huzur içinde, mutlu ve sevgiyle yaşayabilirler. Allah sevgisi ve korkusunun yoğun olarak yaşandığı insanlar arasında ne sevgisizlik kalır ne mutsuzluk. Allah Kuran'da insanlar arasında sevgiyi, yardımlaşmayı övmüş, güzel ahlakı emretmiştir. İnsanlar fıtrat olarak sevgiye, güzelliğe eğilimlidir. Mutlu olmak isterler. Fakat mutluluğu dünyevi sebeplerde aradıklarında, büyük bir yanılgıya düşer aradıkları huzur, güven ve sevince bir türlü ulaşamazlar.
Allah bir ayetinde, insanların fıtratının Kuran ahlakına uygun olarak yaratıldığını belirtmiştir:
Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)

Para ya da mal hırsı şeytanın oyunlarından biridir. İnsanlar ahireti düşünmeden, iman etmeden, sadece dünyadaki çıkarları için yaşadıklarında adeta şeytanın birer dostu haline gelirler. Fakat onlar bunu yaparken, Kuran’da belirtilen şu gerçekten habersizdirler: “... şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız" bırakandır.” (Furkan Suresi, 29) İşte bu yüzden hergün gazetelerde insanların gitgide “şeytanlaştıklarına” dair haberlere rastlamak neredeyse olağan bir şey haline gelmiştir. Suç işleyen çocukların, katil, sapık, saldırgan insanların sayısı ürkütücü bir düzeye ulaşmıştır. Çözüm, Kuran ahlakının tam olarak yaşanması, Allah sevgisi ve korkusu ile hareket edilmesidir.

AVRUPA'DA YAPILAN ANKETLER YARATILIŞ İNANCININ HAKİMİYETİNİ BELGELİYOR

Yaklaşık 1.5 asırdır Darwinist ve materyalist telkinlerin baskısı altındaki Avrupa halkı, Yaratılış Atlası'nın Avrupa'da dağıtımıyla, ilk defa gerçekleri açıkça görme imkanı buldu. Evrim teorisinin bilimsel bir değeri olmadığını, ideolojik kaygılarla gündemde tutulduğunu gözler önüne seren bu eser, Avrupa halkında ciddi bir inanç değişikliğine sebep oldu. Farklı ülkelerde yapılan anketler, Darwinizm'e inananların sayısında önemli bir azalma olduğunu ortaya koyarken, Avrupa'da artık yaratılış inancının hakim olduğunu gösterdi.

FRANSA / Science Actualités / 16 Şubat 2007

Fransız Science Actualités sitesi, Fransa'da Yaratılış Atlası'nın dağıtımından sonra meydana gelen büyük etkinin ardından, halka açık bir anket düzenlemiştir. Bu anketin sonuçlarına göre Fransa'da Darwinizm'in yerle bir olduğu anlaşılmıştır. "Evrim Konusundaki Düşünceleriniz" başlıklı anket sonuçlarına göre, halkın %92'sinin evrime inanmadığı ortaya çıkmıştır.

ALMANYA / Die Welt / 17 Nisan 2008

Almanya’nın en önemli yayınlarından Die Welt gazetesinin internet sitesinde, yaratılış konulu bir anket düzenledi. Ankette sorulan "Size göre yaşam nasıl oluştu?" sorusuna katılımcıların %86’sı "Allah yarattı" şeklinde cevap verdi.

DANİMARKA / Ekstra Bladet / 29 Haziran 2007

Danimarka'nın yüksek tirajlı günlük yayınlarından Ekstra Bladet gazetesinin internet sitesinde yer verdiği anket sonuçlarına göre, "Danimarkalılar artık evrime inanmıyor". Anketteki "İnsanların Maymundan Geldiğini Düşünüyor musunuz?" sorusuna, Danimarka halkının %88’i "Hayır" cevabını vermiştir.

ALMANYA / Süddeutsche Zeitung / 8 Temmuz 2007

Almanya'nın en büyük gazetelerinden Süddeutsche Zeitung'un internet sitesinde, evrimin gerçekleşip gerçekleşmediğiyle ilgili düzenlenen ankete göre, insanın bir Yaratıcı'nın eseri olduğuna inananların oranı %87 çıkmıştır.

