Saturday, September 6, 2008

İYİ VE KÖTÜNÜN YARATILMASINDAKİ SIR

Bu dünya hayatı, Allah’ın yarattığı özel bir imtihan ortamıdır. İşte bu sebeple dünya hayatı, iyilerin yanında kötülerin de olduğu, insanların denendiği geçici bir yaşamdır. Bunun elbette çok büyük hikmetleri vardır. İyinin yanında kötünün görülmesi, insanların cennetin kıymetini anlayabilmeleri için gereklidir. İnsanlar, iyi ve kötünün birbirinden ayrıldığı bu ortamda Rabbimiz’in izniyle güzel tavır göstermekle denenmektedirler.

Dünya hayatı iyi ve kötülerin daimi bir mücadele içinde olduğu bir yerdir. Fakat bu dünyada kötülük ve iyilik, birkaç özelliğe göre belirlenmiş değildir. Kötü ile iyi, birbirinden tümüyle farklı, çok kapsamlı ve detaylı özel karakter niteliklerine sahiptirler. Kötü olan tamamen şeytanın yönlendirmesi ile hareket ederken, iyi olan vicdanına göre davranır. Kötü olanın Allah korkusundan kaynaklanan bir sınırı olmaz, her şeyi yapmaya hazırdır. Durum ve şartlar gerektirdiğinde, yalan söyleyebilir, iftira atabilir, haram yiyebilir, vefasızlaşır, hainlik yapar, menfaatini karşısındakine tercih eder, kindardır, kıskançtır, dengesizdir, entrikacıdır. Allah’tan korkusu olmadığından her türlü hainliği, her türlü kötülüğü yapabilecek potansiyeldedir. Çok dengesi bozulduğunda bir insanın canına kastetmemek için hiçbir engeli yoktur. Kötülük yaptıkça şeytanın daha fazla himayesine girer, daha fazla kötülük yapmaya yönelir.

Şeytanın kontrolündeki insanlar, nimetin güzelliğini, zevkini yaşamaları gerekirken, kötülük yapmanın, insanları zora sokmanın, karanlık, kabus ve korku getirmenin peşine düşerler. Yaşadıkları dünya hayatına farklı bir şekilde bakarlar. Ömürlerinin kısa olduğunu bilmelerine rağmen, bu kısa zamanı, kendi menfaatlerini düşünerek, hırs içinde ve düşmanlıkla geçirmeyi tercih ederler. Mücadeleleri ise, sürekli olarak iyi olanlarladır.

İyi olanlar ise, Allah korkusu ile hareket eden insanlardır. Bu insanlar için dünyada yaratılmış güzellikler birer nimettir. Allah korkusu onları hayatları boyunca iyi ve güzel davranışlarda bulunmaya, vefalı ve dürüst olmaya, asla haram yememeye, kimsenin hakkına tecavüz etmemeye, kendinden önce başkalarını üstün tutmaya, dost ve kardeş olmaya, güvenilir yaşamaya, arkadan plan kurmamaya, entrika yapmamaya yöneltir. Böyle bir insan yaşamının her anında güzel ahlaklıdır. Dengesizleştiği, sürpriz karakterler gösterdiği, kendisini kaybedip tanınmaz hale geldiği anlar yoktur. İyi olan, Allah korkusu ile hareket ettiği için, ortam ve şartlar ne olursa olsun mutlaka Kuran’a uygun davranır. İşte bu, iyi olanları kötü olanlardan ayıran en önemli farktır. Bu aynı zamanda kötülerin iyilere olan ezeli düşmanlığının da sebebidir. Onlar, Allah’ın güzel gördüklerinin tümüne savaş açmış olduklarından, Allah’ı sevenlere de düşmandırlar.

Bu dünya hayatı, iyilerle kötülerin birbirlerinden ayrıldığı bir imtihan ortamı olduğundan her ne zaman dünyada bir kargaşa ve kötülük olsa, Kuran’a uygun yaşamanın gerekliliği ile karşılaşılır. Dünya ancak Allah’ın rızasına uygun ve dolayısıyla Kuran’a uygun yaşandığında mutlak dostluğun, kardeşliğin, dürüstlüğün, sevgi ve merhametin yaşandığı kusursuz bir yer haline gelecektir. Dünyanın Kuran’da tarif edildiği şekilde yaratılmış bir yer olması, ahiretin varlığının da önemli bir kanıtıdır. İnsanlar Kuran’a uyup uymayacaklarına göre bu dünyada imtihan edilmektedirler. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Kusursuzluk, Allah’ın yarattığı ebedi cennette sonsuza kadar tecelli edecektir. Yüce Rabbimiz, kusursuzluk sanatını, cennette en güzel nimetlerle salih müminlere sunacaktır. Cennet, hiçbir kötülüğün, acizliğin, hüznün ve korkunun olmadığı, güzelliğin sonsuza kadar sunulduğu bir mekandır. Nimetlerin en güzelini ve kusursuzunu yaratmaya kadir olan Allah’ın üstün sanatı tecelli eder. Yüce Rabbimiz ayetlerinde şu şekilde haber vermiştir.

Ona yakınlaştırılmış (mukarreb) olanlar şahid olurlar. Gerçek şu ki, ebrar olanlar, elbette nimetler içindedirler. Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmektedirler. (Mütaffifin Suresi, 21-23)

Friday, September 5, 2008

KURAN'DA KANIN YASAKLANMASININ HİKMETLERİ

O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Bakara Suresi, 173)

Allah'ın kanı insanlara haram kılmasının hikmetleri 20. yüzyıl bilgileri ile ortaya çıkmıştır. Kan sindirim esnasında emilen protein, şeker, yağ gibi maddelerle, vitamin, hormon ve oksijeni hücrelere taşıyarak canlılığın devamını mümkün kılar. Diğer taraftan vücuttan atılması gereken çeşitli zehirli maddeler, zararlı atıklar da kan yoluyla taşır. Bu bakımdan kanın en önemli görevlerinden biri de üre, ürik asit, keratin ve karbondioksit gibi hücrelerden gelen atıkları taşımaktır.

Dolayısıyla belirli miktarda kan içilmesi durumunda, kan yoluyla taşınan bu zararlı maddelerin vücuttaki seviyeleri çok yükselir. Bu da kan vasıtasıyla böbreklere taşınan ve idrarla dışarı atılan zararlı maddelerin -"üre"- miktarını arttırır. Bu durum komaya kadar gidebilecek beyin fonksiyonu bozukluklarıyla sonuçlanabilir. Bu nedenle sağlıklı bir hayvandan alınsa bile, kanda zararlı bileşenler -kanın görevi itibariyle- daima bulunur.

Hasta bir hayvandan alındığı takdirde ise, çeşitli parazitler ve mikroplar da kan yoluyla taşınmış olur. Bu durumda, mikroplar kişinin kanında çoğalarak, tüm vücuda yayılabilir. Nitekim asıl tehlike unsuru olan da bu yönüdür. Bir insanın kan içmesi durumunda, tüm mikroplar ve atık maddeler kişinin vücuduna yayılarak, böbrek yetmezliği, karaciğer koması gibi hastalıklara yol açacaktır. Bunların yanı sıra kanla taşınan mikropların çoğu mide va barsak duvarlarına zarar vererek daha pek çok hastalığa neden olabilecektir.

Öte yandan kan steril bir ortam değildir; diğer bir deyişle mikropların gelişmesi için uygun bir ortamdır. (Polymorphic Symbionts as Potential Cofactors in Cancer Processes; Karl Windstosser, Explore, cilt 7, no. 6, 1997) Mikroplar kanda çok iyi beslenme imkanı buldukları için çoğalmaları açısından uygun koşullara sahiptir. Kan, vücuttaki diğer sıvıların fonksiyonları ve bağışıklık sistemi ile tam olarak dengelendiğinde, vücut mikroorganizmaların yaşamına -dolayısıyla hastalıklara- destek vermez. Sağlıklı bir kişide, bu mikroorganizmalar vücut içerisinde karşılıklı olarak birbirlerinden faydalanarak ortak bir yaşam sürerler. Ancak bu ortamda ciddi bir değişiklik olduğunda, diğer bir ifadeyle vücudun iç dengesi bozulduğunda, uygun ortam bulduklarında hastalıklara sebep olabilecek mikroorganizmalara dönüşebilirler.

Kanın pH (asit ve baz dengesi) değeri zayıf beslenme veya zararlı kimyasalların etkisiyle, fazla asidik veya fazla alkali olursa, zararsız mikroplar hastalıklara sebep olacak şekilde biçim değiştirebilirler. Kaldı ki vücudun sağlıklı olması için, kanın pH değerinin de 7.3 civarında olması gereklidir. Bu değerdeki küçük farklılıklar bile, bu dengenin bozulmasına, mikroorganizmaların ortama ayak uydurmak için daha zaralı hale gelmesine sebep olabilir. Kanın steril olması, dışarıda bırakılan sütün bozulmasına benzetilebilir. Zaten kanın içinde bulunan mikroplar, kendilerini bu yeni ortama göre değiştirerek, zararlı etkiler gösterebilirler.

Tüm bunların yanı sıra, kan gıda maddesi olarak da uygun bir besin değildir. Kanda sindirimi mümkün albümin, globülin ve fibrinojen gibi proteinlerin miktarı azdır; 100 ml. kanda bu proteinlerin miktarı 8 gram kadardır. Aynı durum yağlar için de geçerlidir. Ayrıca kanda sindirimi çok zor olan ve midenin kabul etmediği kadar kompleks bir protein olan hemoglobin yüksek miktarda bulunur. Kanın pıhtılaşması durumunda, fibrinojen proteini, fibrine dönüşerek alyuvarları içeren bir ağ meydana getirir. Fibrin ise sindirimi en zor proteinlerden biri olarak, kanın sindirimini daha da güçleştirir. Sonuç olarak sağlık uzmanları, kanın hiçbir şekilde insan tüketimine uygun olmadığında hemfikirdirler.

Yüce Rabbimiz'in insana "Ölü eti, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yüksek bir yerden düşmüş, boynuzlanmış yırtıcı hayvan tarafından yenmiş, -(henüz canlıyken yetişip) kestikleriniz hariç,- dikili taşlar üzerine boğazlanan (hayvanlar) ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı"ğını bildirdikten sonra, ayetin sonlarında "Kim 'şiddetli bir açlıkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa' -günaha eğilim göstermeksizin- (bu haram saydıklarımızdan yetecek kadar yiyebilir.)" şeklinde bildirmektedir. (Maide Suresi, 3) Allah'ın bu emrine uyarak, insan o dönem için hikmetini kavramadığı bir zarardan korunmaktadır. Allah'a inanıp güvenerek, O'nun emir ve yasaklarını uygulayanlar hem ahiretleri açısından hayırlı bir yaşam sürerler, hem de Allah'ın koruması ve sonsuz rahmeti altında yaşarlar...

“NASIL OLSA SONRA TAVRIMI DÜZELTİRİM” DİYEREK HATAYI SÜRDÜRME MANTIĞININ TEHLİKESİ


O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır. Kimin tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize zulmedegeldiklerinden dolayı nefislerini hüsrana uğratanlardır. (A’raf Suresi, 8-9)
Yukarıdaki ayetlerde bildirdiği gibi, Allah kıyamet günü herkesi hesaba çekecek ve işledikleri amellere göre insanlara cennet ya da cehennemle karşılık verecektir. Dünyada salih amellerde bulunanlar, ‘tartıları ağır geldiği için’ cennetle mükafatlandırılacaklardır. Allah'ın rızasını kazanmak için salih amellerde bulunmayan kişilerin ise tartıları hafif kalacak ve cehennemle karşılık göreceklerdir. Bu nedenle cehennem azabından sakınmak isteyen ve bunun için çaba harcayan insanların, ‘nasıl olsa daha sonra telafi ederim’ diyerek üzerinde durmadıkları hatalarını bir kez daha düşünmeleri; Kuran’a uygun olmayan her tavırdan süratle vazgeçmeleri gerekir.

Bu, zaten Allah'ın Kuran'da bildirilen müminlerin yaşamaları gereken bir ahlaktır. “... Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir.” (Al-i İmran Suresi, 135) ayeti, müminin bir hatasını fark ettiği anda, süratle bu durumu telafi edecek bir ahlak gösterdiğini ortaya koymaktadır. Ancak buna rağmen kimi zaman insanlar hata yaptıklarını anladıklarında da, vicdanlarını gereği gibi kullanmaz, bu durumu değiştirmekte acele etmezler. Nefislerinin ve şeytanın da etkisiyle, bu hata içerisinde bir süre oyalanmayı kendilerine hak görürler. Kimi zaman gurur ve enaniyet sebebiyle kimi zaman insanların ne diyeceğinden çekinerek kimi zaman da duygusallık, karamsarlık gibi Kuran'da yeri olmayan ruh halleri içerisinde bu hatalarını sürdürmeye devam ederler.

Oysa ki bu cahiliye insanlarının ahlakında görülen bir durumdur. Allah'ı ve ahireti düşünmeyen bu kimseler bir hata yaptıklarında, bunu yine cahiliye yöntemleriyle çözmeye çalıştıkları için işin içinden çıkamazlar. Ayrıca hatayı hemen kabullenmek ya da süratle telafi etmek gibi güzel davranışlar bu kimselerin çirkin gördükleri özelliklerdir. Müminlerin farkı ise, cahiliyenin bu bakış açısından sıyrılmış olmalarıdır. İnanan bir kimse için, bunların tam tersine, bir hatayı farkeder farketmez hemen onun aksi bir tavra geçmek; doğru olana çağrıldığı zaman yanlış olanı hemen keskin bir tavırla terk etmek önemli bir iman alametidir. Bu inşaAllah, o kişinin Allah'tan korktuğunun, iman ettiğinin ve ahirete inandığının açık alametleridir.

Bu nedenle müminin hata yaptığında, bunu Müslüman ahlakı göstermek için bir fırsat bilip, Rabbimiz'e olan sevgisinin ve bağlılığının bir tecellisi olarak hatasından hemen vazgeçmesi gerekir. “Nasıl olsa sonra telafi ederim” diyerek hatayı sürdürme mantığı ise, mümin ahlakına ve kişinin yaşaması gereken Allah korkusuna uygun bir tavır değildir.

Bunun yanı sıra insanın, Kuran ahlakına uygun olmayan davranışlarının her birinin Allah Katında saklı kalacağını ve sorguya çekildiğinde karşısına çıkacağını da unutmaması gerekir. Ortalama 60 yıllık ömrünün bir gününü Kuran‘a uygun olmayan bir tavırla geçiren bir insanı düşünelim. Bu insan ömründen bir günü Allah’ı hoşnut edemeden geçirmiş olacaktır. Bundan sonra elbette tevbe edip Kuran’a uygun davranabilir ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilir. Çünkü her insan için elbetteki her zaman tevbe edip hatalarını telafi etme, peygamberlerin ahlaklarına ulaşabilme ve cennetin en üst makamlarına layık olabilecek bir ahlak elde edebilme imkanı vardır. Ama yine de bile bile hatasını düzeltmediği o ‘bir gün’, o kişinin ahirette alacağı ecirlerden eksik kalmış olacaktır. Bunun gibi birçok gününü gafil olarak yaşayan bir insan ise, o kadar günlük salih amel işleme imkanını bir kenara bırakmış ve o kadar günlük bir kayba girmiş olacaktır.

Oysa insanın dünya hayatındaki her anı son derece kıymetlidir. İnsan ömrü çok hızlı bir şekilde geçmektedir. Her an beklenmedik bir hastalık, kaza ya da hiçbir sebebi olmaksızın gelen ölüm, insanın bir sonraki gün salih amellerde bulunmasına, önceki günün hatasını telafi etmesine imkan bırakmayabilir. Hiç kimsenin “sonra telafi ederim” diyebileceği, güvende olduğu, kesin yaşayacağından emin olduğu bir sonrası yoktur. İnsan bu aczini de göz önünde bulundurarak hatalarından vazgeçmede, Allah'ın rızasını kazanacağı amellerde bulunmada acele etmelidir.

Yapılması gereken her anı Allah’a ve kadere tam teslimiyetle tevekkül ederek yaşamak, her şartta asıl olarak Allah’ın hoşnutluğunu hedeflemek; vesveseden, üzüntüden, boş işlerden yüz çevirmektir. Gurur, kibir, enaniyet, inat ve umursuzluk gibi kötü ahlak özelliklerini terk etmek; yapılan hatayı cahileyi ahlakıyla değil, Kuran ahlakıyla değerlendirmektir.

Şeytan her fırsatta insanı boş kuruntularla oyamaya çalışır. Mümine, Allah’ı, Kuran’ı, ahireti düşünmeyi unutturmaya çabalar. İşte ‘bir şey olmaz; nasıl olsa hatamı daha sonra düzeltirim’ mantığı da, şeytanın bu oyunlarından biridir. Mümin, şeytanın bu oyununa karşı son derece dikkatli olmalı; Allah'ın rızasını kazanabilmek için, vicdanının söylediği her söze uymalı, Kuran’ı tam anlamıyla hayatına geçirerek yaşamalıdır.

Thursday, September 4, 2008

GERÇEK SAMİMİYET

İnsanların bir kısmı Allah’a imanları ve dine bağlılıkları konusunda tam anlamıyla samimi olduklarını düşünürler. Kendi ölçülerine göre bu düşüncelerini destekleyecek deliller de bulurlar. İyilik yapmak, fakir birine yardım etmek, güzel söz söylemek, fedakar olmak bu insanlar için samimiyetlerinin ispatı için yeterlidir. Elbette bunlar önemli ve güzel özelliklerdir, ama bir insanın bu özelliklere sahip olması samimiyet konusunda düşünmemesi veya kendisini geliştirmemesi için bir sebep değildir. Bu insanların genelde, birgün karşılarına biri çıkıp da "Gerçekten samimi olduğuna emin misin?" diye bir soru sorana dek bu konuda hiçbir şüpheleri olmaz. Oysa samimiyet bir insanın asla kendisini yeterli göreceği bir konu değildir. Samimi olmanın bir sınırı yoktur. Bu nedenle böyle bir soru karşısında vicdanlı davranan her insan, yaptıklarını ve ahlakını yeniden gözden geçirecek ve mutlaka kendisini geliştireceği yönler bulacaktır. Kuran'ın pek çok ayetinde de, Allah'a iman ettiklerini söyleyen ancak Allah'ın şanını gereği gibi takdir edemeyen, Allah'ın rızasının en çoğunu kazanmayı gözetmeyen, Allah'a karşı gönülden saygı ve korku duymayan, yani samimiyetten uzak insanların varlığı bildirilmektedir.
De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?" "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" De ki: "Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?" "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de sakınmayacak mısınız?" De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) "Herşeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor." "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Öyleyse nasıl oluyor da böyle büyüleniyorsunuz?" Hayır, biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar. (Mü'minun Suresi, 84-90)

Ayetlerden de anlaşıldığı üzere, samimiyetin de şekilleri, dereceleri vardır. Bir insan samimiyetine dair onlarca delil öne sürse, ancak dinin temelleri konusunda samimiyetsiz davransa, bu kişinin samimiyeti şüpheli olur. Bu nedenle gerçek samimiyeti elde etmek için peygamberlerin hayatlarına bakmak gerekir.

Tüm peygamberlerin hayatları zorlu bir imtihan ortamında geçmiştir. Ancak onlar samimi davranışlarıyla hem Allah’ın rızasını kazanmış, hem de çağlar boyunca tüm Müslümanlara örnek olmuşlardır.

Hz. Musa kardeşi Hz. Harun ile birlikte, Allah’a duyduğu samimi güven ve teslimiyetin göstergelerinden biri olarak, dönemin en zalim diktatörü olan Firavun’a gitmiş ve onu hak dine davet etmiştir. Hz. Musa’nın hayatı pahasına, cahilce kendisini yeryüzünün sahibi olarak nitelendiren Firavun’a gidip, “herşeyin Yaratıcısı, Sahibi olan Allah’tır” diyerek tebliğ yapması, samimi imanın nasıl olması gerektiği konusunda mükemmel bir örnektir.

Her müslümanın yapması gereken Allah’a bağlılığını, ve imanda samimiyetini arttırmak olmalıdır. Allah “samimi kullarının kurtuluşa ereceğini” bildirmektedir.

DERİN SEVGİNİN ÖNÜNDEKİ ÖNEMLİ BİR ENGEL: KOFLUK TEHLİKESİ


Allah tüm insanların fıtratını, sevmekten, sevilmekten hoşlanacak şekilde yaratmıştır. İnsanlar hayatlarının sonuna kadar bu iki güzelliği en gerçek ve en derin şekliyle yaşama arayışı içerisinde olurlar. Ancak çoğu zaman, gerçek anlamda sevmeyi ve sevilmeyi sağlayan değerleri elde etmek üzerinde gereği gibi durmazlar. Oysa ki aradıkları güzelliğe ulaşabilmeleri ve gerçekten sevip sevilebilmeleri için öncelikle bu konu üzerinde önemle durmaları gerekmektedir.

Sevgi, ancak belirli değerler ve belirli özellikler üzerinde gelişebilir. Bu özellikler ne kadar sağlam ve güçlüyse, karşı taraf üzerinde sevgi oluşturma etkisi de, Allah'ın izniyle o derece güçlü olur. Aynı şekilde bir kişide sevilmeye değer özelliklerin sayısı da ne kadar çok olursa, karşı tarafta oluşacak sevgi yoğunluğu da o derece artar.

Bu nedenle gerçek sevgiyi arayan bir insanın, öncelikle kendisini bu bakış açısıyla samimi olarak gözden geçirmesi gerekir: “Gerçekten derin bir sevgiyle sevilecek özelliklerim var mı? Ya da karşımdaki bir insanı derin bir sevgiyle sevebilecek bir ruha sahip miyim?” sorularına vereceği yanıtlar, bu konudaki gerçeği ortaya koyacaktır.

Bu sorunun cevabını değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken en önemli konulardan biri, “kofluk tehlikesi”dir. “Kof” kelimesinin anlamı, “içi boş, değersiz, noksan, yoksun, hemen sönüverecek cinsten”dir. Bir insanın kof bir kişiliğe sahip olması demek, bu insanın, detaya, derinleşmeye, tavır ve ahlak zenginliğine, akıl alametlerine önem vermemesi; sevgide derinliği hedeflememesi demektir. Böyle bir kişi, kendisindeki temel bazı iyi özellikleri, sevilmesi için yeterli görür. Kendisi detaylı güzellikler ve incelikler sunmak yerine, karşı tarafın çaba harcayarak kendisini sevmeye çalışmasını hedefler. Kof bir insan görünümünün karşı tarafta nasıl bir etki oluşturabileceğini ise hiç düşünmez bile. Kabaca özellikler sunarak talep ettiği sevginin de aynı şekilde derinlikten uzak, yüzeysel bir sevgi olabileceğini de gözardı eder. Kofluk tehlikesi üzerinde durmadığı için, neden istediği gibi sevilemediğini de gereği gibi kavrayamaz. Oysa ki insan fıtratında, düz ve kof bir insandan derin etkilenme yoktur.