İSVİÇRE / Blick / 4 Mayıs 2007

İsviçre’nin yaygın okunan gazetelerinden Blick’in internet sitesinde düzenlenen ankette, Yaratılışa inananların oranı %85 olarak çıkmıştır.

MÜMİN HER ŞARTTA NEŞELİ, HUZURLUDUR



Mümin, her koşulda Allah’a teslim olan bir ruhta yaşadığı için hadiste anlatıldığı gibi hayatının her anı güzellikle dolu olur. Allah’ın sunduğu güzelliklere şükrettiği için sevinci sıradan bir insana göre çok daha yoğun olur. Sahip olduğu nimet dolayısıyla Allah’ı yüceltmek, O’na sevgisini sunmak müminin neşesine daha da bir coşku katar.
Allah kendisine imtihan olarak bir zorluk yarattığında da bu coşkusunda hiçbir azalma olmaz. Bu sıradan bir insana çok şaşırtıcı gelebilir ama mümin bu tarz durumlarda da Allah’a şükreder. Hastalık, zor yaşam şartları, yoksulluk gibi zorluk gibi görünen zamanları mümin fırsat bilir ve yine coşkuyla Allah’a bağlılığını gösterir. Böyle zamanlarda mümimin sabrı tahammül şeklinde olmaz. Bilakis Allah, kendisine sabır göstermesi gereken bir durum yarattığı için bunun sevincini yaşar ve bir nimete kavuştuğunda duyduğu şekilde
neşeli olur. Mümin zorlukların, çilenin imanını olgunlaştıracağını bildiği için bunları Allah’ın kendisine sunduğu bir nimet olarak değerlendirir. Dolayısıyla zahiri bir gözle bakıldığında sıkıntı gibi görünen olaylar aslında Allah’ı derin manada düşünebilen mümin için birer nimettir.

Wednesday, June 11, 2008

Gören, Duyan, Hisseden RUH'tur

Beynin içinde göz yoktur ama insan kusursuz güzellikte bir dünyayı sürekli olarak seyreder.
Beynin içinde kulak yoktur, ama insan sürekli olarak hiçbir hışırtısı, cızırtısı olmayan kusursuz netlikte bir ses duyar.
Beyin bir yere dokunamaz, ama eli ayağı olmadan bütün her şeyi mükemmel şekilde hisseder.
Gören, duyan, hisseden RUH’tur. Her şeyi insanın ruhunda var eden, gösteren, duyurtan, hissettiren Yüce Rabbimiz olan Allah’tır.

Friday, June 6, 2008

Cinayetlerin Sona Ermesi İçin Allah İnancının Güçlendirilmesi Şarttır


Türkiye’de son dört ayda 8 tane anne cinayeti işlenmiştir. Yani 8 tane genç, annelerini soğukkanlılıkla, vahşice öldürmüş ve bunun detaylarını yine aynı soğukkanlılıkla anlatmışlardır. Son birkaç aydır eğitmenler, psikologlar bu konuyla ilgili toplantılar, konferanslar düzenlemekte, köşe yazarları yazılar yazmakta ve toplumun hemen her kesiminden insan, bu tüyler ürperten olayları konuşmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde 17 yaşında bir gencin, annesini hunharca katletmesi, olayla ilgili herşeyi internetteki kişisel web sayfasında yayınlaması, her insanı ürpertecek şiddettedir. Bu son olay, aylardır süregelen vahşet olaylarının en şiddetlisi olmasının yanı sıra, en açık şekilde ifade edilmiş olanıdır. Bu kişi gerek internet sayfasında gerekse sözlü ifadelerinde, “Allah’a inanmadığını, , şeytana hizmet eden bir mantıkta olduğunu, dini değerleri tanımadığını” açıkça dile getirmiştir. Tüm bunlar bu gencin içinde bulunduğu, vahşetten adeta zevk alan karanlık ruh halini, hayat felsefesini en açık şekilde ortaya koymaktadır.