Bir de ikinci bir insan modeli vardır ki, bu da; kofluktan şiddetle kaçınan, sürekli olarak detaylı incelik ve güzellik sunmaya ve bunları sürekli derinleştirip güzelleştirmeye çalışan kimselerin tavrıdır. Dolayısıyla insanın ruhunun dolu olmasıyla, kofluk çok farklıdır.

İşte insanın kendi kendine, bunlardan hangisine benzediğini samimi olarak sorması ve tavırlarını bu bakış açısıyla gözden geçirmesi gerekmektedir.

Öncelikle iman, Allah korkusu ve takva, bir insanı sevmek için kesin olarak gereklidir. Çünkü ancak Allah'ı seven, O’nun yarattıklarında hayır ve hikmet arayan, Allah'ın beğendiği ahlaka uyan bir kimse gerçek anlamda insan sevgisini bilebilecek bir ruha sahip olur. Dolayısıyla iman, temelden kesin bir sevgi sebebidir. Bu nedenle müminler, bir kişiyi Müslüman olduğu için zaten çok severler. Ancak müminin ruhunda, Allah'ın insanlara yaşatabileceği sevginin en üst noktasına ulaşabilme arzusu vardır. Bunun için gereken de işte derin ahlak güzelliğine ve derin ruh gücüne dair özelliklere sahip olmaktır.

Detay, insan için çok önemli bir süs ve güzelliktir. İnsan temeldeki güzel özelliklerinin yanı sıra, detayda da binlerce güzel özellik gösterebilir. Bu detayların çokluğu, kişinin ruh gücünün ve ruh zenginliğinin bir yansımasıdır. Ve bu da karşı tarafta aynı şekilde, güçlü ve zengin bir etki oluşturur. Ne kadar çok detay olursa, karşı tarafın bu kişide sevilecek o kadar çok detay görmesi demektir. Böyle bir kişide, çok ciddi şekilde dikkat çeken bir tavır, mimik, konuşma ve estetik zenginliği vardır. Bu zenginlikler hayatının her anına yansır. Akıllı, imanlı, güvenilir; dost olunabilecek ve derin bir sevgiyle yaklaşılabilinecek bir insan olduğu her halinden anlaşılır.

Böyle bir insan karşı tarafın derinlemesine sevebileceği bir kişidir. Bu özellikler olmadıktan sonra, kişi dünya şartlarında olabilecek diğer güzel özelliklerin tümüne birden sahip olsa, bunların hiçbiri, derinliğin ve ruh zenginliğinin Allah’ın izniyle karşı tarafta oluşturacağı etkiyi oluşturamaz. Koflukta hiçbir zaman için derin sevme gücü ve bu sevginin derin heyecanı oluşmaz.

Aynı şekilde bu kişinin karşı tarafı sevebilmesi için de yine bu özelliklere sahip olmaya ihtiyacı vardır. Çünkü ancak derinliği yaşayan bir insan karşı taraftaki derinliği fark edebilir. Ancak inceliği bilen, uygulayan, zenginlik sunabilen bir insan karşısındaki insanda da bu özellikleri fark edebilir. Ve ancak bu şekilde karşı tarafı, gördüğü bu detaylarından, ruh zenginliğinden dolayı derinlemesine sevebilir.

ÜZÜNTÜ, MÜMİNLERDEN UZAK OLAN, İNKAR EDENLERE AİT BİR ÖZELLİKTİR –2-

Yüce Rabbimiz Kuran'da nefsin iyi özellikler kadar kötülüklere de yatkın olduğunu ve yalnızca iman edenlerin nefislerini bu kötülüklerden arındırabileceklerini bildirmiştir. Mümine bu üstünlüğü sağlayacak olan güç ise imanı, takvası ve Allah korkusudur. Allah korkusu, insanı Allah’ın istemediği bir tavrı yapmaktan alıkoyar. Müminin Allah korkusu ne kadar güçlü olursa, kötülüklerden sakınma hassasiyeti de o kadar güçlü olur. Dolayısıyla Allah’a imanı güçlü olan ve Allah’tan çok korkan bir kişi, üzülmeye karşı içinde bir güç bulamaz. Nefsi kendisini böyle bir zayıflığa teşvik bile, mümin hemen iradesini kullanıp, bu ruh haline girmemeyi başarır.

Bir insanın üzüntüden uzak durması için, bu konuda kesin bir karar vermesi gerekir. Üzüntü duyduğu olayları da, herşeyi yaratan Allah’ın büyük bir hikmetle yarattığını; hayatındaki herşeyin en küçük detayına kadar Allah’ın sonsuz aklıyla gerçekleştiğini bilmesi ve hayatını sürekli olarak bu gerçeğin şuuruyla yaşaması gerekir. Bir insan yalnızca bu gerçeği kavradığı takdirde hayatının sonuna kadar hep Allah’ın istediği şekilde bir ahlak gösterebilir.

Üzüntü, şeytanın insanlara en çok yaklaştığı konulardan birisidir. Kimi insanlardaki üzülmeye, içe kapanmaya, küsmeye olan eğilim şeytandandır.. Müslüman, şeytanın nerelerden yaklaşacağı, hangi konularda üzüntü vereceği, üzüntüye nasıl zemin hazırlayacağı gibi durumlara karşı hazırlıklıdır.Allah korkusu Müslümanın böyle durumlara karşı sürekli uyanık olmasını, dikkatinin ve şuurunun şeytanın oyunlarına karşı açık olmasını sağlar. Bunun sonucunda da mümin bir kimse, nefsi hangi yönde kışkırtırsa kışkırtsın mutlaka Allah’ın razı olacağı şekilde davranacağı üstün bir ahlak sergiler.Karşısına ne olay çıkarsa çıksın, bu ahlakından taviz vermez. En zor şartlarda bile üzüntüye, hüzne, karamsarlığa sürüklenmez. Allah’ın karşısına çıkardığı her durumda, beklenmedik olarak oluşan her ani olayda Allah’a karşı derin bir tevekkül içerisinde olur.

Müminlerin hiçbir olay karşısında hüzne kapılmamalarını sağlayan en önemli konulardan birisi de ahiretin varlığına kesin olarak iman etmeleri ve asıl olarak ahirete hazırlık yaparak yaşamalarıdır. Dünyanın çok kısa ve geçici olduğunu bilen, sonsuz ve mükemmel olan ahiret hayatını ümid eden bir insan için, nefsin üzüntüye teşvik ettiği dünya hayatına iliştin konuların hepsi önemini yitirir. Hiçbiri, Allah'ın rızasının, sevgisinin, yakınlığının ve cennetinin üstünde değildir. Bu nedenle, bir müminin Allah'ın sevgisini, rızasını ve cennetini ummasının vereceği neşe, mutluluk ve heyecan, dünya hayatına ait herhangi bir konu için duyulacak üzüntüye üstün gelir.

Ayrıca üzüntü Yüce Rabbimiz'in beğenmediğini ve sakınılmasını bildirdiği bir ahlaktır. Mümin herşeyden önce Allah'ın bu hükmü gereği nefsinin bu kışkırtmasına karşı kesin bir ahlak gösterir. Allah korkusu ve imanın neşesi, müminin tam tersine daimi bir huzur ve mutluluk içerisinde olmasını sağlar. Allah Kuran'da, bu ahlak yaşandığı takdirde Müslümanların mutlaka üstün geleceklerini şöyle vadetmiştir:

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Al-i imran Suresi, 139)

Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, mü'minler için de (şefkat) kanatlarını ger. (Hicr Suresi, 88)

Müminin üzüntüden uzak bir ahlak içerisinde olmasının bir sebebi de, sürekli olarak Allah’ın verdiği nimetleri düşünmesi ve şükretmesidir. Çünkü Allah’ın üzerimizdeki yakın ilgisi ve Rabbimiz'in sonsuz lütfunun ve sevgisinin tecellileri olan nimetlerin her biri birer şükür ve sevinç vesilesidir.

SONUÇ
“Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.” (Yunus Suresi, 62)

Kuran’da bildirildiği gibi üzüntü, Müslümanların uzak olduğu bir ruh halidir. Allah, samimi olan Müslümanları, ahiretteki sonsuz hayatlarında da üzülmeyecekleri, mahzun olmayacakları bir hayatla yaşatacağını bildirmiştir. Burada, ebedi olarak, Allah’ı razı etmiş olmanın ve nimetlerin sevincini yaşayacaklardır. Elbette Müslümanlar dünyada imtihan oldukları için hastalıkla, zorlukla, sıkıntıyla, inanmayanların, saldırılarıyla, mallarının etsiltilmesiyle ve daha birçok zorlukla karşılaşırlar. Ancak bunların hiçbiri onlarda üzüntü oluşturmaz. Müslüman Allah’ın kendisine yaşattığı kaderin güzelliğinin, imtihan olduğunun, herşeyde hayır ve hikmetler olduğunun farkındadır.

Üzüntüye kapılmamak Allah'ın bildirdiği, imani bir yükümlülüktür. Mümin bu ruh halinden Allah emrettiği için sakınır. Ancak Yüce Rabbimiz dünya hayatını, üzüntünün ne kadar yanlış bir ahlak olduğunu insanın düşünerek de anlayabileceği gibi yaratmıştır. Zira dünya hayatı, üzüntülerle, kuruntularla, gereksiz vesveselerle vakit kaybedilmeyecek kadar kısadır. İnsanın çok kısa bir süre içinde dünyadaki imtihanı bitecek ve asıl kalacağı sonsuz ahiret hayatına kavuşacaktır. Ölüm mutlaka bir gün dünyadaki herkesin karşısına çıkacaktır. Bu kadar geçici ve kısa kalınan bir yerde, bu değerli zamanı üzülerek, Allah’ın istemediği bir ahlakı göstererek, nimetleri farkedemeden geçirmek insan için çok büyük bir kayıptır. İnsan üzülmenin aksine, dünyadayken, sonsuz ahiret hayatının sevincini yaşamalıdır. Allah’ı razı etmiş ve cennetle müjdelenmiş olma ümidi ve sevinci, insanın yüzüne, konuşmalarına, ahlakına ve tüm hayatına yansımalıdır.

Tuesday, September 2, 2008

ÜZÜNTÜ, MÜMİNLERDEN UZAK OLAN, İNKAR EDENLERE AİT BİR ÖZELLİKTİR –1-

Allah insan ruhunu birçok güzel özelliğin yanında, kendisini olumsuzluğa itebilecek ve sakınması gereken özelliklerle birlikte yaratmıştır. Insan bir yandan sevgiden, merhametten, güzel sözden zevk alırken diğer yandan da kıskançlığa, öfkeye, üzüntüye eğilimli bir varlıktır. Allah'tan korkan ve vicdanıın kullanan bir insan için elbeteki tüm bu kötülüklerden korunmak son derece kolaydır. Yüce Rabbimiz'in, “Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).” (Şems Suresi, 8) ayetinde bildirdiği üzere, insanın dünyada imtihan olmasının bir gereği olarak, Allah bu özellikleri yaratırken aynı zamanda insana bunlardan sakınma gücünü de ilham etmektedir. Örneğin insan kıskançlığı bilir ve bu kötü ahlak özelliğine karşı nefsinde bir eğilim olabilir. Ancak Allah’ın Kuran’da bizlerden nasıl bir ahlak istediğini düşündüğünde, Allah’ın böyle bir özellikten razı olmayacağının şuuruna vardığında, mümin nefsini hemen bu yönde eğitir. Aynı durum öfke, gerilim, kin ve diğer kötü ahlak özellikleri için de geçerlidir. Insan en ufak bir şeyde öfkelenmeye, yanlış anlamaya, alınmaya, küsmeye, içine kapanmaya, gerilmeye, kızmaya eğilim gösterebilir. Bu duyguların en yaygın olanlarından birisi de “üzüntü” dür.

Allah'ın rızasına uygun yaşam şeklini ve Kuran ahlakını benimsemeyen insanlar, üzülmek ve mutsuz olmak için yüzlerce hatta binlerce sebep bulabilirler. Çünkü insan, ancak samimi olarak Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayıp, Allah’a ihlasla kulluk ederse, Allah’ın emir ve isteklerini titizlikle uygulayarak, Allah’ı çok sevip içten saygı duyarsa, Kuran ahlakını tam olarak yaşarsa gerçek anlamda mutlu olabilir. Bunun dışında mutlu olmanın başka bir yolu yoktur. Bu nedenle, mutluluğu Allah'ın rızasında ve Kuran’da aramayıp dünyevi hedeflere yönelen, kendi nefsini rahat ettirmeye çalışan insanların karşısına mutlaka mutsuzluklar ve üzüntüler çıkar.

Allah'ın sonsuz adaletini ve Rabbimiz'in kaderi en mükemmel şekilde yarattığını düşünmeyen bu insanlar, olayların özel hikmetlerle yaratıldığını gözardı etmelerinin sıkıntısını yaşarlar. Çevrelerinde olup biten olayların ya da insanların davranışlarının hayırlarını görmek yerine, bunlar üzerinde saatlerce karamsarlığa kapılarak düşünür, çok sıradan gündelik konuları büyütebilir ve bundan dolayı da ciddi şekilde üzüntüye kapılırlar. Örneğin insanların en çok üzüldükleri konulardan birisi geçmişe yönelik konulardır. Uzun uzun geçmişte yaptıkları hataları düşünüp, nasıl o hatalara düştüklerine üzülürler. Tekrar tekrar olayları hatırlayıp anlatırlar, üzüntü veren pişmanlıklar yaşarlar. Oysa insan için, geçmişinin bir üzüntü konusu olmaması gerekir. Çünkü Allah her olayı kaderde mutlaka hayırlarla ve hikmetlerle yaratmıştır. İnsan elbeteki geçmişteki hatalarından pişmanlık duyacak, bunları tekrarlamamak ve telafi etmek için çaba harcayacaktır. Ama bunların hiçbirisi hiçbir zaman için bir üzüntü konusu değildir.

Müslümanın hayatında bu ahlakı en güzel örnekleriyle görmek mümkündür. İster 30 yıl, isterse 30 saniye öncesi olsun, mümin yaptığı hatalardan, yanlışlar dolayısıyla hüzne kapılmaz. Yaptığı hataların hayır ve hikmetlerini düşünüp, onlardan ders alır. Allah’tan bağışlanma diler, hatasının kendisini Allah’a daha da yakınlaştırması için dua eder. Müslüman da yaptığı yanlış şeylerden dolayı pişmanlık duyar ancak bu pişmanlık mutsuzluk veren bir pişmanlık değil, aksine ümit veren, Allah’a yönelmeye sebep olan bir pişmanlıktır.

İman etmeyen insanlara üzüntü veren konulardan birisi de ümitlerini kaybetmeleridir. Çevremizde, bazı insanların birçok konuda ümitlerini kaybettikleri ile ilgili sözlerini sık sık duyarız. Mümin ahlakında ise ümit kaybetmenin de yeri yoktur. Allah Kuran’da gerçekten inanan insanların ümitlerini kaybetmediklerini bildirmektedir (Yusuf Suresi, 87) (Zümer Suresi, 53). Müslümanlar Allah’tan her konuda daima ümitvar bir ruh hali içinde olurlar. Allah’ın samimi kullarının dualarına mutlaka karşılık vereceğine iman ederler. Duaları da herzaman ümit ve korku arasındadır. Allah’ı razı edip, Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanma ümitleri, Müslümanların tüm hayatlarına hakim olan bir mutluluk vesilesidir.

Monday, September 1, 2008

İNSAN İMTİHANIN GEREĞİ OLARAK ACİZ YARATILMIŞTIR, ASIL HAYAT AHİRETTİR

Bir akrep radyasyona maruz kalsa da yaşamaya devam eder. Bir köpekbalığının kansere yakalandığı görülmemiştir. Penguenler –40 derecede yaşarlar, fakat vücut ısıları +40 derecedir. Köpeklerin koku alma merkezleri insanlardan 40 kat daha gelişmiştir. Çita saatte 125 km hızla koşabilir. Timsahlar, günümüzde üretilen mide ilaçlarının aynı hammaddesini kullanarak kendi mide ilaçlarını kendileri üretir.

Bu örnekler milyonlarcadır. Canlılar, Allah’ın lütfu ve üstün sanatı vesilesiyle olağanüstü niteliklere sahip varlıklardır. Rabbimiz, her birinde farklı özellikler tecelli ettirerek, dilediği takdirde mükemmel ve kusursuz yaratacağını gösterir. İşte bu yaratılışta, insanların anlaması gereken büyük ve önemli bir sır vardır:

İnsan son derece aciz bir varlıktır. Tek bir virüse yenik düşebilir, bedeninde kontrolsüzce üreyen tek bir hücrenin vesilesiyle ölebilir. Yalnızca soğukta kalması, Güneş ile biraz fazla muhatap olması, yıkamadan bir meyveyi yemesi, gözüne yalnızca tek bir toz tanesi kaçması, biraz fazla yemek yemesi, biraz uykusuz kalması, ciddi hastalıkların oluşması için yeterli bir sebeptir.
Çiçekteki koku, dünyanın neresinde olursa olsun güzeldir. Yalnızca bir çimen parçasının kokusu bile ferahlık verir. Allah dilese, böyle bir kokuyu doğal olarak insanda da yaratabilir. Fakat durum böyle değildir. İnsan, kendi bedeninde, oldukça kısa bir zaman içinde kendisinin dahi dayanamayacağı bir acz ile karşılaşır. Bedeninde her gün mutlaka, detaylı ve kapsamlı bir bakım yapmak mecburiyetindedir. Fakat düşündürücü olan, insandan başka hiçbir canlının böyle bir bakıma ihtiyacı olmamasıdır.

Allah dilese, tıpkı kuyruğu kopan kertenkelenin tekrar kuyruğunun çıkması gibi, insanda da kopan uzuvların yerine yenisini var edebilir. Fakat böyle olmamaktadır. Allah dilese, hiç kanser olmayan böcekler gibi insanı da kanserden habersiz bir canlı yapabilir. Fakat durum bu şekilde değildir. Allah dilese, radyasyonun içinde hiçbir zarar görmeden yaşattığı canlılar gibi insanı da her türlü ortama dayanıklı kılabilir. Allah dilese, acizlik yaratmayabilir. Fakat Allah acizlikleri yaratmıştır ve bu yaratmada büyük bir hikmet vardır.

Bu hikmeti görebilmek için biraz düşünmek yeterlidir. Allah her şeyi mükemmel yaratmaya kadir olduğuna ve dilediği anda kusursuz yarattığına göre, dünya hayatı, özel olarak eksik ve kusurlu yaratılmıştır. İnsana acizlik, özel olarak diğer canlılardan çok daha fazla ve kapsamlı şekilde verilmiştir. Bir çınar ağacı yüzlerce yıl yaşayabilirken, insanın ortalama ömrünün 70-80 yıl olması bu özel yaratılış sebebiyledir. İnsanın, bu özel yaratılışı görüp anlaması gerekmektedir. Rabbimiz kusursuz yaratmaya kadirdir ancak imtahanın gereği olarak dünya hayatını bir hayli kusurlu yaratmıştır. Allah’ın yüce sanatının asıl olarak tecelli edeceği yer ise ahirettir.

Cennet; kusurun, hastalıkların, acizliklerin, yorgunluğun, uykusuzluğun, yaşlanmanın, sakatlanmanın, susamanın, acıkmanın, kirlenmenin, acz içindeki ihtiyaçların, mutsuzlukların, nefretin, huzursuzlukların hiçbirinin olmadığı yerdir. Cennet; nimetlerin, güzelliklerin, sevginin, bolluğun, mutluluğun, sağlık ve neşenin, gençliğin, dinçliğin, temizliğin, sonsuza kadar kesintisizce var olduğu yerdir. İnsanın dünyadaki kısa ömrü ve sahip olduğu acizlikleri, bizler için gayb olan fakat Allah’ın Kuran ile bildirmesiyle kesin bir gerçek olan cenneti düşünmesi, buna inanması ve bu sebeple Allah’a yönelmesi için verilmiş özel imtihanlardır. Dünyada, Allah’ın yarattığı bu muazzam imtihan ortamında, acizliklerin ve dünya hayatının kısalığını düşünerek bunun hikmetini çözebilen bir insan, asıl hayatın dünya hayatı olmadığını da anlamış olacaktır. İstemediği halde yaşlandığı, istemediği halde hastalandığı, istemediği halde acizlikler, sıkıntılar ve endişelerle başetmek zorunda kaldığı sahte, kısa ve geçici bir hayatın asıl hayatı olmayacağını bilecek kadar anlayışı açılmıştır. Kusursuz hayatı cennettedir. Cennette bu yaşam asla son bulmayacaktır. Hastalıklarla, ölümle, zorluklarla kesilmeyecektir. Sonsuza dek, tüm acizliklerden arınmış olarak devam edecektir. Çünkü bu, kusursuz yaratan, tüm eksikliklerden münezzeh Allah’ın yaratmasıdır.

Ama Rablerinden korkup-sakınanlar; onlar için Allah Katında -bir şölen olarak- altlarından ırmaklar akan -içinde ebedi kalacakları- cennetler vardır. İyilik yapanlar için, Allah'ın Katında olanlar daha hayırlıdır. (Al-i İmran Suresi, 198)

Dünyada yaratılan aczin bir başka hikmeti ise, insanın, dünyadaki sıkıntı, hastalık ve zorlukların, sonsuz cehennemde ebedi olarak yaşanacağını bilmesi içindir. Cennette Müslümanlar için acizlikler yok olur, güzellik ve nimetler artarken; cehennemde acizlik, acı ve ölümlerin en şiddetlisi sürekli olarak yaşanacaktır. Dünya hayatını asıl hayatları zanneden ve kısa bir ömür için Allah’a kulluk etmeyi kendilerince reddeden kişiler, ahirette asıl hayatın, içinden hiçbir zaman çıkarılmayacakları ve sürekli azap görecekleri cehennem olacağını göreceklerdir. Allah ayetlerinde şöyle buyurur:
(Kıyametin) Geleceği günde, O'nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi 'bedbaht ve mutsuz', (kimi de) mutlu ve bahtiyardır. Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır. Onlar, Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. Çünkü Rabbin, gerçekten dilediğini yapandır. (Hud Suresi, 105-107)

ATEŞE ÇAĞIRAN BİR GELENEK: ATALARIN DİNİNE BAĞLILIK

Bazı insanların din ahlakını benimsemelerini engelleyen, hayatları boyu içinde bulundukları ortamdan, aile yapısından, arkadaşlıklardan etkilenerek geliştirdikleri ve atalarının dinini temel alan düşünce yapılarıdır. Bu düşünce yapıları, tamamen materyalist bir temele dayanabileceği gibi, din adına ortaya çıkan ancak hak din ahlakıyla ilgisi olmayan fikirlerden de oluşabilmektedir. Nitekim Kuran'da din ahlakını tebliğ eden resullere ve müminlere, atalarının dinine bağlı olan kişiler tarafından verilen cevaplar bildirilmiş ve bu kişilerin genel özellikleri haber verilmiştir. Bilimden eğitime, ekonomik düzenden adalet sistemine kadar her konuda, geçmişte uygulanan kuralların devamından yana olan bu kişiler, din ahlakının getirdiği akılcı ve adaletli düzene karşı çıkmışlardır. Ancak karşı çıkarken savundukları fikirler genellikle akla ve vicdana dayanan fikirler olmamış, ölçü olarak çıkarlar, alışkanlıklar, gelenek ve görenekler alınmıştır. Bu tutucu ve karanlık zihniyetle, Allah'ın vahyini insanlara bildirmekle görevlendirilen elçiler de karşılaşmışlardır. Hz. Muhammed (sav)'in, Hz. İsa'nın, Hz. Şuayb'ın, Hz. Musa'nın, Hz. İbrahim'in, Hz. Nuh'un, Hz. Hud'un ve daha pek çok elçinin tebliğinden yüz çeviren bu çevreler, Kuran'da bildirildiğine göre batıl dinlerinden ve batıl inanışlarından vazgeçmeyeceklerini söylemişlerdir.