Gitgide artan vahşetin sebebi, kuşkusuz ki insanların bazılarının Allah inancından uzaklaşmaları, Allah’tan gereği gibi korkmamaları ve kendilerini düyada hiçbir sorumluluğu olmayan birer hayvan türü olarak görmeleridir. Böyle bir anlayış hakim olduğunda ise, bu tip korkunç olayların yaşanması, çocukların vahşi bir içgüdü ile hareket ediyor olmaları beklenen bir durumdur. Bu inançta olan insanlar, ahirette Rabbimiz’e hesap verecekleri, kendilerinden ve Allah’ın yarattıklarından sorumlu birer varlık oldukları bilincinden uzak yaşarlar. Onlar için, kendileri de, etraflarındaki insanlar da, anneleri babaları da birer hayvan türüdür ve Darwinizm’in sebep olduğu bu inanç sistemi sebebi ile insani duygular değil, hayvani duygular ağır basmaktadır. Bu ruh halinde inançsızlık insanı sıkıntılı, nefret ve endişe dolu ürkütücü bir ruh haline iter. Kişi ailesinden, çevresinden, hayvanlardan, tüm canlılardan nefret eder ve olabilecek en uç noktada bunlara zarar verecek hale gelebilir. Saldırganlıktan, öfkeden, kavgadan, pislikten zevk alır. Allah korkusu olmadığı için, suç işlemede son derece pervasızdır. Tıpkı bu örneklerde görüldüğü gibi...

Bütün bunların getirdiği sonuç şudur: İnsanların, toplumların Allah inancı ve Allah korkusu ile yetiştirilmesi, eğitilmesi gerekmektedir. Allah’a inanan, vicdan sahibi insanlar dengeli bir ruh haline, sağlam, güçlü kişiliğe sahip olurlar. Böyle insanlar öncelikle ahlaklarına kattıkları sağlam özelliklerle kendilerine, sonra da çevreye ve topluma faydalı insan haline gelirler. Böyle kişiler için insan, Allah’ın ruhunu taşıyan değerli bir varlıktır. İnsana saygı, sevgi ve hürmet, Allah rızası için yaşandığından ve kişi her yaptığından Allah’a hesap vereceğini bildiğinden başıboş ve umursuz değildir. Kutsal değerlere, aileye, örflere gereken değeri verir. Çevresindeki varlıkların tümüne karşı içinde bir muhabbet vardır. Bunlara değil zarar vermek, onlara karşı daima bir merhamet içinde olur. Ani ve kontrolsüz hareketler yapmaz, öfkeye kapılmaz, saldırganlıktan uzaktır. Çevresindeki herşeye merhametle, güzel ahlakla yaklaşır. Çevresine hep güzellik, güzel ahlak sunar. Madden ve manen temizdir.

Böyle bir insanın canlılara, hele hele insanlara, kendi anasına-babasına zarar verme ihtimali yoktur. İnsanların yüzyüze kaldığı bu belanın tek sebebi, Allah korkusundan uzaklaşmalarıdır. Sıkça karşılaşılan belalara karşı alınacak yegane etkili önlem, bu zulüm sistemini kökeninden ortadan kaldırmak ve çocukları Allah sevgisi ve Allah korkusu ile büyütmektir. Aksi takdirde, alınmış hiçbir yüzeysel önlem, bu önemli yarayı tamir etmeyecektir. Allah, Hz. Adem’in oğullarından birini, ayetinde Müslümanlara örnek vermiştir:

"Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." (Maide Suresi, 28)