Rabbimiz'in "ataların dinine bağlılık" olarak bildirdiği bu çarpık zihniyet, günümüzde de devam etmektedir. Bazı kişiler, halen atalarından kalan hayat görüşünü, yanlış ahlak anlayışlarını sorgulamadan kabul ederek yüzyıllardır süregelen bu yanılgıyı devam ettirmektedirler.

Ataların Dinine Bağlı Kalmak Erdem Değil Kayıptır

Kuran'da elçilerin tebliğleri ve kavimlerinin onlara verdikleri cevaplarla ilgili çok detaylı bilgiler verilmektedir. Elçilerin Allah'a iman etmek için yaptıkları davete bu kişiler, Kuran'da bildirildiğine göre "... Gerçekten Biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu Biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz." (Zuhruf Suresi, 23) şeklinde karşılık vermişlerdir.

Gerçekten de iman etmeyen kişilerin takip ettikleri yol atalarının yolu, okudukları ise atalarının eserleridir. O yolun dışında bir yol izlemezler ve atalarının en doğru yolda olduklarına inanırlar. Onların hayat şekillerini kendilerine örnek alır, söyledikleri her sözün kendilerine hayat verdiğini düşünürler. Bu bağlılık o kadar güçlüdür ki, bu yolun yanlış olduğunu ve atalarının pek çok hata ve eksiklikleri olduğunu onlara göstermeye çalışan kişileri de kendilerine düşman kabul ederler. Allah Kuran'da bu durumu şu ayetle bildirmiştir: "...Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz..." (Yunus Suresi, 78)

Ataların Dinine Bağlılık Şuuru Kapatır

Atalarının dinine tabi olan insanlar doğruluğunu araştırmadan, vicdanlarıyla değerlendirmeden, sadece yıllardan beri o şekilde gördükleri için atalarının dinini izlemekte, gerçeklere karşı var güçleriyle direnmektedirler.

Allah inkar edenlerin bu tavrını "... (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170) ayetiyle bizlere bildirmektedir. Ancak onlar dinlerine olan bağlılıkları nedeniyle atalarının büyük bir yanılgıda olabileceğine ihtimal vermez, hiçbir doğruyu işitmek istemez, elçinin çağrılarından yüz çevirirler. Ancak bu tavırlarına karşılık öne sürebilecekleri, geçerli hiçbir açıklamaları yoktur. Çünkü elçinin onları davet ettiği, Allah'ın sözü olan Kuran'dır. Rabbimiz bu gerçeği, Kuran'da şu şekilde bildirir:
"(O peygamberlerden her biri de şöyle) demiştir: "Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?" Onlar da demişlerdi ki: "Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız." (Zuhruf Suresi, 24)

İşte insanlar atalarının dinine olan bu körü körüne bağlılıkları nedeniyle Kuran ayetlerindeki hükümleri görmezden gelir ve Allah'ın vahyini göz ardı ederler. Dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu, birkaç on yıl sonra ölüp kefene sarılarak toprağın altına gömüleceklerini ve Allah Katında tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceklerini akıllarına dahi getirmezler.

Allah Kuran'da, "Evet, Biz onları ve atalarını yararlandırdık; öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ayetiyle iman etmeyenlerin bu büyük yanılgılarını bildirmektedir. Ölümden kaçan bu insanlar, Allah'ın elçilerine uymadıkları için çok büyük bir yıkıma uğrayacaklarını düşünmeyerek büyük bir gaflet içinde yaşamaktadırlar.

Ataların Dini ile Mücadeleye Kuran’dan Örnek…

Kuran'da din ahlakından yüz çevirerek atalarının dinine uyanlara verilen örneklerden biri Hz. İbrahim'in kavmidir. Bu inkarcı topluluk, atalarının yolunu izleyip putlara tapıyorlardı. Bu batıl dine olan bağlılıkları nedeniyle de, Hz. İbrahim'in hak din ahlakına davetini reddediyorlardı. Allah Kuran'da, Hz İbrahim'in inkar edenlerle birlik olan babasına ve kavmine "... Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?" (Enbiya Suresi, 52) diye seslendiğini bildirir. Bundan sonra aralarında geçen konuşmalar, Kuran'da şu şekilde bildirilir:
"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler. Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?" "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim." (Enbiya Suresi, 53-56)

Ayetlerin devamında söz konusu kavmin, Hz. İbrahim'in Allah'a iman etmeleri için yaptığı her davete inkar ile karşılık verdikleri bildirilmektedir. Aralarında geçen bu konuşmadan sonra Hz. İbrahim putlarına bir tuzak kuracağını söylemiş, onlar gittikten sonra da önünde eğildikleri tüm putlarını -büyük olan hariç- kırmıştır. Daha sonra inkar eden kavmi ile Hz. İbrahim arasında geçen konuşmalar, Kuran'da şu şekilde bildirilir:
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki, ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar. "Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin." (Enbiya Suresi, 59-63)

Hz. İbrahim'in bu daveti ve akılcı yöntemi karşısında kavmi ilk önce tereddüt etmiş ve "vicdanlarına başvurup" zalimlik yaptıklarını bir an için kabul etmişlerdir. (Enbiya Suresi, 64) Ancak daha sonra hemen bu gerçekten geri dönüp, yeniden yüz çevirmişlerdir. Allah onların bu inkarını ayetlerde şu şekilde bildirmektedir:
"… Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya Suresi, 65-67)

Bu konuşmaların ardından imandan yüz çeviren kavim Hz. İbrahim'i öldürmeye, ateşe atmaya çalışmış, ancak Rabbimiz onların bu tuzaklarını geçersiz kılmıştır. (Enbiya Suresi, 68-70)

Hz. İbrahim kıssasında da görüldüğü gibi iman etmeyen bir topluluk için atalarının doğru yolda olması, yaptıkları şeyin akılcı ve mantıklı olması önemli değildir. Çünkü onlar doğrunun peşinde de değildirler. Genel olarak tek yaptıkları, doğru veya yanlış da olsa atalarının yolunu izlemektir. Bu zihniyet ise, vicdanın körelmesi ve iradesizliğin bir sonucudur. Söz konusu kişiler vicdanlarına başvurup doğru olanı görebilecekleri ve irade göstererek doğruları uygulayabilecekleri halde, bundan kaçınıp, çoğunluğu taklit etmekle yetinirler.

Unutmamak gerekir ki, insanın hiçbir atası kendisine şefaat edemez; hiç kimse Allah'ın huzurunda bir başkasına fayda sağlayamaz. İnsanların tek velisi, tek dostu ve koruyucusu alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Yüce Allah ayetlerde bu açık gerçeği kavramış kişilerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Siz beni Allah'a (karşı) inkar etmeye ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O'na şirk koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, bağışlayan (Allah')a çağırıyorum. "İmkanı yok; gerçekten sizin beni kendisine çağırmakta olduğunuz şeyin, dünyada da, ahirette de çağrıda bulunma (yetkisi, gücü, değeri ve bağışlama)sı yoktur. Şüphesiz, bizim dönüşümüz Allah'adır. Ölçüyü taşıranlar, onlar ateşin halkıdırlar.” (Mümin Suresi, 42-43)

'MÜSLÜMAN NÜFUS KATOLİK NÜFUSU GERİDE BIRAKTI'

Cumhuriyet Gazetesi
01/04/2008

Vatikan, tarihte ilk kez dünyadaki Müslüman sayısının Katoliklerin sayısını geçtiğini açıkladı. Monsenyor Vittorio Formenti tarafından hazırlanan, Vatikan’ın yeni yayımlanan 2008 yılı almanağına göre, Müslümanlar dünya nüfusunun yüzde 19.2’sini, Katolikler ise yüzde 17.4’ünü oluşturuyor.

Cumhuriyet gazetesi tarafından müjdelenen bu haber Kuran'da bildirilen, "İnsanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile." (Nasr Suresi, 2-3) ayetlerinin tecelli edeceği vaktin çok yakın olduğunu, hatta yaşanmaya başladığını göstermektedir. Allah bu vaadini muhakkak tamamlayacaktır. İman edenlerin yapması gereken ise, imanı en samimi şekliyle yaşayarak bu gelişmelerde ellerinden geldiğince pay sahibi olmaya gayret etmektir.

FRACIS COLLINS: 'LABORATUVARDA ALLAH'I HİSSETTİM'

Yeni Asya Gazetesi
09/04/2008

Dünyanın en önemli genetik uzmanlarından biri olan ve sekiz yıl önce insan DNA’sının şifresini çözen bilim adamı Dr. Francis Collins, Allah’a iman ettiğini açıkladı.

Collins yaptığı büyük buluşun ardından, Allah’ın varlığını anlattığı kitabını kaleme aldı. Eylül ayında piyasaya çıkacak kitabıyla ilgili İngiliz Time dergisine konuşan 56 yaşındaki Collins, 30 yıl öncesine kadar ateist olduğunu ancak artık Allah’a inandığını söyleyerek, “Allah’ın var olduğuna dair rasyonel bir temel var ve bilimsel gelişmeler insanı Allah’a daha da yaklaştırıyor. Laboratuvarda çalışırken Allah’ı hissettim. Kesinlikle bizden daha büyük bir güç var ve ben O’na inanıyorum. DNA’nın şifresini çözmek beni Allah’a biraz daha yakınlaştırdı. Hastalıktan kırılan insanlar gördüm. Bilim onlardan umudunu kesmişti. Ama mucizevi olarak hayata döndüklerini gördüm. Bu da Allah’ın işidir” açıklamalarında bulundu.

İnsan genini çözmenin kendisine Allah’ın eserini görme fırsatı verdiğini söyleyen Collins, “Önemli bir buluş yaptığınızda o bilimsel çoşku anını yaşarsınız, çünkü onu araştırmış ve keşfetmişsinizdir. Keşfettiğim şey öyle bir şeydi ki, bu bilgiye daha önce hiçbir insan sahip olamamıştı. Fakat Allah onu her zaman biliyordu” dedi.