Wednesday, June 4, 2008

Allah’ın Dilemesiyle Yaşanacak Olan Sonsuz Sevgi

Yüce Allah, sonsuz akıl sahibidir. Sonsuz ilim ve nimet sahibidir. Ve Rabbimiz sonsuz güzelliktedir, sonsuz sevgi sahibidir. Sonsuz güzelliğinin bir tecellisi olarak insanı yaratmıştır ve onu suret suret kılmıştır.
İnsan ise, Allah’ın kendisine vermiş olduğu ruhu taşımaktadır. Bunun anlamı ise şudur: İnsan, Yüce Rabbimiz’in rahmeti ve dilemesi ile her şeyin çok fazlasına sahip olabilir.
İnsanlar genellikle dünya hayatında bunu bilmeden yaşarlar. Bu nedenle uçsuz bucaksız bir sevgi gücüne ve akla sahip olabileceklerini düşünmezler. Bunun bir sonucu olarak, karşılarındaki insanı Allah’ın ruhu olduğu için sevemez bunu akıllarından dahi geçirmezler. Karşılarındaki insanın, Allah’ın ruhu olmasından kaynaklanan bir ruh derinliği olduğunu dolayısıyla bu ruh derinliği içinde onunla içli ve güçlü bir sevgi yaşayabileceklerini bilemezler. Kuşkusuz ki bu çok büyük bir eksikliktir.
Tüm bu sebeplerle bu insanların sevgi anlayışları genel anlamda son derece yüzeyseldir. Gösterdikleri ve yaşadıkları sevgi bedenle sınırlıdır. Ya da eve, arabaya, gelecek güvencesine... Bunun bir sonucu olarak bedene zarar geldiğinde, ev, araba ortadan kalktığında, gelecek tehlikeye girdiğinde sevgi de biter. Bu anlayışta bunun ötesi yoktur. Bunu telafi edip yeniden oluşturacak bir sistem yoktur. Hepsi geçici değerlere bağlı olduğundan, dünya hayatı da geçici olduğundan, bunların zamanla ortadan kalkıp yok olması dolayısıyla sevginin de yok olması kaçınılmazdır. Nitekim böyle de olur.
Kişi, karşısındaki insanı Allah’ın ruhu olduğu için sevdiğinde ve Allah’tan gelecek sonsuz bir sevgi ve sevme ihtimali olduğunu bildiğinde ise, bu duygunun tükenmesi Allah’ın dilemesi dışında imkansızdır. Zamanla, hastalıklarla, yokluk ve zorluklarla azalan değil; zaman geçtikçe olgunlaşan, derinleştikçe artıp çoğalan bir sevgi yaşayabileceğinin farkında olur. Bunun bir sınırı yoktur. İnsanın asıl hali ahiretteki halidir. Orada acizlikler yoktur, güçlükler yoktur. Orada Allah, dilediği mükemmel beden ile insanı istediği şekilde tecelli ettirecektir. Allah’ın ruhunu taşıyan bir insanın sırf ruhun aldığı zevki hissederek sevgiyi yaşaması, o kişinin gözlerindeki, aklındaki derin kişiliği ve varlığı keşfederek onunla zihninde derin bir bağlantı kurabilmesi ancak Allah’a bağlanması ve Allah’ı anlaması ile mümkün olabilir. İnsan, Allah’ın ruhunu taşıdığını bilerek sonsuz nimet içindedir. Allah’ın dilemesi ile her şeye sonsuz kere sahip olabilir. Elbette ki sevgiye de.
Yüce Rabbimiz bir ayetinde gerçek sevginin ancak Allah’ın katından insana bahşedileceğini haber vermiştir:
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)