Akıl ve vicdan sahibi her insan, DNA’daki müthiş kodlama sisteminin şuursuz atomlar tarafından kendiliğinden oluşamayacağını takdir edecektir. İnsan vücudunda trilyonlarca hücrenin her birinde kesintisiz işleyen sistemler, insana Allah'ın sonsuz aklını, ilmini, gücünü, yaratışındaki sonsuz mükemmelliği göstermektedir.

HIRİSTİYAN BİR İNGİLİZ OLAN ABDULHAKİM'İN MÜSLÜMAN OLMA ÖYKÜSÜ

Gerçek Hayat
18-24/04/2008

Anne babası Hıristiyan olan ve küçük yaşlardan itibaren kiliseye giden Abdulhakim, erişkin yaşlarında Hıristiyanlıktaki teslis inancını sorgulamaya başladı. Bir arkadaşı vesilesiyle İslam dini ile tanışan Abdulhakim özellikle ölüm üzerine düşünüyordu. Daha sonra Kuran okumaya başladı ve ayetlerden derinlemesine etkilendi. Abdulhakim Kuran’ı ilk okuduğundaki düşüncelerini şöyle dile getirdi:

“Bakara, Ali İmran, Nisa, Maide, Enam, Araf, Enfal, Tevbe, Yunus ve Hud Surelerini arka arkaya okudum. Bu sureler beni o kadar çok etkiledi ki, hissettiklerimi size tam olarak anlatamayabilirim. Kehf, Meryem, Taha Surelerini okuduğumda ise Kuran’ın, bir Yaratıcı tarafından gönderildiğine kesin olarak inandım ve Müslüman olmaya karar verdim… Kuran hem sorularıma cevaplar verdi, hem de kalbime büyük bir sükunet indirdi. Kuran’dan bu denli etkilenmemin bir başka sebebi de, Kuran’ın insanın hayatını baştan aşağı yeniden düzenlemesiydi. Bu kitap insanın yaşam sürmesi için ihtiyaç duyduğu her alana bir takım kurallar koyuyor ve insanı yeni bir hayatla tanıştırıyor. Böyle bir şeyi ne İncil’de, ne de Tevrat’ta gördüm. Ayrıca düşünen bir insanın Kuran okuyup da iman etmemesi imkansız…. Kuran’ı o kadar çok sevmiştim ki, bir an bile olsun onu elimden bırakmak istemiyordum.”

Abdulhakim Müslüman olmanın son derece kolay olduğunu öğrendiğindeki şaşkınlığını şöyle anlattı:
“… Nasıl Müslüman olacağımı sorduğum da, İslam’a girmek için sadece Kelime-i Şehadet getirmemin yeterli olacağı cevabını aldım. İslam’a girmenin bu kadar kolay olması beni çok şaşırttı. Çünkü Hıristiyan olmak istediğinizde bir sürü tören düzenlenmesi gerekiyordu.”


İslam dini ve Allah’ın hak kitabı Kuran, Abdulhakim üzerinde kalıcı değişiklere neden oldu.
“Kuran okudukça değiştim ve kalbimin, zihnimin hayatımın Kuran ile aydınlandığını fark ettim. Kendimi yeni doğmuş bir çocuk gibi hissediyordum... vaktimi sadece Kuran okuyarak geçirmek istiyordum.”

Abdulhakim’in hayatında yaşadığı bu dönüm noktasının ardından ailesi de İslam dinine karşı ilgi duymaya başladı ve iki erkek kardeşi de Müslüman oldu. Abdulhakim, annesinin, Hıristiyan olmasına rağmen, üç oğlunun da Müslüman olmasından mutluluk duyduğunu söyledi.
“Annem halen Hıristiyan olsa da sürekli olarak, “Müslüman olmanız çok iyi oldu. Bu haliniz eski halinizden çok çok iyi. Sakın İslam’ı terk etmeyin” diyor.”

Abdulhakim İngiltere’de yer yıl İslam dinine girenlerin oranının arttığını, özellikle İngiliz kadınların İslam’a büyük bir ilgi gösterdiğini söyledi. Geçen ay Londra’da 51 İngiliz kadının Müslüman olmasının nedeni olarak İslam dininin kadına verdiği değeri öğrenmelerini ve bundan çok etkilenmelerini gösterdi.

Sunday, August 31, 2008

EVRİMCİLERİN FOSİL GİZLEME ADETİ

Darwinizm öylesine büyük bir yalandır ki,

- 150 yıl boyunca insanları canlıların evrimleştiğine inandırmıştır.
- insanları, maymunsu ataları olduğuna ikna etmiştir.
- tek bir tane bile bilimsel delili olmamasına rağmen bilimsel bir teoriymiş gibi davranmıştır.
- tek bir tane bile ara fosil olmamasına rağmen ara fosil var telkini yapmıştır.
- tek bir proteini laboratuvarda bile oluşturamamasına rağmen yeryüzündeki canlı çeşitliliğinin varlığını tesadüflere bağlamıştır.
- şuursuz, cansız, başıboş atomların tesadüfler sonucu bir araya gelerek, devletleri, medeniyetleri, laboratuvarlarda kendi hücrelerini inceleyen bilim adamlarını var ettiği yalanını bütün insanlığa telkin etmiştir.
- tüm bunları yaparken ise, yalnızca yalan, sahtekarlık ve demagoji kullanmıştır.

Darwinizm öylesine büyük bir yalandır ki, bu ideolojinin destekçileri sahte fosiller üretip bunları 40 yıl boyunca sergilemekte sakınca görmezler. Darwinistler, ara fosil uydurabilmek için sahtekarlık yapmayı adeta bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Kusursuz canlıların fosillerini alıp onun üzerinde bir evrim senaryosu kurgulamaktan çekinmezler. Hayali ilk hücre hakkında sayısız senaryoları vardır, fakat henüz bu hayali hücrenin binlerce proteininden bir tanesinin bile meydana gelişini açıklayamazlar. Mutasyonların evrimleştirdiğini söylerler, fakat kontrollü laboratuvar ortamında dahi mutasyonlarla tek bir canlıya faydalı bir özellik ekleyememişlerdir.

İşte bu nedenle çözümü sahtekarlığa başvurmakta bulmuşlardır. Fosil kayıtlarının teorilerini desteklememesi üzerine çaresiz kalan Darwinistler, mükemmel canlılara ait kusursuz fosilleri alarak bunları kendi istedikleri şekilde yorumlamış, hatta açıkça sahtekarlık yapmışlardır. İnsan kafatasına yeni ölmüş orangutan çenesi ekleyerek 40 yıl sergilenen sahte Piltdown adamını, bir tane domuz dişinden sözde ailesiyle birlikte resmedilen Nebraska adamı sahtekarlığını üretmişlerdir. Dinozor fosillerine tüy eklemiş, sanayi devrimi kelebeklerini ağaç kabuklarına yapıştırarak çektikleri resimlerle doğal seleksiyon ile evrimleşme propagandaları yapmışlardır. Coelacanth’ı yıllarca ara form olarak tanıtmış, canlının halen yaşıyor olduğunun anlaşılması ile şaşkına dönmüşlerdir. 53 milyon yıllık at fosilleri günümüz atlarının aynısıyken, hayali bir “atın evrimi senaryosu” üretmişler, sonunda bunun da sahte olduğunu itiraf etmişlerdir. İnsanın hayali evrimini sahte embriyo çizimleri ile açıklamaya çalışmışlar, ardından çizimlerin sahibi Haeckel’in, “evrim teorisi adına çok sahtekarlık yapıldığından bu sahtekarlığı dolayısıyla gocunmadığına” dair itirafı ile bu sahte senaryoyu da geri çekmek zorunda kalmışlardır.

Kısacası, Darwinizm bir yalandır. Sahte fosiller sürekli olarak deşifre edildiği, gerçek fosiller ise evrimi tümüyle yalanladığı için EVRİMCİLER FOSİLLERİ GİZLEME İHTİYAC DUYARLAR.


Darwinistler Bir Fosil Buldukları An Onu Alelacele Gizlerler, Tıpkı Kambriyen Fosillerinde Olduğu Gibi

Fosiller evrimi yalanlayan en önemli delillerdendir. Yeryüzünün çeşitli katmanlarından elde edilen ve canlıların ilk yaratıldıkları andan itibaren hiçbir değişime uğramadığını ortayan koyan 100 milyon fosil, evrimciler için tam bir çıkmaz oluşturmaktadır. Normalde kendi teorilerinin ispatı için kullanmaları gereken fosillerin her birinin Yaratılış gerçeğini tasdik etmesi Darwinistleri fosilleri saklamaya kadar itmiştir. İnsanların bunları görmesini ve bilmesini istemezler. Bunu tarihte çok yapmışlardır, bugün de halen yapmaktadırlar. Sahte evrim demagojilerinden sayfalarca, saatlerce bahsederler. Ama şu an var olan 100 milyon fosil hakkında tek kelime etmemişlerdir. Yüzlerce yıldır istikrarla sürdürülen kazılar sonucunda ele geçen milyonlarca fosil vardır. Fakat Darwinistlerin bunları gösterdikleri müzeler yoktur. Bunları hiçbir zaman bir sergide sergileyememişlerdir. Milyonlarca fosilin yeraltından çıktığı bilinmektedir, fakat bunların hiçbiri ortada yoktur. Ve bu, geçmişten beri sürekli olarak yapılan bir Darwinist oyundur.

Bunun en önemli örneklerinden bir tanesi, 1909 yılında Charles Doolittle Walcott adlı bir paleontoloğun Kanada’nın Burgess Shale bölgesinde yapmış olduğu araştırmalar sonucunda bulmuş olduğu fosillerdir. Walcott, 4 yıl boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda bulmuş olduğu yaklaşık 530 milyon yıl öncesine ait muhteşem fosilleri alelacele gizlemeye çalışmıştır.

Peki bunun nedeni nedir?

Bunun nedeni 530 milyon yıl öncesine ait olarak bulunmuş olan söz konusu fosillerin evrimi kesin olarak reddetmesi, tam anlamıyla ortadan kaldırmasıdır. Bu fosiller Kambriyen dönemi adı verilen döneme aittir ve evrimcilere göre bu dönem, yalnızca tek hücreli veya temel kompleks uzuvlardan yoksun bazı çok hücrelilerin yaşaması gereken bir dönemdir. Hayali evrim masalına göre başka türlü olması mümkün değildir.

Fakat Kambriyen dönemine ait bulunan fosiller, bir evrimci için dehşet habercisidirler. Söz konusu fosiller, o dönem canlıların günümüzdeki canlı kompleksliğine sahip olduğunu göstermekte, günümüz çeşitliliğinin bir benzerinin, hatta daha fazlasının bir anda ortaya çıktığını ilan etmektedir. Dahası, bu canlıların başka canlılardan evrimleştiğini gösteren hayali ilkel bir ata da hiç bir zaman var olmamıştır. Bu fosiller, evrimcilere göre, canlıların en ilkel yapıda olduğunu iddia ettikleri bir dönemde mükemmel bir komplekslik sergileyerek, canlıların bir anda, oldukları görünümde yaratıldıklarını yüksek sesle ilan etmektedirler. Bu, Darwinizm’in kesin olarak ölümü, yok oluşu anlamına gelmektedir. Darwinistler, açıklamasız kaldıkları konularda demagoji kullanmaya alışkındırlar ama canlı çeşitliliğinin yaklaşık 530 milyon yıl önce bir anda ortaya çıkmasına bir açıklama bulmaları imkansızdır.

Nitekim, Harvard paleontoloğu evrimci Stephen Jay Gould’un da belirttiği gibi Darwin’e en büyük rahatsızlık fosil kayıtlarından, özellikle de Kambriyen fosillerinden gelmiştir:

Fosil kayıtları, Darwin'e mutluluktan çok hüzün getirdi. Hiçbir şey onu, neredeyse tüm kompleks dizaynların ortaya çıktığı Kambriyen patlamasından daha çok rahatsız etmedi.

İşte bu sebeple, koyu bir evrimci olan Walcott, ÇÖZÜMÜ FOSİLLERİ SAKLAMAKTA BULMUŞTUR.

Muhteşem Kambriyen fosilleri TAM 70 YL BOYUNCA SAKLANMŞTR.

Burgess Shale fosillerinin gün ışığına çıkması, ancak 1985 yılında, müzenin arşivlerinin yeniden incelenmesi sayesinde oldu. İsrailli bilim adamı Gerald Schroeder bu konuda şu yorumu yapmıştır:

Eğer Walcott isteseydi, fosiller üzerinde çalışmak üzere bir ordu dolusu öğrenciyi görevlendirebilirdi. Ama evrim gemisini batırmamayı tercih etti. Bugün Kambriyen Devri fosilleri Çin’de, Afrika’da, İngiliz Adalarında, İsveç’te ayrıca Grönland’da da bulunmuş durumdadır. (Kambriyen Devrindeki) Patlama, dünya çapında yaşanmış bir olaydır. Ama bu olağanüstü patlamanın doğasını tartışmak mümkün olmadan önce, bilgi gizlenmiştir.


40 yıl Boyunca Saklanan Papağan Fosili

Kambriyen fosillerinin gizlenmesi evrimcilerin tarihinde yaşanmış olan tek olay değildir. Fosil gizlemek, Darwinistler için bir adettir. Nitekim 65 milyon yıllık bir papağan çenesi fosili de, günümüz papağanlarının milyonlarca yıl boyunca hiç değişmediğini gösteren bir yaşayan fosil olduğu ve evrim teorisini bu nedenle geçersiz kıldığı için uzun yıllar insanlardan saklanmıştır. Ta ki California Berkeley Üniversitesi mezunlarından Thomas Stidham adında bir araştırmacının Berkeley Paleontoloji Müzesindeki fosil koleksiyonlarını incelemeye karar vermesine kadar. Bunun ardından yapılan incelemede fosilin, bugüne kadar bulunan en eski papağan fosili olduğu, dinozorlarla aynı dönemde yaşadığı anlaşılmıştır. 13 milimetrelik fosilin röntgen çekimlerine göre, fosilin üzerinde bulunan "K" şeklindeki iz (kan damarları ve sinir yolları) günümüzdeki papağanlara ait özelliklerle aynıdır. Darwinistler, bu gerçeği gizleyebilmek için çözümü tam 40 YL FOSİLİ SAKLAMAKTA BULMUŞLARDR.


100 Milyon Fosilden Hiçkimsenin Haberi Yoktu

Darwinistlerin fosil saklama taktiği, günümüzde halen büyük bir gizlilik içinde devam ettirilmektedir. İnsanların büyük bir kısmı, uzun bir süre boyunca, şu anda dünya çapında bulunmuş olan fosillerin 100 milyondan fazla olduğunu bilmemişlerdir. Adına yaşayan fosil denilen ve günümüz canlılarının milyonlarca yıldır değişmediğini ortaya koyan fosil örnekleri, yıllar boyunca Darwinistler tarafından gizlenmiş, bunlardan yalnızca birkaç örnek gündeme getirilmiştir. Dolayısıyla bilimsel yayınları veya interneti inceleyen kişiler, yaşayan fosil denince, uzun bir süre boyunca yalnızca birkaç ünlü örnek ile karşılaşmışlardır: Bir Ginkgo yaprağı, bir nautilus, bir okapi... Hemen hemen her kişi, yıllarca, dünyada birkaç tane yaşayan fosil örneği olduğunu ve bunların da nadir şaşırtıcı örnekler olduğunu zannetmişlerdir. Şu an var olan neredeyse tüm canlıların, kurtların, atların, tavşanların, kaplumbağaların, balıkların, kuşların, sürüngenlerin neredeyse her türünün, milyonlarcasının yaşayan fosillerinin var olduğundan haberleri bile olmamıştır.

Bunun tek sebebi, Darwinistlerin 100 milyon fosili insanlardan gizlemiş olmalarıdır.


Darwinistler Fosilleri Neden Gizleme İhtiyacı Duyarlar?

Çünkü fosiller evrimi reddetmektedir. Fosil kayıtlarında bir tane bile ara form fosili bulunmamaktadır. Var olan fosil kayıtların tamamı -ki bunlar 100 milyondan fazla fosili ifade eder- mükemmel görünümde, tam ve kusursuz canlılara aittir. Bu 100 milyon fosilin çok büyük bir bölümünü yaşayan fosiller oluşturmaktadır. Söz konusu fosillerin yalnızca bir bölümünün, hatta 3-5 tanesinin bile ortaya çıkması, evrim teorisinin yok olduğunun ilanı demektir. İşte bu nedenle Darwinistler 100 milyon fosil karşısında dehşete kapılmışlardır. Tıpkı Kambriyen dönemine ait muhteşem canlı fosillerini 70 yıl boyunca saklama ihtiyacı duymaları gibi, şu anda da evrimi çökerten bu muazzam koleksiyonu da gözlerden saklamaya çalışmışlardır.

İşte Darwinistlerin büyük bir çaba ile, fosil kayıtlarını gizli tutmak istemelerinin sebebi budur: Evrim teorisi, 100 milyon fosil karşısında tamamen geçersiz kılınmıştır. Bunu ilan eden ise Yaratılış Atlası’dır. Yaratılış Atlası, Darwinistlerin hiç beklemediği bir anda, birbirinden üstün görünümlü 100 milyon yaşayan fosilin varlığını bütün dünyaya haber vermiştir.


Darwinistlerin Beklemediği Karşılık: Yaratılış Atlası

Darwinist tuzak, şu anda artık Yaratılış Atlası ile bozulmuştur. İnsanlar, bir anda ele geçirilmiş 100 milyonun üzerinde fosil olduğunu ve bu fosillerin bir tanesinin bile evrimi delillendirecek bir ara form fosili olmadığını anlamışlardır. İnsanlardan gizlenmeye çalışılan bir gerçek açıkça, resimleriyle, hatta fosil sergilerindeki örnekleriyle insanlara sunulmuştur. İnsanlar bu fosilleri görmüşler, onlara dokunmuşlardır. Bu 100 milyon fosilin tamamı Yaratılış gerçeğini kanıtlayan kusursuz, mükemmel fosillerdir. Bir kısmı soyu tükenmiş mükemmel canlılara aitken, büyük bir bölümü yaşayan fosillerdir. Darwinistler fosilleri gizlemeye çalışırlarken hiç beklemedikleri bir anda Yaratılış Atlası ile karşılaşmışlardır. Bütün Yaratılış delilleri tüm detaylarıyla insanlara ulaştırılmış, tüm detaylarıyla tanıtılmıştır. Ve böylece, Darwinistlerin uzun yıllardır fosilleri gizlemek uğruna gösterdikleri çaba, bir anda tam tersine dönmüştür.

Şu anda evrimin geçersizliğini tüm dünya bilmektedir. Devlet başkanları bunu açıkça dile getirip, Allah inancını benimsediklerini tüm dünyaya ifade etmiş, insanlar ünlü internet sitelerinin düzenlemiş olduğu anketlerde, % 90 oranında canlıları Allah’ın yarattığına inandıklarını belirtmişlerdir. Tüm dünyada resmi olarak benimsenmiş, ülkelerin kanunları ile korunmuş olan evrim teorisi, bir anda tartışılır olmuş, delilsiz bir teori olduğu herkes tarafından hemen anlaşılmış, eyaletler bu teoriyi müfredattan çıkarabilmek için yoğun bir çaba içine girmişlerdir. İşte bu, insanlardan gizlenmeye çalışılan fosillerin ortaya çıkarılmasının getirdiği sonuçtur.

Yaklaşık 1.5 asırdan fazla bir zaman boyunca aldatmalarla, sahtekarlıklarla, evrimi çürüten delillerin saklanmasıyla elde edilen sahte Darwinist başarı, bir anda ortadan kalkmıştır. Darwinistler, tüm dünyayı etkileri altına aldıkları, teorilerini kanunlaştırdıklarını zannettikleri bir anda beklemedikleri şok bir yenilgi yaşamışlardır. Bu, Müslümanların beklediği, Allah’ın dilemesiyle mutlaka gerçekleşecek bir karşılıktır. Çünkü Allah Müslümanlara, batılı yok edip hakkı sağlamlaştıracağını vaat etmiştir.

De ki: "Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar. O, gaybleri bilendir. De ki: "Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.” (Sebe Suresi, 48-49)

MÜMİNLERİN HER TAVRINI HAYRA YORMAK, ALLAH’IN İZNİYLE GÜZEL NETİCELERE VESİLE OLUR

Müminlerin en önemli sorumluluklarından biri, insanlara güzel ahlakı öğretmek; onları iyi olana çağırıp kötü olandan sakındırmaya çalışmaktır. Yüce Rabbimiz Kuran'da, bu tebliğ sorumluluğunun Allah'ın izniyle en güzel sonuçları vermesi için dikkat edilmesi gereken şartları da müminlere bildirmiştir. İnsanlara hatalarını, onları rencide etmeden anlatabilmek; karşı tarafı sıkmadan, huzursuz etmeden, zor göstermeden en kısa ve en hikmetli sözlerle bir konuyu tarif edebilmek bu ibadetin yerine getirilmesinde son derece önemlidir. Bazen bir konuyu doğrudan anlatmak yerine, dolaylı bir anlatımla anlatabilmek; ya da olumsuz bir özelliği direk söylemek yerine, bunun olumlusundan bahsederek kişiyi teşvik etmek de yine müminlerin tebliğ ahlakında görülen özelliklerdir. Bazen de açıkça görülen bir hata karşısında müminin hüsn-ü zan etmesi, yani Müslüman kardeşinin hatasının üzerini örterek, hatasını hayra yoran olumlu bir konuşma yapması da, müminin tebliğ yöntemlerinden biridir. Çünkü çoğu zaman insanların yaptıkları hatalarda, haksızlık olduğu kadar, az ya da çok haklılık payı da olabilir. Hatta kimi zaman bu hata ve haklılık payı %50’ye %50 olabilir. Böyle bir durum karşısında kimi zaman kişinin sadece haksızlık yönü üzerinde durularak, o konudaki eksiğini iyice görmesi sağlanabilir. Ancak kimi zaman da, bu hata payına hüsn-ü zan edilerek, hatalı olma şüphesi görünen %50’lik kısmı da olumlu şekilde yorumlanabilir. Örneğin bir kişi her zamankine kıyasla daha az konuşuyor, daha ilgisiz ve içine kapalı tavırlar sergiliyor olabilir. Ve bu durum son derece açık bir şekilde görünüyor da olabilir. Ancak yine de söz konusu kişinin tavırlarının, olumlu yönde değerlendirilebilecek mantıklı ve hikmetli açıklamaları da olabilir. Belki bu kişinin o sırada fiziksel bir rahatsızlığı vardır. Belki dikkatini vermesi gereken önemli bir konuyu halletmekle meşguldür. Belki de gerçekten de boş bulunmuş ve hata yapmıştır. Ama hata da yapsa, bu tavrının hayra yorulması, Allah'ın izniyle bu kişide aynı açıkça eleştiri yapılmış gibi olumlu gelişmelere vesile olabilir. Bu kişi, kendi eksikliği açık olduğu halde, müminlerin kendisine hüsn-ü zan ettiklerini görerek, kendi kendine nefsini kınama yoluna gidebilir. Yaptığı hataya rağmen son derece iyi niyetli bir tavırla karşılık görmekten dolayı, Allah'a ve müminlere karşı mahcup olup, tevbe edip hemen hatasını telafi etme gayreti içerisine girebilir.