Hz. Mehdi'nin Zuhuruyla Toplum Sevgi ve Muhabbet Dalgasına Kavuşacaktır

Son dönemlerde çok dikkat çeken durumlardan birisi de sevgisizliğin ve mutsuzluğun yaygınlaşmasıdır. İşine giden, yolda yürüyen, alış veriş yapan kısaca sokakta dolaşan insanların yüzüne bakıldığında bu sevgisizliğin ne kadar can yakıcı bir boyuta ulaştığı açıkça görülmektedir. İnsanların bakışlarındaki donukluktan, yüzlerindeki durgunluk ve solukluktan mutlu olmadıkları, sevgiye, merhamete, anlayışa hasret oldukları anlaşılmaktadır. En hareketli ve kalabalık ortamlarda bile kimse kimsenin yüzüne bakmamakta, kimse kimseye herhangi bir güzel söz söylememekte, iltifatta bulunmamakta, hatta çoğu zaman göz göze gelinmesine rağmen selam dahi vermeden geçip gitmektedir. Herkes bir an önce işini bitirmeye bakmakta, hedeflediği istikamete doğru gitmekte, ne etrafındaki insanlara ne çevresindeki güzelliklere, güzel bir çiçeğe, güzel bir mazaraya, sevimli bir hayvana ilgi göstermemektedir. İnsanların birbirlerini sevmemelerinden kaynaklanan neşesizlik ve karamsarlık, çevreye ve hatta binalara da yansımamaktadır. Bakımsız binalar, özen gösterilmemiş çevre bakımı hep bu sevgisizliğin tezahürlerindendir.
Ancak sevgisizliğin en önemli tehlikelerinden biri, sevginin olmadığı ortamlarda insanların öfkeye, nefrete, kine çok kolay yönelebilmesidir. En küçük bir hata, en ufak bir yanlış söz, aslında hiç önemli olmayan yanlış bir karar bir anda çok büyük bir suçmuş gibi büyütülmekte, toplumsal bir öfke ve kin dalgası meydana getirilmektedir. Türkiye'nin önde gelen liderlerine ve önderlerine karşı takınılan tutum bu durumun açık göstergesidir. Sayın Başbakanımız da dahil olmak üzere, Sayın Devlet Bahçeli, Sayın Deniz Baykal, Sayın Mesut Yılmaz gibi tüm liderler seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok olan insanlardır. Tabi ki bu normal bir durum değildir. Ahlakı, hayatı ve değerli hizmetleri ortada olan dini liderler hakkında da olmadık sözler söylenmekte, en akla gelmez düşmanlık içeren açıklamalar yapılmaktadır. Büyük İslam alimi Said Nursi'ye, değerli alim Süleyman Hilmi Tunahan'a, Sayın Fethullah Gülen'e, Sayın Esad Coşan'ın oğluna, Sayın Yaşar Nuri Öztürk'e karşı takınılan tutum ortadadır. Sevgisizlik ve öfke toplumda öyle bir hal almıştır ki, bir futbol takımının taraftarları diğer takımın taraftarlarına aklın almayacağı bir öfke duyabilmekte, hiçbir sebebi ve açıklaması olmayan bir şekilde düşmanlık beslemekte, neredeyse birbirlerini öldürebilecek şekilde taraflar birbirine saldırmaktadır.
Böyle bir ortam içerisinde Sayın Adnan Oktar'ın, bazılarının iddia ettiği gibi, imaj çalışması yapmasının manasının olmayacağı açıktır. Sayın Oktar, kimin ne dediğine bakmadan, kimin ne düşüneceğini önemsemeden Allah rızası için çalışan bir fikir adamıdır. Kendisine saygı duyan, gönül bağı olan bir avuç insanla Allah yolunda ilmi mücadelesine devam etmektedir. İnsanların sevgiden ve merhametten bu kadar uzak olduğu bir ortamda, yapılması gereken kişilerin tek tek kendi imajlarıyla uğraşmaları değil, toplumun manen güçlendirilmesi, sevgi ve insaniyet ruhunun yeniden kazanılması için güçlü bir kültürel çalışma yapılmasıdır.
Toplumdaki bu sevgisizliğin çok acil önlem alınması gereken bir aşamaya geldiği ortadadır. Türkiye'nin böylesine bir nefret toplumuna dönüşmesi, sevgisizliğin bu derece yaygınlaşması normal bir durum değildir. Bizim milletimiz İslam ahlakıyla yoğrulmuş, sevgiyi, merhameti, değer vermeyi, kıymet bilmeyi, anlayışı, affetmeyi bilen bir millettir. Toplumu derinden sarsıp manen ayağa kaldıracak bir ruhaniyet, muhabbet rüzgarı, sevgi ve coşku dalgası beklenmektedir. Allah'ın izniyle bu coşkuyu meydana getirecek, sevgi ve maneviyat rüzgarı estirerek köklü bir manevi değişim yaşanmasına vesile olacak olan Hz. Mehdi'dir. Hadislerde Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışıyla tüm toplumun coşkulu bir sevgi yaşayacağı, sevgisizlikten kaynaklanan mutsuzluk ve donukluğun ortadan kalkacağı, denizdeki balıkların bile razı olacağı manevi bir aydınlık ve neşenin yaşanacağı haber verilmiştir.

Mehdi zuhur eder, herkes sadece ondan konuşur, O'NUN SEVGİSİNİ İÇER ve O'ndan başka bir şeyden bahsetmezler. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 33)

Hadiste haber verildiğine göre Hz. Mehdi'nin sevgisi tüm toplumda bir sevgi rüzgarı esmesine vesile olacak, sevgisizliğin, öfkenin, nefretin sonu gelecektir.

Böylece yer ve gök sakinleri ondan razı oldukları gibi, havadaki kuşlar, ormandaki yırtıcı hayvanlar, denizdeki balıklar bile memnunluk duyacaklardır. ÜMMETİ MUHAMMED’DEN (SAV) MEMNUN OLMADIK HİÇ KİMSE KALMAYACAKTIR. (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal)

Hz. Mehdi'nin gelişinin vesile olacağı sevinç ve mutluluk, tüm toplumun razı olacağı, neşe ve huzurla yaşacağı bir sevgi ortamının oluşmasını sağlayacaktır.