Ancak hepsinden de önemlisi, olayları ve Müslümanların davranışlarını hayra yormak, Yüce Rabbimiz'in sevdiği, beğendiği bir ahlaktır. Bu, Kuran'da bildirilen önemli bir ahlak özelliği ve mümin alametidir. Allah'ın rızasını umarak Rabbimiz'in beğendiği bir ahlakın uygulanması inşaAllah mutlaka güzel neticelerle sonuç verecektir. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz Kuran'da hüsn-ü zanla, iyi niyetle, tek taraflı iyi ve alttan alıcı olmaya niyet edilerek gösterilen güzel ahlakın ve söylenen güzel sözün, mutlaka güzel ve bereketli sonuçlar vereceğini müjdelemiştir. Bu konudaki ayetlerden bazıları şöyledir:
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir. (Fussilet Suresi, 34) Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler. (İbrahim Suresi, 24-25)

Friday, August 29, 2008

Terör Kınanarak Ortadan Kalkmaz, Terörü Yok Etmek için Darwinist Eğitime Son Verilmelidir

Bugün dünyada pek çok ülke sürekli olarak bir terör belasının tehdidi altındadır. Dünya çapında yıllardır süregelen bu bela hiç beklenmedik anlarda masum insanları, çocukları, köylüleri, askerleri vurmakta, sinsi pusular, kahpece hazırlanmış tuzaklar çocuk-genç demeden pek çok kişinin ölümüne veya sakat kalmasına neden olmaktadır. Bu büyük belaya karşı alınmaya çalışılan önlemler ise hiçbir zaman gerçek bir çözüm olmamıştır. Geçmişte devletlerin başındaki kanlı terör belası, aynı sinsi yöntemleriyle yine başrollerdedir.

Şu anda dünya çapında gerçekleştirilen hain saldırılara karşı terör sürekli olarak kınanmakta, yapılan eylemler lanetlenmektedir. Peki acaba sürekli olarak terörü kınamanın faydası ne olmuştur? Terörü kınamak ne zaman saldırılara maruz kalmış ülkelere bu konuda kesin bir çözüm getirmiştir, ne zaman bir sonraki terör eylemini engellemiştir, neye yaramıştır? Terörü sadece sözlü olarak kınamak, kuşkusuz ki soruna bir çözüm değildir, yapılmış eyleme karşı belki de verilebilecek en aciz karşılıktır. Gerçek karşılığın verilmesi, terörün tamamen ortadan kaldırılması için terörün ideolojisi aleyhinde köklü bir çalışma yapılması, gerçekçi bir girişimde bulunulması gerekmektedir. Bu girişim, ancak komünist terör bataklığını yatağından kurutmakla mümkün olabilir.

Teröristlerin bir felsefesi vardır. Bu felsefe diyalektik materyalist felsefedir ve bu felsefenin temel dayanağı Darwinizm’dir. Darwinizm ortadan kaldırılmadığı ve dolayısıyla Marksizm’in, materyalizmin sonu getirilmediği sürece, bu felsefe devam edecek ve bu felsefenin çirkin mantığı terörizmi beslemeyi sürdürecektir. İşte bu nedenle bu ideolojinin tamamen yok edilmesi, bunun temeli olan Darwinizm’e karşı dünya çapında eğitim verilmesi şarttır.

Bir yandan teröre lanet ederken, bir yandan teröre şehitler verirken, bir yandan da Darwinizm’in okullarda okutulması büyük bir yanlıştır. Darwinist eğitim, komünist terörü güçlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Darwinizm’in komünist ideolojinin kökeni olduğunu bilirken buna karşı duyarsız kalmak, teröre karşı duyarsız kalmak anlamına gelir. Bir yandan Darwinizm okullarda okutulurken bir yandan da terörü kınama sözlerinde bulunmak, faydasızdır.

Darwinist ideoloji, yaklaşık 150 yıldır dünyayı kana bulamış, sahtekarlıklarla, yalanlarla insanları aldatmış köhne bir teoriye dayanmaktadır. Bu geçersiz ve yalan üzerine kurulmuş olan teorinin sahte yöntemlere ve aldatmacalara dayandığı tüm okullarda gençlere öğretilmeli, açıkça gösterilmelidir. Diyalektik materyalizm ideolojisinin ve bu felsefenin sözde bilimsel temeli olan Darwinizm’in sahte bir inanç olduğu anlatılmalıdır. Ancak o zaman tüm dünyada teröre karşı gerçek ve etkili bir önlem alınabilir, bu önlem ancak o zaman kalıcı hale gelebilir, kesin bir çözüm getirebilir. Bunun dışında kullanılacak taktikler, bu büyük belayı hiçbir zaman tamamen ortadan kaldıramayacaklardır. Terör belasının ortadan kaldırılabilmesi için terörizmin can damarının temelinden kesilmesi, fikri altyapısının kesin bir biçimde ortadan kaldırılması gerekmektedir.

“Papa II John Paul: Müslümanların ibadetine hayranım”

Yeni Asya Gazetesi
11/03/2008

Hollanda’nın Katolik teologlarından Pim Valkenberg, eski Papa olan II John Paul’un Müslümanların ibadet yapmalarına hayranlığını dile getirdiğini Yeni Asya Gazetesi’ne aktardı. Valkenberg’in anlattığına göre Papa II. John Paul, Hıristiyanların mümkün olduğunca Müslümanlarla beraber ibadetlere, özellikle oruç ibadetine iştirak etmelerini, akşamları müşterek iftarlar düzenlemelerini tavsiye ediyordu. Valkenberg, Müslüman gibi inanıp ibadet etmek isteyen çok sayıda Katolik olduğunu ve giderek iki aidiyetli dindarlığın yaygınlaştığını belirtti. Yeni Asya Gazetesi’nden görüşmeyi gerçekleştiren Prof. Dr. Bünyamin Duran, Valkenberg’in yorumları için “Sanki Pim, Bediüzzaman’ın ahir zamanda geleceğini söylediği Müslüman-İseviler’den söz eder gibidir. Bana göre Utrecht Üniversitesi hocalarından Prof. Steenbrink de tam bir Müslüman İsevidir. En son kitabı Kuran’da İsa Ayetleri idi” şeklinde bilgi vermiştir.
Geçmişte üç İlahi dinin mensupları arasında çeşitli sebeplerle bazı çatışmalar, anlaşmazlıklar olmuş olabilir. Ancak bunlar, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam'ın özünden değil, devletlerin, toplulukların ve bireylerin hatalı karar ve düşüncelerinden, çoğu zaman da ekonomik veya siyasi çıkar ve beklentilerinden kaynaklanmıştır.

Yaşadığımız dönem Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişinin oldukça yaklaştığı bir dönemdir. Bu dönemde Hıristiyan ve Müslümanların hak din olan İslam üzerine kuracağı birliktelik, tüm dünyayı aydınlığa ve huzura kavuşturacak önemli vesilelerden biri olacaktır.

NEFSİ EĞİTMENİN YOLLARI –2 -

"(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yusuf Suresi, 53)

Allah Kuran'da nefsin, Allah'ın dilemesi dışında insanı mutlaka kötülüğe çağırdığını bildirmiştir. Kuran'da verilen bu bilgi insanın dünya ve ahiret kurtuluşu için son derece önemlidir. Allah, çok önemli bir sırrı insana haber vermektedir. Ancak çoğu insan bu önemli bilgiyi derinlemesine düşünmez; üzerinden geçip gider. Çünkü nefs, kendisini kötü görmek istemez. Daima kendisine uyulmasını, itibar edilmesini, güvenilmesini ve isteklerine uygun hareket edilmesini ister. Ayetin manası kavrandığında ise, kişinin artık “nefsine güvenmemesi” gerektiğini kabul etmesi gerekecektir. İşte çoğu insan bu sonuçtan alabildiğince kaçmak ister.

Oysa bu kaçış kişiye hiçbir kazanç sağlamaz. Tam tersine nefs kötülüğe çağırdıkça, o da kötülüğün içine giderek daha da derinlemesine saplanır.

Bu ise Yüce Allah'ın insanlara gösterdiği çok büyük bir sırdır. İnsan nefsine, kendisini korumak, yüceltmek, haklı çıkarmak ve böylece de rahat etmek için sahip çıkar. Ama Allah'ın değişmez adetullahı gereği sonuç bunların tam tersi olur. Sürekli nefsinden yana tavır koyan, hep kendini haklı karşı tarafı haksız gören, Allah'ın rızasına, Kuran ahlakına, Müslümanların sözlerine karşı hep kendinden yana tavır alan bir insan hep zarara uğrayan kişi olur. Allah'ın rızasından uzaklaştığı için o yücelmek isterken, Allah onu hep küçük düşürür. Uğradığı zarar, maddi manevi her açıdan çok açık bir şekilde görünür. Normal berrak bir akıl sergileyebilecekken, kavruk, karmaşık, anlaşılmaz bir akıl ortaya çıkar. Sözleri hikmetsiz, samimiyetsiz ve güzel ahlaktan uzak bir hal alır. Sağlığı elinden gider; öfkeye, tersliğe, çekişmeye, kavgaya açık bir hale girdiği için tansiyonu çıkar, nabzı yükselir, başı ağrır, midesi ağrır, bitkin, yorgun hale gelir. Kendini şiddetli şekilde kasmaktan beli, boynu tutulur. Cildi bozulur, tüm vücudunda bariz bir kirlenme ortaya çıkar. Hem ruhen hem de bedensel olarak güzel ahlak gösterdiği haline göre ciddi şekilde kirlenir, çirkinleşir ve tanınmayacak hale gelir. Gösterdiği ahlaka vücudu dahi dayanamaz ve iflas eder.

Halbuki Müslüman için böyle bir hal içerisine girmemek son derece kolaydır. Kendi kendine “Ne gerek var bu kadar zorluk içerisine girmeme? Nefsimi sahiplenmekten vazgeçsem; Allah'ın rızasına, Kuran'a, müminlere uysam inşaAllah,” deyip harekete geçse, bunun çok daha kolay olduğunu görecektir. Rabbimiz böyle düşünen salih müslümanlara Katından bolluk, bereket, ferahlık, neşe ve mutluluk verir.

Asıl zor olan, nefsi korumaya, onu her ne olursa olsun temizlemeye haklı çıkarmaya çalışmaktır. Allah'ın beğenmediği bir ahlakın güzel sonuç vermesi, kişiye huzur, mutluluk getirmesi mümkün değildir. Nefsinden vazgeçen bir insan ise, yaptığı her hatayı kabullenmekle, her eleştiriye, tavsiyeye açık hale gelmekle sürekli daha iyiye ulaşacaktır. Hayatı Allah'ın izniyle çok daha konforlu hale gelecektir. Hepsinden de önemlisi, nefsi kendisini Allah'ın rızasından uzaklaştıramayacak; sonsuz ahiret hayatında cennetle mükafatlanmasına engel olmayacaktır.

ALLAH KORKUSU -1-

Kuran Ahlakından uzak yaşayan insanların ko